İHTİMAL ÜÇGENİ – İhtimaller birbirini öldürebilir mi? – Paradoksal Öykü

❝Adını, sanını, işini, eşini kaybedeceksin. Sana ait olduğunu düşündüğün ama olmayan her şeyi yitireceksin. Hayatımı seviyorum diyorsun ama hayat işinden veya benzer şeylerden ibaret değil. Tıpkı kimliğinin ve bedeninin sen olmadığı gibi.❞

Uzun zaman boyunca tozlu bir bilgisayar klasöründe bekleyen bu öykü, şimdi gün ışığında!

 “Günaydın hayatım.” dedi Soner, eşi Serra’ya.

“Günaydın!” diye şakıdı kadın. Mavi gözlerinde adeta neşe parlıyordu.

Soner, her geçen gün daha da hayran oluyordu ona. Kabarık, dalgalı saçları, siyah saçıyla tezat oluşturan masmavi gözleri, gülüşü, neşesi, hayatı ciddiye almayışı… Sıkı sıkı sarıldı Serra’sına.

Onu ondan alan gülüşüyle karşılık verdi Serra. Sıkıca sarıldı kocasına o da.

Soner hayattan kopmuş gibiydi adeta. Serra’nın en ufak ilgisinde öldüğünü sanıyordu. Ölüyor ve sonsuzlukta mutluluk kuşunu yakalıyordu.

Eşinin “Artık kahvaltı yapmalıyız.” sözüyle kendine geldi. İş yerine geç kalmak üzereydi.

Küçük bir inşaat firmasının satış müdürü olarak çalışıyordu. Evlenene kadar babasıyla yaşamıştı. Anne şefkatinin ne olduğunu bilmiyordu. Zira “melek oldu” diye anlatılan annesini, dört yaşındayken kaybetmişti.

Üniversite sonunda, kimseye âşık olmayacağını düşünürken, bir ilaç gibi Serra çıkıvermişti karşısına. İlk gördüğünde, “Beyefendi niçin dakikalardır bakıyorsunuz?” azarını yiyene kadar ağzı açık bakakalmıştı o güzelliğe.

“Şey… Ben dalmışım.” demişti Soner.

Serra o gün “Hıh!” deyip geçip gitmiş, fakat üç gün sonra Soner’in yemek davetini geri çevirmemişti.

Soner restoranda konuşamayıp, yemeğini de yere düşürünce ilk kez görmüştü müstakbel eşinin bir içim su gibi olan kahkahasını. Hiç kırılmamıştı, aksine aşkı daha da doruklara çıkmıştı. O gün konuştular, anlaştılar, mezuniyetlerinden hemen sonra da nikâh kıydılar.

Soner’e “Kendinle gurur duyduğun özelliğin nedir?” diye sorsalar, “Aşkın büyüsüne kapılıp yanlış bir evlilik adımı atmamam.” derdi. Serra ile evlenirken, en detaylı araştırmaları yapan yine kendisi olmuştu. Bu tür duyguların geçiciliğini biliyordu, yanlış bir adım atamazdı, ihtimallere bel bağlayamazdı.

Ofisinin kapısını kibarca iten Soner, yerine oturdu. Bilgisayarını açmasıyla of çekmesi bir oldu. Ne çok elektronik posta birikmişti böyle? “Hadi bakalım koca adam, iş başına” dedi kendi kendine ve birincisinden başladı cevaplamaya.

Öğle vakti olduğunda gözleri, elleri ve beli ağrımıştı. Üç yüzüncü maili de bitirmiş olmalıydı. Kalan yirmi taneyi de yemekten sonra cevaplayabileceğini düşünerek yemekhaneye indi. Karnını doyurup çayını içerken, öğle molası biter bitmez patron ona seslendi.

“Soner Bey size bir sürü dosya gelmiş acilen bakmalısınız.”

“Ama Deniz Bey…” diyecek oldu, “Acil olmasa çağırmazdım.” cevabını alınca ofisine çıktı.

“Ah!” tepkisi vermişti gelen dosyaları görür görmez. Bunlar akşama bitmezdi, hatta iki gün sürerdi. Deniz Bey çıkarken mesai bitmeden önce hepsinin halledilmesi gerektiğini söylemişti, dosyaların geldiği zarfa özellikle not düşülmüş.

İş işti, yapılacaktı artık. Koltuğuna oturdu, eline aldığı ilk dosyayı okumaya başladı.

“Rusça!”

Dosyaların yoğunluğu yetmezmiş gibi bir de tercüman mı getireceklerdi şimdi? Soner gönderen firmaya sessiz küfürler savurmaya başladı, gerçi zarfın üstünde belli bir firma adı da yoktu. Hangi işletme bu kadar ciddiyetsiz olurdu?

Soner Kiril alfabesini bilmiyordu, boş boş baktı ve dosyayı bir kenara bıraktı. İkincisini aldı eline.

“Ha!” Evet, bu, Latin alfabesiyle yazılıydı ama bunu yazan her kimse sadece ve sadece klavyenin üstüne ayaklarını basmıştı. Rastgele harflere hiçbir anlam veremeyen Soner aklını yitirmek üzere olduğunu düşündü. Bu neydi şimdi? Bir tür şifreleme mi?

Umudunu kaybetmiş bir şekilde üçüncü dosyayı da aldı. Eğer bunda da anlamsız yazılar varsa hepsini toptan çöpe atıverecekti, neyse ki tahmin ettiği gibi çıkmadı. Koca kâğıtta tek cümle vardı ve o cümle, gelen dosyaların ilk anlamlı cümlesiydi:

“Önceki dosyalara anlam vermeye çalışma.”

“Eh, çalışmadım zaten!” dedi Soner, niye sıcacık çayını bırakıp onları okuduğunu merak ediyordu. Sıradaki dosyayı aldı eline.

“Rusça olana anlam vermeye çalışma demek istedim. Rusça bir kelime yazmıyor orada, sadece rastgele harfler.”

Soner’in içini bir ürperti kapladı. Gerçekten de ilk dosya için tercüman getirme niyetindeydi. Yavaşça okuduklarının arasına koydu ve yeni dosyaya baktı.

“Şaşırmış olabilirsin ama bu her dosyada tek cümle yazdığı anlamına gelmiyor.” Ne demek olduğunu düşündü, sonra buldu. Önceki dosyanın arkasına da bak demek istiyordu. Sonra kafasına bir şey dank etti, bunu yazan her kimse dördüncü dosyayı arkasına bakmadan koyacağını biliyordu ya da tahmin etmişti.

Kâğıdı bir bombaymış gibi kaldırdı.

“Anladığımı anladığına sevindim.”

Soner’in muhatabı ya usta bir kâhin, ya büyücü, ya da bir psikoloji dehasıydı. “Eğer nerede ne düşünebileceğimi biliyorsa ancak bu üçünden biri olabilir.”

Hemen beşinci dosyanın arkasını çevirdi.

“Kâhin değilim. Büyücü de değilim. Psikolog değilim, deha hiç değilim.”

Soner’in o an aklından tek geçen, gelen dosyaların hepsini ateşe vermek oldu.

Sıradaki dosyada yazan şuydu:

“Eğer gönderdiğim dosyalara bir zarar verirsen, başına gelecekleri asla öğrenemezsin.”

Soner delirdiğini düşündü, eğer delirdiyse yapması gereken oyuna devam etmekti değil mi?

“İyi” dedi “Peki. Ne gelecekmiş başıma onu da söyle.” Altıncı dosyayı hızla kaldırıp attı. Yedinci dosya diyordu ki:

“Her şeyini tek tek kaybedeceksin.

Dipnot: Deli değilsin.”

“Her şeyimi mi?” Ne demekti şimdi bu? Soner’in bildiği bir şey varsa o da kaybetmeye hazır olmadığıydı. Hayatını seviyordu. Usulca sekizinci dosyayı aldı eline.

“Adını, sanını, işini, eşini kaybedeceksin. Sana ait olduğunu düşündüğün ama olmayan her şeyi yitireceksin. Hayatımı seviyorum diyorsun ama hayat işinden veya benzer şeylerden ibaret değil. Tıpkı kimliğinin ve bedeninin sen olmadığı gibi.”

Soner bu sözlere anlam vermeye çalıştı. Evet, o, bir kâhinle veya büyücüyle konuşmuyordu, konuştuğu kişi ancak hayatın derin sırlarını anlamış bir bilge olabilirdi.

“Zarfta yazan adrese ön yargılarını bir kenara bırakarak gel, sana hayatının ve kendinin aslında ne olduğunu öğreteyim.”

“Yok, almayayım!” diye bağırdı. Etkilenmiş olması, bilmediği bir adrese tek başına gidebileceği anlamına gelmiyordu. Karşısına bir kaçığın çıkmayacağına kimse garanti veremezdi.

“Yazık. Zaten senin olmayan şeylere zarar gelmesinden korkuyorsun. Onları amacın olarak görüyorsun, Soner. Ama şunu bil ki; … ”

Cümle yarım bırakılmıştı. Arkasına baktı dosyanın Soner, boştu. “İlla oraya gelmek istemedim diye beni suçlayamaz. Madem o kadar filozof burada öğretsin bana kendimin ne olduğunu.”

