Adada Bir Mayıs Sabahı – Papatya Tarlasında Rönesans 4. Yıl Özel Bölüm

|| Papatya Tarlasında Rönesans yayınlanalı dört yıl oldu! Bunun şerefine özel bölüm paylaşıyorum. Ayrıca bir sürü çizim yapacaktım ama yetişmedi… Keyifli okumalar! 🌼

2022, Güneş Toprak Adası

Karavanın kapısını açar açmaz, geceliğinin üzerinde ince beyaz bir hırka olan Crescent’ın yüzüne serin nemli hava vurdu. Uzaklardan kayalıklara çarpan dalgaların sesi derinden duyuluyordu. Ortalık henüz alacakaranlık olsa da karavanın çevresindeki yabani otların sabah rüzgârıyla uçuşması seçilebiliyordu. Cres gözlerini kırptı. Prusya mavisi gökyüzünün altında siyah bir siluet şeklinde görünen Monustar Kalesi’ni izledi.

Üşüyünce kapıyı kapattı ve hırkasına biraz daha sarıldı. İçerideki sıcak hava tamamen kaybolmadığı için hemen ısındı. Gece lambasının zayıf bebek mavisi ışığı altında karavan yatağında uyuyan eşine ve oğluna baktı. Yatağın hemen yanında çantasını koyduğu bir raf vardı, gece boyunca şarjda beklemiş cep telefonunu çıkardı ve kenarındaki düğmeye bastı.

Ekran aydınlandı. Crescent, Melih ve Cem’in sarmaş dolaş çekildiği bir aile fotoğrafının önünde saat ve tarih yazıyordu: 25 Mayıs 2022, 04:32. Bugün çifte doğum günü kutlayacaklardı.

COVID-19 pandemisi dünyayı kasıp kavururken dünyaya gelmişti Cem Cansever. 25 Mayıs 2020’de öğle saatlerine doğru. Yüz hatları, mimikleri tıpkı babasına benziyordu. Sevdiğim adamdan bir tane daha, diye düşünmüştü annesi. Sevdiği ve daima seveceği küçük adam. Sevgi dolu, büyüyen bir aile.

Çantasını sessizce aldı ve parmak uçlarında dışarı çıktı. Sabahın taze havasını içine çekti. Karavanın önünde geceden kalmış katlanır sandalyeye oturup çantasındaki eşyaları çıkardı: bir tablet, bir defter ve lastik toka. Saçlarını topladıktan sonra defteri araladı. Defter garnitür gibi karmakarışıktı. Türkçe çalışırken aldığı notlar, karalanmış alışveriş listeleri, sağda solda rastladığı ve unutmak istemediği ilginç bilgiler, haftanın planı…

Eski sayfaları karıştırırken oğlunun ismini ilk zamanlar sıklıkla hatalı bir şekilde “Gem” olarak yazdığını fark etti. Gem, İngilizce bir kelimeydi, okunuşu “cem”di ve Crescent’ın oğluna Cem ismini koymasının nedeniydi. ”Mücevher” anlamına geliyordu ve Crescent’ın babasının ona hitap biçimiydi.

Defteri kapattı, tekrar bir anlığına kaleye baktı, tableti açtı ve bir dosya aradı. Bulmak istediği altı asır önce yazılmış bir mektubun dijital ortama aktarılmış haliydi.

Crescent Hill 1 Haziran’da doğmuştu fakat doğum gününü bir hafta öncesinden kutlardı. Çünkü 1 Haziran, onun için acı anılarla doluydu. Haziran’ın ilk günü gelip çattığında çiçek alır, mum yakar ve kaybettiği aile bireylerini anardı.

Pandemiden önceki yıl Londra’daki mezarlığa gitmiş ve yan yana yatan iki mezara çiçek bırakmıştı. Papatya ve Yasemin’e… John Joseph Daisy’nin ve kemikleri henüz bulunmamış olsa da temsili bir mezara kavuşmuş olan Jasmine Llyin’e… Onun dışında hep İstanbul’daydı, odasında yasını sessizce tutardı. Bilhassa babasının -Eagle Hill’in- adadaki mezarına bir sefer dahi gidememiş olmak canını yakıyordu.

Bundan dolayı 2022’nin 1 Haziran’ını adada geçirmek için çabalamaya aylar öncesinden başladı. Çabaları meyvesini vermiş, bu yıl ona uğurlu gelmişti. Melih’le birlikte Londra’ya uçup oradan da Güneş Toprak Adası’na geçmişti. İşte doğduğu, büyüdüğü ve prensesi olduğu adanın havasını soluyordu.