“… hayatın ne olduğu öğretilmez onu ancak sen bulabilirsin. Arayarak. Her şeyini tek tek kaybedeceksin Soner.”

“Eeh!” dedi Soner. “Yeter be! Cevaplamam gereken o kadar e-posta ve halletmem gereken o kadar başka dosya birikmişken ben gidip deli saçması okuyorum. Uğraşamam, işim var benim, hoşça kal!” Gelen tüm dosyaları çöpün içine doldurdu.

Kendisini normal zamanda pek yoran diğer işler artık tatlı gelir olmuştu. Akşama doğru bütün işler bitmişti, Soner balkona çıktı, sigarasını yaktı. Birazdan Deniz Bey’e veda edip çıkardı. Evine, Serra’sına kavuşurdu.

İş yerinden ayrılmadan önce, Deniz Bey’in öğleden sonra evine gittiğini öğrenerek iç çekti. “Patron olmak varmış şu hayatta.” dedi. “Adamın kendi işi, istediği zaman çıkar tabii… Biz ne yapalım günün yarısını modern köleliğe harcamaktan başka?”

Mırıldanırken içine merak düştü. Yukarıya çıktı, çöpü karıştırıp zarftaki adresi okudu. Şehir merkezine yarım saat uzaklıkta bir köy mezarlığının adresi yazıyordu.

Of çekti. “İyi sallamış, nasılsa gidip kontrol etmem…” diye düşündü. Oysa hiç bakmadığı son dosya kâğıdını çekip çıkarsaydı, “Bu yazılara inanmadığın ve bu dosyayı okumadığın için pişman olacaksın.” yazdığını görecekti.

Binadan çıktı, orta segment arabasına bindi ve kuzey-güney doğrultusundaki otobanda ilerlemeye başladı. Eğer köye gitmeye karar verseydi yolundan hiç sapmayacaktı, fakat evine gitmek istediği için üçüncü dönemeçten sağa girdi. İş çıkışı saatindeki yoğun trafik yerine huzurlu bir sakinlikle karşılaşınca neşesi yerine geldi. Yolun kenarındaki çiçekçinin önünde durdu.

Yola çıkalı henüz beş dakika olmuştu. Eğer köye gitmeye karar verseydi henüz otobanda, aynı yöne gitmeye devam ediyor olacaktı.

İhtimaller, sıradanlığın kırılma noktalarıydı.

“Eşim için kırmızı, tek bir gül alabilir miyim?”

“Hay hay!” dedi çiçekçi. Özenle taptaze bir gül dalına fiyonk bağlayıp müşterisine verdi, daha önce de birkaç kez gördüğü aşina müşterisini kapıdan uğurladı. Soner ise bu ilginin karşısında kendisini kral gibi hissediyordu.

Serra’nın yüz ifadesini hayal ettikçe yüzüne sımsıcak bir gülümseme yayılıyordu. Bu vesileyle arabasını limitleri aşmayacak en yüksek hızda sürdü. Sitenin otoparkına girdiğinde işyerinden çıkalı yalnızca yirmi dakika geçmişti. Belini rahatsız eden ruhsatlı tabancayı çıkarıp arabadaki kutusuna koyarken “İyi ki gitmedim o köye.” diye düşündü. “İl sınır tabelasını henüz görmüş olurdum.”

Sürprizi bozmamak için zili çalmadı. Dış kapıyı da anahtarla açtı, asansörün saniyeler içerisinde ulaştırdığı dairesinin kapısını da. İçeriye sessizce süzüldü. Kapalı bir kapının ardından gelen boğuk, belli belirsiz kahkaha ve konuşma sesleri dışında ev sakindi. “Yatak odası.” dedi sesin kaynağına, dikkatle dinleyerek. “Canımın içi yine yatakta dizi izliyor.”

Mahrem odalarının kapısının kulpuna elini koydu. Derin bir nefes alıp üçe kadar saydı. “Sürpriii…” diye kapıyı açtığında ses telleri durdu. “Z” harfi boğazına kaçtı. Elindeki gül yere düştü.

Serra… Güzel Serra vicdan azabıyla kızardı; Deniz’in çıplak vücuduna biraz daha sarıldı.

“Açıklama yap.” diyebildi yalnızca Soner. Dili ağzının içinde dönmeyi reddediyor, gözleri bu iğrenç görüntüyü bulanıklaştırabilmek için yaş akıtıyordu. “İnanmaya hazırım!” diye bağırdı. “Saçma da olsa bahane uydur, beni aldatmadığını söyle Serra!”

Deniz, suratına her ne kadar alaycı bir ifade takınsa da, içten içe bu öfkeli kocanın kendisini vurmasından korkuyordu. Ayağa kalkıp hiçbir şey söylemeden giyinmeye başladı. Bu sırada koca kan çanağına dönmüş gözlerle bakıyor, kadın da yorganı çekerek üstünü örtüyordu.

Deniz tamamen giyinip kapıdan geçeceği sırada Soner boynundan tuttu ve tıknaz adamı duvara yapıştırdı. Bunun üzerine yataktan, “Yapma!” diye bir bağırış yükseldi.

“Sus!” dedi çıldıran adam. “Nasıl yaparsın bunu bana? Hiç utanmadın mı yüzüme gülerken, benimle yatarken? Hâlâ seviyorum seni, hâlâ toz konduramıyorum be sana!”

Başı dönüyordu. Dosya kâğıtlarındaki harfler beyninin içinde dolaşıyordu. Gücünün tümüyle tükendiğini hissettiğinde “Ne haliniz varsa görün!” diye bağırıp evin kapısını çarptı. Asansörden aşağı inerken dizleri titriyordu.

Yarım saat önce açtığı şoför kapısını şimdi yeniden açarken artık nereye gitmek istediğini biliyordu. Eğer adresin üzerinde düşünmüş olsaydı, o mezarlığın annesinin yattığı mezarlık olduğunu hatırlayacaktı. Eğer işyerinden çıkıp doğruca oraya gitmiş olsaydı, kapının kulpuna ikinci kez dokunduğu anda mezarlığa varmış olacaktı. Orada bir bekçi kulübesi görecekti. Kulübede eski bir bilgisayar, klavye ve yazıcıyla karşılaşacaktı. Eğer dikkatle baksaydı boş zarfları da tozlu çekmecede bulacaktı. O rastgele harflerin, garip mesajların burada hazırlanmış olduğunu anlayacaktı.

Yarım saat oyalanacaktı. Kirden rengi görünmeyen klavyeye baktığında Kiril alfabesinden harfler görecekti. Eski Sovyet ülkelerinde klavye üretilip üretilmediğini anımsamaya çalışacak ama bilgisi olmadığı için pas geçecekti.

Mezarlığa geleli tam yarım saat olduğunda tiz bir motor gürültüsü işitecekti. Kulübeden dışarı çıktığında kendi arabasını görüp şok olacaktı. Oto hırsızlığı vakasıyla karşı karşıya olduğunu düşünürken camdan içeri bakacak ve kendisini görecekti. Yakası dağılmış, yüzü şişmiş, gözleri kıpkırmızı kesilmiş bir Soner… Önce korkacaktı ama merakı korkusuna galip gelecekti. Duran arabaya yaklaşacak ve camı açmasını isteyecekti.

“Açıklama yap.” diyecekti normal Soner, yıkılmış Soner’e.

“Bitti!” diye bağıracaktı arabadaki adam. “Karın seni patronunla aldatıyor, zaten hepsi şerefsizmiş, bitti senin hayatın!”

Dışarıdaki Soner bu söylenen sözleri algılamaya çalışarak, şoktan dolayı tepki veremeden arabanın yanından ayrılacak ve kulübeye geri girecekti. Adını bile yitirdiğinin ayrımına varacaktı. “Diğer adam Soner ise ben kimim?” diye soracaktı kendine. İlkin delirdiğine kanaat getirecek, ardından anlayacaktı. İhtimaller… İhtimaller onu parçalara ayırmıştı.

Kulübeye ikinci kez girdiğinde bilgisayarın faresini oynatacaktı. Karşısına kayıtlı bir dosyanın çıktığını fark edip şaşıracaktı. Dosyayı açtığında rastgele harflerin, yazıların, mesajların olduğunu görecekti.

Belki de Soner bu köye bugün değil dün, yani henüz zarfı almadan gelirdi. Annesini ziyarete… Derken boş bekçi kulübesini fark ederdi. Bilgisayarın açık olduğunu fark edip şimdiki gibi şaşırır, bir Word dosyası oluşturur ve “Nasıl tepki verirdim acaba?” diye düşünerek yazmaya başlardı. Önce bilgisayarın Kiril alfabesine ayarlandığını fark eder, rastgele harflere basar, sonra ayarlardan düzeltir, Latin alfabesinde rastgele harflere basar, üçüncü sayfada ilk iki sayfanın anlamı olmadığını açıklardı, böyle de giderdi.

Yazdıklarını yazıcıdan çıkarıp zarfa koyduktan sonra kimliğini gizler, adsız bir şekilde köyün postanesinden işyerine, kendisine postalardı. Neler olacağını merak ettiği için o gece evine dönmezdi. Karısına haber verir ve bekçisiz mezarlıkta, anneciğinin bedenini örten toprağın yanında sabahlardı.

Ertesi günün akşamına doğru uyanırdı. Yaklaşık yirmi dört saat uyumanın verdiği sersemlikle başı döner, yarım doğrulur, etrafına bakardı. Arabasını görünce rahatlardı. Önce biraz sürünerek sonra da ayağa kalkıp yürümeye başlar, arabasındaki yabancıyı gördüğünde ise rahatlık yerini öfkeye bırakırdı.

Belinde ağrı hissederdi, böylece tabancasını belinden çıkarmamış olduğunu fark ederdi. Sokak kavgasına bile hiç bulaşmamış eğitimli Soner, uyku sersemi öldüren metali kavrardı. Karşı taraftaki adamın da silahına davrandığını görünce bir çatışmanın içinde olduğunu anlardı. İlk kez kullanırdı bu aleti.

Mezar taşının yanındaki, arabadakini öldürürdü. Arabadaki ise mezar taşının yanındakini öldürmüştü. Kulübedeki de dışarı çıkacak, karşılıklı ölümlere tanık olacak ve belindeki tabancayı çıkarıp kendisini öldürecekti.

Soner eve dönemezdi. Soner eve dönmemişti. Soner eve dönemeyecekti. Ortada ceset de yoktu, çünkü ihtimaller birbirini öldürmüştü.

Ertesi gün Deniz esneyerek uyandı. Yıllar sonra tanışabildiği ikinci baharının, Serra’sının yanağından öptü ve hazırlandı. İş yerine giderken İK bölümüyle toplantı yapmayı düşünüyordu. Uzun süredir uygun aday olmadığı için müdür ilanını yeniletmek istiyordu.

İşyerine girdiğinde masasının üzerinde bir zarf olduğunu fark etti. Üzerine “Bugün cevaplanacak!” diye bir not düşülmüştü. Göndereni belli değildi. Deniz zarfı şöyle bir inceleyip yırtarak açtı ve bir yığın dosya gördü.

Birisini çekip çıkardı. “Bugün iş çok.” diye düşündü. “Keşke dil bilen eleman alsaydık şuraya, bir de Rusça tercüman getireceğiz, iyi mi?”

İKİZ UMUTLAR – Bir Bilimkurgu Öyküsü

❝Toplam sekiz adet bebek sağ olarak dünyaya geldi. Hepsi de bu laboratuvarda, benim deneylerim için doğdular. Ben hiç kimseyi kaçırmadım, insan kaçakçılığı yapmadım. Etiğe karşı gelmedim. Hepsi benim insanlarımdı! Diğer bilim insanları kök hücrelerden organ ürettiği zaman etik de ben organizma ürettiğim zaman mı etik değil? Kim diyor bunu? Yoksa işe yarar bir şey icat edemedikleri için kıskançlıkla dişlerini sıkan meslektaşlarım mı?❞

Tek bölümlük bir bilim kurgu hikayesidir. Keyifli okumalar dilerim!

Yirmili yaşlarının yarısını aşmış; lisenin fırtınalı, üniversitenin neşeli yıllarını atlatmış ve sekiz mevsimi aşkındır hafta içi mesai saatlerini klimalı bir ofiste bilgisayarın başında geçiren bir yetişkinin hayatını kökten değiştiren bir olay yaşanma olasılığı çok azdı. Şule’nin başına ise, sıvı su içeren bir gezegenin ilkel çorbasından DNA’nın teşekkül etmesi kadar nadir ve adeta mucizevi bir şekilde, bu olaylardan aynı saat içerisinde iki adet gelmişti.

Pazartesi kasvetinde bir sabah saçlarını arkadan toplamış genç kadın bir yandan haberleri okuyor, diğer yandan da ucuz beyazlatıcılı granül kahvesini yudumluyordu. İnternetten alınmış stok laboratuvar fotoğrafının üzerinde “Dünya gündemini sarsan olay! Yunanistan’da kaçak insan deneyleri!” manşetini görünce göz devirdi. Tık tuzağı olarak hazırlanmış aptalca içeriklerden biri olduğunu düşündü. Yine de, işlerine başlamadan önce biraz daha vakit kaybedecek bahanesi olsun diye habere tıkladı.

Dünya gündemini sarsan olay! Yunanistan’da kaçak insan deneyleri!

Atina’da, eski üniversite binasına yapılan uyuşturucu baskınında akıl almaz bir skandal ortaya çıktı.

Atina’daki Didymoi Üniversitesi’nin 1993 yılında kapatılmasının ardından; okul arazisi, binaları ve tüm demirbaşlar ülkenin sayılı zenginlerinden Profesör Ilias Barakos tarafından özel mülk olarak satın alınmıştı. Barakos araziye yabancıların girişini engellemek için önlem almış ve sonuçlarını kamuoyuna duyuracağı önemli bilimsel araştırmalar yaptığını duyurmuştu.

Bu durum ülkedeki bazı akademisyenlerin tepkisine yol açtı. Bir üniversite arazisinin tek bir kişinin mülkü olmaması gerektiğini savunan öğretim görevlileri Barakos’un içeride yasa dışı işler yaptığına dair defalarca ihbarda bulundu. Geçtiğimiz yirmi beş yıl içerisinde arazi birkaç kez polis baskınına uğradı.

Yeraltındaki bölmeler suçları gizlemiş

 Son baskın, çevre halkından bir vatandaşın Barakos’un yardımcılarının beyaz toz dolu torbaları toprağa gömdüğünü görmesiyle yapıldı.

Gece saat 3’te polis birlikleri Didymoi arazisine dört bir yandan girdi. Binaların arandığı esnada bir polis, yardımcılardan birinin arazinin ortasında bir çukura girmeye çalıştığını fark etti.

Çukurun bugüne dek keşfedilemeyen yeraltı bölmelerine açılan tünellerden birisinin çıkışı olduğu ortaya çıktı.

Orta çağ zindanlarını aratmayan manzara

Aşağıdaki bölmelerde uyuşturucu değil, tüyler ürpertici bir manzara vardı. Demir parmaklıklarla birbirinden ayrılmış hücreler ve kimliği belirsiz, yarı çıplak insanlar bulundu. Yaşları 25-27 arasında değişen insanların konuşmayı bile bilmedikleri öğrenildi.”

Haber devam ediyordu, ne var ki kanı donan Şule’nin gerisini okuyacak mecali yoktu. Sağ üstteki çarpıya basarken içini çekti. Tık için bu kadar da yalan uydurulmazdı ki canım!

Öğle molasına dek dalgın bir şekilde çalıştı. Aklını o haberden bir türlü alamıyordu. Hayal gücü, paçavralar içindeki zavallıların olası halini canlandırıyor ve ürettiği resimler giderek daha da acıklı hale geliyordu. Nihayet biraz daha araştırma yapmaya karar verdi. Arama motoruna “Ilias Barakos” yazıp dili de İngilizce seçti. İşte ilk sayfada, dünyaca meşhur haber kanallarına ait dumanı tüten haberler sıralanmıştı.

“İnsan deneyleri skandalının başrolü Barakos: Ben hiç kimseyi kaçırmadım, insan kaçakçılığı yapmadım. Etiğe karşı gelmedim. (CCB, 14 saat önce)” yazılı bağlantıya tıkladı.

Bu site, sabah okuduğu sitedeki yazının bir benzerini içeriyordu. Ek olarak burada zanlının itirafına da yer verilmişti. Profesör o insanlar üzerinde deney yaptığını kabul ediyor, hatta üniversite arazisini sırf bunun için satın aldığını söylüyordu. Yalnız, denekler kaçırılmamış, laboratuvara dışarıdan getirilmemişti.

“Hepsini bizzat kendim ürettim.” diyordu profesör. “Plasenta, yani sizin anlayacağınız şekilde bebeğin doğumuyla birlikte anne rahminden atılan et parçası, kök hücreleri bakımından oldukça zengindir. Kök hücreler ise bizim yapıtaşımızdır! Tüm doku ve organlara dönüşebilir.

Çeşitli hastaneden toplattığım plasentalardan kök hücreleri ayırdım. Gelen ilk hücreler aracılığıyla yapay insan rahmi ürettim. Bu organı düşük voltajlı elektrik akımları vasıtasıyla kontrol edip faal hale getirdim. Ardından diğer kök hücreleri dölyatağına yerleştirip embriyo olarak gelişmesini sağladım. Toplam sekiz adet bebek sağ olarak dünyaya geldi. Hepsi de bu laboratuvarda, benim deneylerim için doğdular. Ben hiç kimseyi kaçırmadım, insan kaçakçılığı yapmadım. Etiğe karşı gelmedim. Hepsi benim insanlarımdı!

Diğer bilim insanları kök hücrelerden organ ürettiği zaman etik de ben organizma ürettiğim zaman mı etik değil? Kim diyor bunu? Yoksa işe yarar bir şey icat edemedikleri için kıskançlıkla dişlerini sıkan meslektaşlarım mı?”

Şule ürpertiyle gözünü alt paragraflara kaydırdı. Plasentaları toplamakla görevli yardımcı, sorgusunda Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’deki bazı hastaneleri dolaştığını anlatmıştı. En aşağıda ise “laboratuvar insanları”nın fotoğraflarına giden bir link bulunuyordu.