Buraya 2017’den beri ilk kez geliyordu. Güneş Toprak Adası’na erişim zordu, yer altından giden sistem bakım yapılmadığı için çalışmıyordu. Bu yıl epey masraf tutan bakımı yaptırınca karavanla birlikte adaya girebilmişlerdi.

Crescent zorlukların yakın zaman içinde sona ermesini umuyordu. Güneş Toprak Adası’nın tek mirasçısı olarak mimarlık şirketleriyle görüşüyordu. Monustar Kalesi restore edilecek, adaya çekidüzen verilecek, ulaşım sistemi ve altyapı oturacak; yaklaşık beş yıl içerisinde Hillyin Krallığı turist ziyaretine açılacaktı. Şirketlerin vaatlerine göre ada ciddi bir gelir sağlayacak ve Cansever ailesini zenginliğe taşıyacaktı.

Hava aydınlanırken koltuktaki kadın mektubu buldu.

Eagle, 1 Haziran 1389 gününde idam edilmeden bir hafta önce kızına şunları yazmıştı:

❝Sevgili kızım Crescent’a…

Bugünün tarihi, 25 Mayıs 1389. Tam bir hafta sonra on dört yaşını dolduracaksın.

Bu satırları yazdığım odada doğan küçücük mor mücevherim henüz bir haftalık bebekti. Neredeyse avuçlarıma sığacak kadar küçüktün. Seni kucağıma korkarak aldım. Ağlamandan korktum, seni bilmeden incitirim sandım. Minicik gözlerini açıp beni, babanı gördüğünde öyle bir güldün ki aradan yıllar geçmesine rağmen bir tablo gibi kalbimin duvarlarında kaldı.

Bir hafta sonra o gülüş hatrına ölüme gülümseyeceğim. Son nefesimde senin ilk gülüşünü hatırlayacağım.

Kutsal Melez yasası… Bırakacağım son hatırada bu köhnemiş kalıntıdan bahsetmek istemezdim. Fakat bu yasa, bu mektubu yazmama neden oldu. Bu yasa bizi birbirimizden ayırmak istedi. Bu yasa, senin on dört yaşına gireceğin ve bir genç kız olacağın gün, seni de beni de ölüme mahkum etti.

Zaman yüce dağlardan inen nehirler kadar hızla akmış… Eğer büyüyebilirsen, eğer o günü atlatabilirsen -ki böyle olması için elimden geleni yaptım- sen de zamanın akışına şahit olacak ve inanamayacaksın.

Bu satırları okurken muhtemelen İngiltere’de, annenin yanında olacaksın. Doktor Daisy, senin üvey baban olacak. O iyi bir insan, sana da yabancı değil, okul yıllarından tanıyorsun. Mutlu bir hayatın olacak kızım. Bu yüzden içim endişeyle değil, yalnızca hasretinle yanıyor. Yeni aileni benimse. Ailene ve toplumuna saygılı biri ol. Gerçi benim prensesim için aksi mümkün değil ki… Yine de yazmak istedim çünkü babalar öğüt verir.

Belki birileri sana geçmişe dair bir şeyler anlatacak, senin doğumundan önce yaşanmış bazı şeyler. Bana kızabilirsin. Tanıdığından çok daha farklı biri olduğumu düşünebilirsin. Ne dersen de peşinen kabul ediyorum. Yalnız, sevgili kızım, önünde diz çöküyor ve yalvarıyorum.

Benden nefret etme.

Ne olur mücevher, benden nefret etme. Buna dayanamam. Ruhum yalnız böylece huzur bulur.

Beni sevdiğini bilmek isterim. İnsan sevdiğine kızabilir, hatta en çok da sevdiğine kızar. Ama ne olur benim yüzümden başını eğme, keşke diye bir cümle kurma.

Haberimi aldığında ağlayıp kendini harap etme. Bebekliğindeki gibi gülümse. Eğer arada beni sevgiyle anarsan, ayrılmış sayılmayız. Çünkü insanın asıl ölümü, unutuluşundadır.

Ebedi sevgiyle,
Baban❞

Okuyarak ezberlediği mektubu bir kez daha gözyaşlarıyla bitirdi. Kaleye doğru dönüp “Seni seviyorum baba, daima seveceğim.” dedi.

Liste(leri) seçin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.