Fotoğraflara bakmamak için kendisiyle savaşsa da sonunda merakı galip geldi. Deneklerin boş bakışlarıyla göz göze gelmemeye çalışarak her bir görselin altındaki bilgilendirme yazılarını okudu önce. Barakos onları Yunanca sıra sayılarıyla isimlendirmişti. Erkek deneklerin isminin sonu “-os”, kadın deneklerin ise “-a” ile bitiyordu. Protos… Deftera… Trita… Tetartos… Pemptos… Ektos… Ebdomos… Enata…

Sayfayı birkaç kez kaydırdıktan sonra deneklere doğrudan bakabilecek cesareti topladı. Aşağıdan yukarıya doğru yavaşça baktı yüzlerine. Sıra Deftera’ya geldiğinde ise kalbi duracak gibi oldu. Kaş yapısı, gözleri, burnu, dudakları, çenesi, elmacık kemikleri… Bu yüzü tanıyordu. Bu yüz, kendi yüzüydü. Deftera adlı -ya da sayılı- denek, Şule’ye ikiz kardeş kadar benziyordu.

Tansiyonu düştü, fenalaştı. İşyerinden izin alıp günün geri kalanını evde geçirmek zorunda kaldı.

Plasentalardan çalınan hücreler sayesinde dünyaya geldiklerine göre, bu insanlar dışarıda yaşayan özgür insanların genetik ikizleri olmalıydılar. Şule’nin şokunu atlatması iki haftadan uzun sürdü. Yetkililere başvurdu ve Deftera’nın gerçekten kendisinin genetik ikizi olup olmadığını anlamak için DNA örneği verdi. Hastaneye gittiğinde diğer bir branştan da randevu alıp ağrıyan omuzunun röntgenini çektirdi. Uzun süredir var olan, sinsi ama katlanılabilir bir ağrıydı bu. Bu yüzden muayenesini o güne dek ertelemişti.

Bekleyişi taşıyan sayılı günler çok yavaş geçti. Ertesinde Şule hem gen testini almak, hem de röntgen sonuçlarını öğrenmek üzere hastaneye gitti.

Genetik biriminin bekleme salonuna girdiğinde pek şaşırdı. Saçları kısacık kesilmiş, hastane önlüğü giydirilmiş, durgun ifadeli ve önüne bakan ikizi oracıkta oturuyordu. Sonuçlar bildirilir bildirilmez Yunan makamları Deftera’yı Türkiye’ye yollamıştı.

“Kimsesiz, yardımsız, kalabalık ve rengârenk bir hayatın içinde tek başına.” diye düşündü. İçinin burkulduğunu hissetti. Hiç çekinmeden, yabancılık hissetmeden yanına kadar yürüdü, yumuşak bir sesle adını söyledi.

Deftera sesi işittiğinde kafasını kaldırdı. Şule’nin gözlerinin içine baktı. Nedense ağlayacağı gelmişti Şule’nin, toplumun kalbinde yetişmiş ikizin.

Yabancı kızın yanında bir polis vardı. Şule röntgen sonuçlarını öğrenmek için onları bıraktı ve doktorun odasına gitti. Kas gevşetici içeren reçetesini alıp bir an önce bahçeye çıkmak istiyordu. Aslında doktora bile gitmeye gerek yoktu bu basit omuz ağrısı için. Neden geçen hafta bu işi de aradan çıkarmak istemiş ve vakit kaybetmişti?

Gelecek günlerin çok tuhaf olaylara gebe olduğunu düşündü. Çünkü Şule henüz annesiyle babasına hiçbir şey söylememişti.

“Senin varlığından haberleri yok. Akıllarına bile gelmemiştir. Gerçi senin de onların varlığından haberin yok. Ey yabancı, bakalım sevecek misin bu koca dünyayı? Hayal edebilmiş miydin o laboratuvar denen cehennemin duvarları arkasında uzanan kentleri, denizleri, tarlaları?” diye düşünmekteydi içten içe.

Doktorun odasına girip koltuğa yerleşti. Doktorun yüzündeki karanlık, acı dolu ifadeyi fark etmeden sorularını sıraladı. Yalnızca beş dakika, neşeyle ışıldayan Şule’nin hıçkıra hıçkıra ağlayarak odadan çıkmasına yeterli olmuştu. Beş dakika, iki kelime.

Yirmi altı yaşında, hayatı yolunda giden bir yetişkinin hayatını kökten değiştiren bir olay yaşanma olasılığı çok azdı ama tek bir saat içinde bu olaylardan iki tanesi onun başına gelmişti. Birisi Deftera’nın gelişi, diğeri de henüz saniyeler önce doktorun akciğer kanserinden şüphelendiğini söylemesiydi. Kesin teşhis koymak için ek testler gerekiyordu ama ihtimali bile Şule’nin gözyaşı dökmesi için yetmişti.

Renkli MR… Biyopsi… PET-CT… Çok geçmeden doktorun şüphelerinin doğru olduğu anlaşıldı.

Şule’nin ağır bir kemoterapi alması gerekiyordu. Akciğer kanseri olabilecek en sinsi şekilde ilerlemiş, omuz ağrısı hariç belirti vermeden çevre dokulara yayılmıştı. Doktorlar aralarında gizli gizli başarı şansının çok az olduğunu konuşuyorlardı. Bu süreçte Şule’nin anne ve babası destek olabilmek için Edirne’den İstanbul’a geldi.

Telaş, koşuşturmaca içerisinde Deftera’nın varlığı unutulabilirdi. Ne var ki Şule en halsiz zamanlarında bile ikizini yanında istiyordu. Yanına oturtuyor ve konuşmayı, okuma yazmayı, basit matematiği öğretmeye çalışıyordu. Hasta kadının en büyük moral kaynağıydı bu. Zaman acımasızca geçiyordu. Birinin saçları uzarken diğerininki dökülüyor,  birinin vücudu toparlanırken diğerininki eriyordu.

Tedavi süreci ilerledikçe Şule’yi giderek artan bir ölüm korkusu sardı. Deftera’yı bir kardeşten çok, o öldükten sonra yerine geçip yarım kalmış hayatını sürdürecek bir vekil olarak görür oldu. Sağlıklı hayatında hoşlandığı, ilgilendiği, düşündüğü, karşı çıktığı her şeyi tek tek anlatıp onu bu “görev”e hazırlamaya çalıştı.

Akıllı telefonlar çıktı çıkalı pabucu dama atılan CD çalarını istedi, kilerin en arka rafında duran. Kapağında kırmızı saçlı bir kız çocuğunun çizili olduğu diski üç gün boyunca döndürüp hemşirelerin bıkkın bakışları altında en sevdiği şarkıyı ezberletti.

“Gel bak bir elimde gökyüzü var,” diye başlardı Şule.

“Hâlâ…” diye devam ettirirdi Deftera.

“Ötekinde kayıp giden yıldızlar.”

“La la…”

Doktorun açık açık “Kızınızı hastaneden çıkarabilir, tedaviyi sonlandırabiliriz.” demesi, teşhisten üç ay sonrasına rastlıyordu. “Artık kemoterapinin acı çektirmek dışında bir etkisi olmaz, kanser hücreleri bütün organlarına sıçramış. Son günlerini evinde geçirmesi çok daha iyi olur.”

Anne ve baba bu acı sözleri dinlerken Şule’nin odasından koridorun sonuna kadar ulaşan bir çığlık duydular. Doktor, hemşireler ve ebeveynler her türlü müdahaleye hazır olarak odaya doldular. Oysaki kızın çığlığı ağrıdan ya da acıdan kaynaklanmıyordu.

“Deftera yok!” diye ağlıyordu hasta, hıçkırıklarla. “Kaçmış!”

Sahiden de eski denek hastanenin hiçbir yerinde yoktu. Geride iz de bırakmamıştı. Üç gün boyunca, İstanbul kazan onlar kepçe, sırra kadem basan genç kadını aradılar. Türkiye genelindeki emniyet müdürlüklerine haber verildi. Bu sırada Şule tek moral kaynağı da gidince kötüleşmiş, bilincinin kapanmasının ardından yoğun bakıma kaldırılmıştı.

“Vedalaşın, hazır olun.” diyordu doktorlar. “Uyanmaz.”

Üçüncü günün sonunda, Edirne Emniyet Müdürlüğü’nden aileye bir telefon geldi. Deftera, Türkiye’den Yunanistan’a kaçmaya çalışırken yakalanmıştı. Karakolda sorguya alınsa da hiç konuşmadı. Mahkeme de algılama yeteneğinin henüz eksik olduğu, dolayısıyla ceza ehliyetinin olmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi.

Şule’nin babası, Deftera ile birlikte hastaneye geri döndüğünde hasta hâlâ yoğun bakımdaydı. Servisin önündeki koltuklarda bekleyen annesinin ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Eski denek bir köşeye doğru yürüdü. Duvara dayanıp eğildi. İşaret parmağını ağzına soktu ve küçük diline değdirdi. Kusuyordu. Önce son yediği yemeğin kalıntıları, ardından biraz mide sıvısı ve en son plastik bir ambalajın içerisinde taşınabilir bellek çıktı.

Belleğin açılmasıyla gerçekler anlaşıldı. Deftera, laboratuvardan ayrılmadan önce önemli belgelerin yer aldığı bir taşınabilir belleği gizlice yanına almış, gümrükten geçerken aramada bulunmaması için yere atmıştı. Hastaneden kaçıp tekrar buraya geldiğinde ise elinden alınmaması için yutarak midesinde saklamıştı.

Ilias Barakos, bu bellekteki dosyalarda, “Phoenix Tedavisi” adında bir yöntemden bahsediyordu.

“Phoenix, Zümrüdüanka, Simurg… Birçok kültürde farklı isimlerle anılan bu mitolojik kuş, devrim niteliğindeki bilimsel tedavi yöntemimi geliştirebilmek için bana ilham oldu.

Bilindiği üzere, Phoenix yaşlanıp ölüme yaklaştığında yanmaya başlar. Bir avuç küle dönüştükten sonra bir yavru olarak tüysüz, tazecik başını şöyle bir silkeler ve böylece küllerinin arasından doğmuş olur. Görüşümce bu mekanizma kanserleşmiş hücrelerin yaşam döngüsünü simgelemektedir.

Normal insan hücreleri sınırsız sayıda bölünemez. Bölünme ‘telomer’ adı verilen ve kromozomların uçlarında yer alan uzun baz dizileri tarafından kontrol edilir. Bu diziler her bölünmede eksilirler. Telomerlerin boyu kritik noktaya kadar kısaldığında, hücreler bölünmeyi durdurur.

Dolayısıyla normal hücreleri temsil eden bir Phoenix, küllerinden her seferinde tüm tazeliğinde doğamazdı. Her seferinde biraz daha yaşlı olarak doğar ve birkaç ömür döngüsünün sonunda geri dönüşsüz bir şekilde kül olurdu.

Kanserleşmiş hücreler ise sonsuz bir şekilde bölünebilme kapasitesine sahiptir. Bu özelliklerini telomeraz enzimiyle kazanırlar. Telomeraz, telomer uzunluğunu koruyarak bölünme sayısını sınırsızlaştırır.

Normal hücrelerde bu enzim aktif değilken kanserleşmiş hücrelerde oldukça aktiftir. Dolayısıyla akademik dünyada telomeraz enzimini hedef alan tedavilere ait deneysel çalışmalar sürmektedir.

Ben ise tam tersi bir yaklaşımla bu tedaviyi geliştirdim. Phoenix tedavisi, ilgili enzimi azaltmayı değil, artırmayı hedefler. Kanser hücrelerini de azaltmak değil, tam aksine artırmak ve bütün vücudu kaplamasını sağlamak gerekir.

Çünkü yalnız iki tür hücre yüksek bölünme yeteneğine ve telomeraz aktivitesine sahiptir: Kanser hücreleri ve kök hücreler.”

Bu paragraftan sonra onkologlar, çalışmanın deli saçması olduğundan emin olup okumayı bıraktı. Bir tek Şule ile ilgilenen doktor, Doktor Gökhan, ciddiye aldı, çalışmanın tamamını okuyup değerlendirebilmek için bütün gece odasına kapandı.

Barakos çalışmanın geri kalanında kanser hücreleri ve kök hücrelerin ortak özelliklerini sıralıyordu. Ona göre kanser hastalık değil, yeniden doğuş ve tazelenme fırsatıydı. Kanserin ölüme yol açmasının nedeni ise kanser hücreleri ile normal hücreler arasındaki uyumsuzluktu.

Tedavinin ilk aşamasında normal hücrelerin yok edilmesi ve kanser hücrelerinin hızla çoğalmasını sağlamak gerekiyordu. Yalnız, bu süreç saatler içerisinde tamamlanıp aşılmalıydı. Yoksa uyumsuzluk organların çalışmasını engeller ve ölüme neden olurdu.

Vücut kanser hücrelerinden ibaret hale geldiğinde ise bu hücreler “eğitilecek” ve eski DNA yapılarına geri dönmeleri sağlanacaktı. Tedavinin ikinci aşaması şu sırayla gerçekleşmeliydi:

  1. Vücut soğuk bir ortama taşınacak, böylece metabolizma ve hücre bölünmesi yavaşlatılacaktı.
  2. Kök hücreden organ üretimi sırasında kullanılan teknikler, bu yeni hücreler üzerinde aynen uygulanacaktı. Böylece hücreler özelleşerek eski dokuları yeniden oluşturacaklardı.
  3. Bütün hücrelerin farklılaştığına emin olunduktan ve aşırı bölünme, telomeraz aktivitesi gibi belirtiler durduktan sonra metabolizmayı ve iyileşme sürecini yeniden hızlandırmak için vücut sıcak ortama alınacaktı.

Barakos çalışmasının son kısımlarında, bu tedavi yönteminin başarıya ulaşma şansının oldukça düşük olduğunu itiraf ediyordu. “Ne var ki…” diyordu. “Eğer doğru bir şekilde uygulanırsa en ağır kanser hastasını bile en fazla sekiz saat içerisinde iyileştirmek mümkün. Phoenix efsanesi boş yere söylenmedi, biz insanlar birer Phoenix’iz. Yeter ki yeniden doğmakla yüzleşelim ve ölümü göğüsleyelim.”

Şule’ye son çare bu tedaviyi uygulamak isteyen doktor başlangıçta meslektaşlarının büyük tepkisiyle karşılaştı. Bu sıra dışı tedavi önerisi tıbbın temelindeki “primum non nocere”, yani “Önce, zarar verme!” kuralına aykırıydı.

Ancak bu çareyi de denemeleri gerektiğini düşünen Gökhan ısrar etti. Prosedürleri yerine getirdi, bütün sorumlulukları üstlendiğine dair belgeler imzaladı. En sonunda Phoenix tedavisinin Şule üzerinde denenmesine karar verildi.

Tartışmalar iki gün sürdü. Bu sırada Deftera, Şule’den boşalan odaya çekilmişti. Hastane o kadar yoğundu ki kimse onunla ilgilenmiyor, niçin orada kaldığını sorgulamıyordu. Eski denek CD çaları kısık sesle çalıştırıyor ve “Beni Bırakma”yı tekrar tekrar dinliyordu.

Tedavinin uygulanacağı gece anne ve baba birbirine sarılıp uykusuz bir şekilde bekledi. Gün doğarken kızlarının akıbeti de belli olacaktı. Şule ya yatağında buz gibi uzanacak ya da gözlerini sımsıcak yeni bir hayata açacaktı.

Akrep ve yelkovan pek tembeldi o gece. Uyku da utangaç ve korkak… Saatler bir türlü geçmiyordu. Doktorların ve bekleyenlerin göz kapakları kapanmayı reddediyordu.

Hastanede bu tedavi yöntemine asla ikna olmayan ve şiddetle muhalefet eden bir onkolog vardı: Doktor Altan. Phoenix tedavisinin hastayı yüzde yüz ihtimalle öldüreceğini iddia ediyor, aileyi ve diğer doktorları vazgeçmeye çağırıyordu. Tedavinin uygulanacağı gece hiç kimse onu görmedi. Şule’nin doktoru ise Altan’ın yokluğunda daha bir umutlu, gururlu dolaştı. Şimdiden zafer edası taşıyordu.

Sabahın ilk saatlerinde yataktaki beden gözlerini açtı. Hâlâ bitkin, ancak sağlıklıydı. Yüzüne vuran ışık refleks olarak gözlerini kısmasına neden oldu. Anne ve baba nutukları tutulmuş bir halde bekliyor, doktor ise mutluluktan gözleri dolmuş halde “Başardık!” diyordu.

Bu huzur dolu an, ardına dek açılan kapıyla bölündü. Doktor Altan, arkasında polislerle birlikte içeriye girdi. Polisler doğruca Şule’nin cinayet zanlısı doktoru Gökhan’ı kelepçelerken “Yaptığınızı beğendiniz mi?” diye sordu aileye. “Kızınızı yok ettiniz. Mutlu musunuz?”

Yataktaki canlı bedenin yanına doğru yürüdü. “Size anlatmaya çalıştım. Başından beri anlatmaya çalıştım. Bir insanın kişiliğini beyin hücrelerinin sayısı değil, o hücreler arasındaki bağlantılar, yani elektrik akımları belirler. Hücreleri üretebilirsiniz. Peki ya aradaki bağları nasıl geri getireceksiniz? O bağlar Şule’nin bebekliğinden beri yaşadığı bütün deneyimler, bütün anılarıydı. Benlik algısıydı. Hepsini yok ettiniz. Tebrik ederim!”

“Yalan söylüyorsun, işte kızımız yaşıyor!” diye çıkışacak oldu anne.

“Kızınız yaşıyor, ha? Şu nefes alan organizmanın hâlâ sizin kızınız olduğunu mu düşünüyorsunuz? Evet… Aynı genleri taşıyorlar. Fakat aynı kişi değiller. Deftera’yla Şule nasıl aynı genleri taşımalarına rağmen farklı insanlar ise bu adsız vücut ile sizin kızınız da farklı insanlar. Üstelik bu yeni vücudun bir kişiliği bile olmayacak. Çünkü sinapsları arasında hiçbir alışveriş yok. Beyni boş, bomboş! Öğrenme yeteneği dahi yok. Yalnızca temel reflekslere sahip olan, bunun dışında bir et parçası olarak yaşayıp ölecek yeni evladınız hayırlı olsun!”

Baba başından beri süren sessizliğini “Doktorumuz neden bunları söylemedi bize?” diyerek bozdu.

“Kızınız, doktorunuzun umurunda bile değildi. Doktorunuz Barakos ile aynı motivasyonla hareket ediyor, yalnızca ün ve para peşinde koşuyordu. Primum non nocere! Önce zarar verme! Biz doktorlar, tedaviden önce hastaya daha da zarar vermemenin yollarını ararız. Hipokrat yüzyıllar önce boşa söylemedi bu sözü. Doktorunuz ise Şule’nin milyonlarca sağlıklı hücresini bile isteye yok etti. Şule’yi bile bile öldürdü.”

Anne bir feryat kopardı. Şule’nin doktoru ömür boyu hapis istemiyle tutuklanacağı geleceğine, karakola götürüldü. Bu sırada Deftera her şeyden habersiz odadaki yatağında uzanıyor ve şarkıyı dinliyordu.

“Korkular da benim, umutlar da. Beni bırakma… Beni bırakma…”

PAPATYA TARLASINDA RÖNESANS – Ön Okuma

Sefalar getirdiniz! Burada Papatya Tarlasında Rönesans‘ın ilk iki bölümü yer alıyor. Kitabın yayın hakları Başlangıç Yayınları‘ndadır.

Yağmurun Altında Bir Kadın Cesedi

2017, İstanbul.

Homurdanarak uyanıp yeni bir güne, isteksizce işe gidenler; yüreği görev aşkıyla yanıp tutuşurken yetişmek için koşanlar; erken sabahı sevip, onunla dost olmak için yatağını çabuk terk etmiş olan sporcular, çayırda kelebek kovalarcasına kalemine ilham arayan şairler, oyun oynamak üzere annesinden habersizce aşağı inmiş bir çocuk… Kısacası, Mart ayının ilk Perşembe sabahının altısında uyanmış ve dışarı çıkmış kim varsa Hisar’ın dibindeki gizemli kadın cesedinden haberdar oldu.

Hüzün şehrinin mutat ikliminin hilafına, yağmurlar ıslatmıştı çukurları bütün gece. Ufak bir sel, basmıştı hazırlıksız yerleri gizlice. Yağmurun bir hediyesi de, hisarın dibine bırakılmıştı: Ceset… Kimliği yok, yirmili yaşlarda gözüküyor. Pürüzsüz bir cildi var ama giydiği giysiler samandan yapılmış sanki. Öylesine sarı, öylesine yıpranmış… Acı şartların izleri kendini sorgulatıyor insana, kaderi, Allah herkese yetecek kadar imkân verdiği halde neyi eksik bıraktığımızı. Bu sorgulama bile kızın dış görünüşü etkisiyle geliştiği için samimiyetten uzak.

Saat yedi. Polisler olay yerini doldurmuş durumda. Sarı şerit çekilmiş alana, halk içeri alınmıyor. Sınırlı sayıda kameraman, haber için çekim yapmaya çalışıyor. Polisler tarafından yüzünün fotoğrafı çekilen genç kız, büyük boyutlarda bir oyuncak bebek gibi sedyeye yatırılıp hastaneye kaldırılıyor.

Dokuz. Hisar tamamen boşaltıldı. Sosyal medyada paylaşım yapıp vicdani hislerini tatmin edenler dışında bütün İstanbul, hayatına geri dönüyor.

On iki. Meşguliyet bu sefer Emniyet koridorlarına taşmış. Arşivler, kayıp ihbarları harıl harıl taranmakta. Eğer birkaç güne kadar kızın kimliği ya da ailesi bulunamazsa, fotoğrafı internetteki “Kimliği Belirsiz Cesetler” sayfasına konulacak.

Bir gün sonra… Ceset, yakınlardaki bir hastanenin morguna kaldırıldı. Kan ve DNA örnekleri alınıyor. Üç gün sonra savcı huzurunda otopsi yapılacak.

Morga kaldırıldığı günün kamera görüntüleri biraz ilginç. Bir görevli, cesetleri kontrol etmek için aşağı iniyor. Her bir çekmeceye teker teker bakıp, listeye işaretliyor. Sıra kızın bulunduğu bölmeye gelince, çalışan, açık çekmeceye bakıyor, listeyi kaldırıp kalemi uzatıyor ve bileğindeki sıkışma hissiyle dona kalıyor. Diğer elinden liste düşüyor beşerin. Kalp krizi geçirerek vefat etmeden birkaç saniye önce gözlerini biraz kaldırdığı zaman, bir anda kolunu sıkı sıkı tutmuş olan kızın şaşırmış eflatun gözleriyle karşılaşıyor.

Anadan üryan olan kız korkup bacaklarını çekiyor karnına. Etrafı inceliyor bu sırada. Bir süre oturduktan sonra kalkıyor, kolları sarılı halde içeride dolanıyor, boş sedyelerin birinden çarşafı çekip bedenine doluyor tek omzu açıkta kalacak şekilde. Sonra çıkıp gidiyor kapıdan sessizce.

Aylarca araştırılsa da kim ve nerede olduğu bulunamıyor. Hastanenin başka kayıtlarında görünmüyor kız, buharlaşmış gibi.

Yönetimi sarsan bu olay,hastanenin itibarının düşmemesi için basına sızdırılmadı. Arama süresi bitince kayıtlar polisin izniyle yok edildi ve kısa sürede meçhul kız unutuldu.    

Papatya Tarlası

1374, Londra.

Yaz günü olmasına rağmen, üç yüzüncü yıl dönümüne dört sene kalmış bir kulenin zindanlarında acıtıcı bir soğuk hâkimdi.

Londra Kulesi. Çoğu zaman asilzadeleri, kimi zaman halkı geçirmiş kapısından. Satranç tahtasının orta kareleri olmuş, kazananı belirlemiş kanlı iç savaşlarda. Kule, taç ve saltanatın demir yumruğu, hem de kâbuslarda inşa edilen bir hapishane – kralın, yüksek rütbeli düşmanları için hazırlattığı özel bir misafirhane.

Öğlen vaktiydi, ne var ki buraya bir damla bile güneş ışığı vurmuyordu.

Yerler ve duvarlar taştan yapılmıştı, hücrelerin kapısı ise demirden. Hücreler tek kişilikti, ayağa ancak kalkılabilecek kadar alçak tavanlı ve uzanıp yatılınca ayaklar duvara değecek kadar dardı. Köşede tuvalet için ayrı bir bölme vardı, fakat çeşme bulunmuyordu.

Elinde bir sığırın kuyruğunu andıran kırbaç ve içinde bitmeyen bir hiddetle yürüyen iri yapılı gardiyanın önünü görmesini sağlayan tek kaynak, her iki kapı arasına konmuş meşalelerdi.

Çıplaktı ayakları gardiyanın. Soğuk zemin, her adımında rahatlatıcı bir serinlik veriyordu insana. Varmak istediği kapının önünde durdu zindancı. Sol elindeki su dolu matarayı biraz daha sıktı ve sağ elindeki kırbacı diğer elinin parmaklarına sıkıştırarak boş yer olmayan deri kemerinde anahtarı aradı.

Eski kilit takırdayarak açıldı. İçeride diz çökmüş bir adam görünüyordu. Kıyafetleri yeni, fakat parçalanmıştı. Parmakları yerdeydi. Ne yaptığına dikkatlice baktı gardiyan, birkaç dakika sonra anlayabildi. Yerin kirini kullanarak yazı yazıyordu genç mahkûm.

Aklı başından giden zindancı, matarayı attı bir kenara. Saçından yakaladı mahkûmu. “Sana… Buraya… Yazı… Yazılmayacak… Demedim mi?”

Her kelimesinde başını bir kez duvara çarpıyordu.

“Dur, ne olur!” dedi can havliyle mahkûm. Gardiyan onu bıraktığında burnundan kan sızıyordu. Konuşabilecek gücü topladığında “Ben sadece insanımızın refahı için gerekeni yapıyorum.” dedi, “Fikirlerimden de dönmeyeceğim.”

“Aferin sana.” Gardiyan alaylı konuşuyordu. “Hele şu mahkeme bir geçsin de, göreceğiz. Bakalım çöpçünün kızında…” – söylediği, zanlının omurgasını kırmakla meşhur yuvarlak bir işkence aletiydi – “… inlerken de bu kararlılığın olacak mı üzerinde tatlı çocuk? Ah, yetkim olsa, ah! Ellerim kaşınıyor resmen!”

Gardiyan, bütün suyu yerlere saçılmış olan matarayı mahkûmun önüne attı.

“Bay John Joseph Daisy, hazır ol. İki saat sonra mahkemen var.”

Açılmasıyla içeriye meşalenin ışıklarından zayıf bir huzme bırakan kapı, ağır ağır kapanarak içeriyi yeniden karanlığa teslim etti.

“Tanrım…” diye mırıldandı Joseph. Yerdeki matarayı alıp içinde kalmış olan birkaç damlayla ıslattı kupkuru dudaklarını. “Biliyorsun tanrım…” dedi. “Biliyorsun.”

Mahkeme saatine kadar dilinden çıkan tek cümle bu oldu.

Hınca hınç dolmuştu çevre. Fakir Londra halkı, tek eğlencesi olan toplumsal olaylardan birini daha izlemek üzere toplanmıştı, duruşmayı gören yerlere. “Vay be…” fısıltıları dolaşıyordu, “Doktora bak sen!” Daha bir hafta önce hayranlıktan tüylerinin diken diken olduğu biricik hekimleri, artık nazarlarında küçümsenecek haldeydi. Çoğunluk, iyi bir yol arkadaşı değildi, bağlayıcı bir şuurdan yoksunsa eğer.Kayan bir yıldız, güneşsiz göğün karanlığını ne kadar bölebilirse bilinçsiz kitlelerin sevgisi de bireye o kadar çare olurdu.

İyi insanlar tarafından çok sevilen, hatta aziz sayılıp sayılmaması tartışılan Doktor John Joseph Daisy, tam sekiz gün önce “Ölümsüzlük” adında bir makale yayınlamıştı. Kralın ve kilisenin beğenmediği savlar içeren bu yazı, doktoru bir gecede aziz mertebesinden dinsizlikle yargılanan bir sapkın durumuna düşürmeye yetmişti bile. Yedi gündür sıcacık evinden uzakta, dar bir hücrede mahkemeyi beklemekteydi Joseph. Soğuktan, pislikten ve rutubetten dolayı halsizdi ve bolca öksürmeye başlamıştı – daha hiçbir zorlama yapılmadığı halde hem de! Eğer bu genç adam birazdan, hâkimin önünde İngiltere’nin kutsanmış krallığını yıkmaya çalıştığını itiraf edip, yazdığı her şeyden vazgeçtiğini beyanla özür dilemezse, hapse yeniden atılacak ve suçunu itiraf edene kadar hiç kimsenin adını bile duymaması gereken işkencelere uğratılacaktı.

Kalabalığın içinde dağınık sarı saçları pişmaniyeye benzeyen genç bir kadın, kucağındaki oğlan çocuğunu daha sıkı tuttu. Hem birazdan cereyan edecek mahkemeyi görebileceği, hem de insanların dikkatini fazla çekmeyeceği uygun bir yer aradı. Bu genç kadın, Sarah Daisy, Londra’nın soylulardan sonra en tanınmış kadınlarından biriydi. Okuma yazma bilen yüz kişiden biri olmasıyla, zenginlik ve cömertliği aynı anda taşımasıyla ve en önemlisi, ülkenin en önemli doktorlarından biri olan John Joseph Daisy’nin eşi olmasıyla adı biraz hayranlık, biraz kıskançlıkla telaffuz edilirdi. Henüz yirmi iki yaşında olan Sarah, beş yıllık evliliğinin on sekizinci ayında bir erkek evlat sahibi olmuştu.

Duvar kenarına geçip Orson’a biraz daha sarıldı Sarah, diğer insanların “Vah zavallı, düştükleri hale bak,” diye haykıran, acıyan bakışlarını görmemek için. Hâkimin, din adamlarının, sorgu heyetinin kürsüleri kurulurken daldı kaldı.

Gün batımına yaklaşırken okşuyordu rüzgâr saç tellerini. Her okşadığında biraz daha eksik hissediyordu Sarah kendini. Alışık değildi saçlarının dağınık, kirli durmasına. Joseph’in evlendikleri ilk günden itibaren eşini “Yasemin…” diye sevip, kaynattığı yasemin çiçekleriyle saçlarını yıkamasını özlüyordu. Ardından her ilmeği tek tek öperek örmesini, öylece beraber girmelerini sabaha…

Bütün insanlar için “Bayan Daisy” ya da “Bayan Sarah”yken, Joseph’in yanında ak yaseminlere dönerdi adeta. Ne zaman “Yaseminim…” diye güzel kokularla yıkansa yüreği, o da biricik kocasına “Papatyam…” diye seslenirdi.

Evlerinin kapısında “Daisy House” Daisy Ailesinin Evi yerine “The Daisy Field” Papatya Tarlası yazılıydı. Her gün bu kapının arkasında, bir çiçek bahçesi mutluluğunu yaşarlardı.

“Ah papatya…” diye mırıldandı bir kez daha. Biraz sonra, bütün bu halkanın tam ortasında, hâkime masumluğunu kanıtlamaya çalışırken elini tutabilmeyi ne kadar da çok isterdi!

Mübaşirin gür sesi, uğultuyu karahindiba çiçeği gibi dağıttı:

“Susun! Mahkeme başlamak üzere!”

Gong sesi çalındı. Sarah bulunduğu köşeye iyice sinerken, halk, olan biteni daha iyi görebilmek için itişip kakışarak kendilerine yer açtı.

Kulenin tenha yerlerini gözetleyen, demir geçidin iç tarafında tek başına bekleyen bir nöbetçi, büyük kalabalıktan birinin bu tarafa geldiğini görünce gözlerini kıstı. Üzerindeki uzun elbiseyi gördü önce. Siyah, parlak ve yaka kısımları kürklü elbise… Endişelendi. Yargı kurulundan birinin burada ne işi vardı?

“Bayım,” dedi yüzüne gölge vuran adamın önüne geçerek. Makam sahibi birinin karşısına çıkmanın çekingenliği dalgalanıyordu yüzünde. “İçeriye geçemezsiniz. Duruşma başlıyor, hazır olmanız gerekiyor.”

Heyet üyesinin yüz hatlarına kızgınlığın izleri vurmadı. “Biliyorum,” dedi adam, sakindi; kalın ama ahenkli bir sesi vardı. Göğsünde, dolgun gümüş bir zincirin ucunda asılı büyük haçı uzattı. “Çok uzun sürmez. En adil kararı verebilmek için Tanrı’ya dua etmek istiyorum.” Mutmain olan asker, çekilerek yok verdi. Aza, uzun pelerinini sürüyerek uzaklaştı, karanlığa karıştı.

Hiçbir âdemoğlunun en küçük bir harekete dahi şahit olamayacağı bir kuytuya gelince, bitirdi uzun yürüyüşünü. Önce haçlı kolyeyi, sonra da pelerinini çıkarıp attı. Yaslandı gerisindeki eski duvarlara, soluklandı. İç cebinden bir ayna çıkararak yüzünü inceledi. Tehlikeliydi. “Mor gözleri buralarda hoş görmezler.” dedi, kendisine öğüt veriyormuş gibi.

Tek bir yere odakladı tüm düşüncelerini, yumdu gözlerini. Birkaç kez, “Menni nomen sakrifin, mutare menum statim.” diye mırıldandı, sayıklıyordu sanki. Adım feda edilen, değiştir beni hemen. Latinceye benziyordu, ancak Latince değildi.

Kürelerinin önündeki perdeleri yeniden açtığında adam, aynada değişimini gördü. Bir parça esmerleşen tenini, cam mavisi gözlerini… Memnuniyetle kıvrıldı dudakları. Belki doğal durmuyordu ama hiç yoktan iyiydi.

Tamamdı tamamlanması gereken, artık oyalanmamak lazımdı. Pelerinini ve kolyesini yeniden üzerine geçiren heyet üyesi, mahkemedeki yerini almak için saklandığı yerden ayrıldı.

Tam iki buçuk saat boyunca sessiz kalan zindan, gardiyanın sesiyle yeniden inledi:

“Doktor!”

Joseph beklemediği sesten dolayı irkildi. Hücre kapısı açılırken sürpriz bir ışıkla kamaşan gözlerini kıstı. Gardiyan bir elinde meşaleyle girmişti hücreye.

Sertti yumuşaklık nedir bilmeyen sesi ama önceki tehditkâr tavrından eser kalmamıştı. “Ahaliye kötü görünmek istemezsin. Sana yeni kıyafetler ve bolca su getirmem emredildi.” Elindeki kumaşları Joseph’in önüne atan gardiyan, meşaleyi de kapının kenarına taktı, böylece hücrenin içi yeteri kadar aydınlandı. “Birazını iç, birazıyla da yüzünü yıkayıp saçlarını düzelt. Yarım saat içinde askerler seni alana götürmek için buraya gelecek.” Su dolu kovayı özenle içeri taşıdıktan sonra kapıyı yarım kapatarak gitti. O kadar hızlı olmuştu ki, Joseph teşekkür edememişti bile.

İlk işi rahat su içilsin diye kovanın içine konmuş tası bir kenara koyup, kovayı direkt başına dikmek oldu. Yanan içini bir nebze serinlettikten sonra koluyla ağzını sildi. Belki de, diye düşündü, biraz önce hayatındaki en lezzetli suyu içmişti.

Hemen ardından bir daha dikti bütün kovayı. Bu sefer indirmedi, ta ki midesinin sonuna kadar dolduğunu hissedene dek. Artık dayanamayacağı noktaya gelince bıraktı. Bilinçsizce gülümsüyordu.

Kovanın dibinde kalan bir tas suyu başından aşağıya boşaltıp yüzünü sıvazladı. Kendine gelmişti.

Kıyafetlerini değiştirdi, saçlarını düzeltti. Ayağa kalkıp, dik durma provası yaptı. En çok, ailesini düşününce sızlıyordu burnunun direği. Seyircilere kesinlikle bakmamaya karar verdi, çünkü Sarah ve Orson’u görürse, biliyordu, dayanamazdı.

Ritmik ayak sesleri, vaktin geldiğini hatırlattı doktora. Joseph, hazırlandı, son bir kez üstünü başını inceledi ve askerleri bekledi.

Hücreye üçüncü olarak girenler, iki tane şövalye oldu. Rütbeleri düşük eşlikçilerdi bunlar, elçileri kral huzuruna çıkarmak ya da mahkûmları mahkemeye götürmek gibi küçük görevleri vardı. Joseph’in bilekleri kelepçelenmedi, sıkıca tutulmadı kolları. Sadece askerlerden biri, mızrağın ucuyla gidecekleri yönü gösterdi.

Görevliler tarafından iyi davranılmasının, beraat etme ihtimaline işaret edip etmediğini düşündü doktor. Belki de anlatabilirdi, “Ölümsüzlük Teorisi”nin dini öğretilere hiçbir şekilde aykırı olmadığını. “Eğer yeterince anlatabilirsem…” diye düşündü, “Teorinin uygulanması için gerekli ödeneği bile alabilirim. Yeter ki iyi konuş Joshy, iyi konuş…”

Güneşe çıkmadan önce gözlerini kapattı. Yüzlerce insanın meraklı bakışlarını hissedebiliyordu, sarsılan güvenleri, dolaşan fısıltıları… “Bütün şüpheleri yok etmek için sadece bir fırsatım var,” diye mırıldandı kendi kendine.

Hava sıcaktı. Soğuk havadan bir anda sıcağa çıkmak, Joseph’i terletti. Narçiçeği tuniği güneşin altında parlıyor, çizmeleri yerden toz kaldırıyordu. Beraberce sanık sandalyesine kadar yürüdüler. Bu sırada insanlardan öyle bir ses çıktı ki görevlilerden biri izlemeye gelenleri ikinci kez susturmak zorunda kaldı.

Yargıç, başlarken mahkemeye, yargıladığının gözlerinin tam içine baktı.

“Bay Daisy… Dört Haziran günü öğleden sonra saat beşte, Bilim Dergisi’ne bir makale göndermişsiniz. Makalede, insan vücudunun hastalığa ve ölüme mecbur olmadığını, doğru beslenme ve uygun tedavilerle ortalama ömrün yüzlerce yıla çıkarılabileceğini iddia ediyorsunuz. Oysa İncil’de açık bir şekilde insanın ölüme mahkûm olduğu yazılıdır. Uzun ömürlülük isteği, şeytanlaşmak ve Tanrı’ya karşı gelmektir. Söz sizin.”

“Adaletin tesisçisi Hâkim Bey’e ve bütün Londra halkına saygılarımı sunarım,” diyerek söze başladı Joseph. “Dedikleriniz doğrudur. Beslenme tarzı ve tedavilerin düzenlenerek yaşam kalitesinin artırılıp, yaşam süresinin üç dört katına çıkarılabileceğini, hastalık sebebiyle kaynaklanan ölümlerin tamamen kaldırılabileceğini söylüyorum.

Diyorum ki, daha sağlıklı ve temiz sokaklarda yaşayabiliriz. Ülkemiz gönence kavuşabilir. Sokaklarımız veba salgınından kırılmayabilir. Torunlarımızla ve belki onların torunlarıyla da neşe içinde vakit geçirebiliriz. Sayrılığın soğuk yüzü, bu kutlu yerin bütün hanelerini terk edebilir. Yeter ki gayret edelim!

Bu kesinlikle Tanrı’nın kanunlarına aykırılık teşkil etmemektedir.

Bir düşünün… Eğer Tanrı bizim elimizden geldiğince uzun yaşamamızı istemeseydi, niçin vücudumuzu, yaşamı koruyacak reflekslerle kapladı? Güzelliklere dalmamızı istemeseydi, neden doğalın en doğalı olan meyve ve çiçekleri rengârenk yarattı?

Yaşam bizim aslımızdır, benim isteğim ise iyi yaşamak.

Bugün şeytanın yardımcısı olduğumu iddia ediyorsunuz. Oysaki hastalıkların bizim sabrımızı ve gücümüzü artırmak için gönderildiğini vaazlarınızdan öğrendim.

Mücadele etmediğimiz zorluk nasıl gücümüzü artırabilir ki?

Gerçek sabır, durup öylece beklemek değildir. Gerçek sabır, şikâyetle meşgul olmayıp, belanın giderilmesi için üzerimize düşeni yapmaktır. Benim kuramım da, Tanrı’nın ve insanlığın amacını gerçekleştirecektir.”

Joseph sözü bittikten sonra önüne bakıp kuruyan dudaklarını yaladı. Kekelemediği için mutluydu.

Hâkim, yardımcılarıyla istişare ediyor, arada mendille alnını siliyordu. Birkaç dakika hararetle tartıştıktan sonra uğultuları susturan hâkim, doktora yöneldi.

“Bugüne kadar birçok aziz hastalıkla sınanmıştır.” dedi. “Birçoğu dualara sığınmış, tedaviyi reddederek sabretmiştir, hatta bu yüzden ölenler bile olmuştur. Sabır fazilettir, fakat siz insanları faziletten alıkoyarak dünyeviliğe yönlendiriyorsunuz.”

Joseph bir an hiç konuşamayacağını sandı ancak tek bir cümle, şelale gibi taştı dudaklarından: “Eğer azizler tedavi olup hastalıktan kurtulsaydı da şu an aramızda olsalardı dinimiz açısından daha iyi olmaz mıydı? Tanrı da bunu istemez miydi?”

Durgun suya düşen taş etkisi yaratan bu cümle, bir an herkesi sessizliğe boğdu. Sonra tribünlerden ıslıklı bir alkış yükseldi.

Söylenecek bir şey kalmamıştı artık. Halk, Joseph’in haklılığına ikna olmuştu.

Heyet ayağa kalktı. Hâkim, yardımcılarıyla bakıştı fakat bu sefer kimse konuşmadı.

Doktor, kendisini destekleyen çığlıklardan ürktü. Kendine verdiği sözden cayan gözleri, güç bulabilmek için yaseminini ve can parçasını aradı seyirciler arasında. Bulamayınca yine önüne döndü.

“Karar!”

Yükselen sesler bir anda söndü. Joseph de dâhil olmak üzere bütün oturanlar ayağa kalktı. Yüzünün ekşimesini bastırmaya çalıştı doktor, sanki midesine kurtlar doluşmuş gibi hissediyordu.

Kuramının haklılığından ve gerekliliğinden ne kadar eminse, mahkemeden mutlu bir sonla çıkamayacağına dair kötü öngörüleri o kadar büküyordu belini. Kötü bir kararı kabullenebilirdi ama düşüncenin sisinde belirip kaybolan öngörüler, bikarar şekilde beklemek, ah beklemek… Utanmasa yere yatıp çocuklar gibi ağlayacaktı.

“Karar…” diye tekrarladı hâkim bir kez daha, “Kuramınız bir daha incelenecek ve nihai karar sonraki celseye bırakılacak. Bu süre zarfında…”

Sarah ile Joseph, mahkeme meydanı olarak kullanılan kale avlusunun en iç ve en dış taraflarında, önceden sözleşmiş gibi göz göze geldiler.

“… davanın toplum sükunetini tehlikeye atmasından ötürü Bay Daisy’nin tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.”

Eşlikçi askerler, bu sefer ellerinde kelepçelerle gelirken Joseph sessizce içini çekti. Yeniden tutuklanmayı bekliyordu zaten. Bugüne kadar hangi düşünce suçlusu ikna edebilmişti ki yargıçları? Gücün konuştuğu yerde akıl neye yarardı?

Herkes dağılırken, Joseph’in adı çeperlerde yankılandı. Sarah, kucağında oğluyla yuvarlanan bir taş gibi içeriye koşarken, krem rengi fistanı rüzgârda uçuşuyordu.

“Seni götüremezler papatyam! Hakları yok buna!” Askerlere döndü: “Duydunuz mu, hakkınız yok!”

“Çiçeğim işleri zorlaştırma, lütfen. Bak, suçlanmadım. Bir ay sonra ikinci celse görülecek. Serbest kalacağım.” Elini sıkı sıkı tuttu. “Oğlumuza iyi bak.” Joseph usulca bırakırken elini, Sarah’ın yüreğine uçurumdan düşen birinin boşluğu düştü. Giderken ardından bakamadı bile.

Meydan gece uyanık kalanların yalnızlığı kadar boşalınca, “Gidiyoruz Orson,” deyip tuttu oğlunun elinden. Evlerine dönmek için arkasını dönünce ödü patladı.

Cüppesinden yargıda söz sahibi bir mevkide olduğu anlaşılan bir adam sessizce tam yanlarına gelmişti. Yüzündeki sinsi gülümsemeyi, nerede olursa olsun ya da aradan ne kadar yıl geçerse geçsin tanırdı Sarah.

“Eagle… Bu sensin.” Bir zaman bakışlarını boşluğa savurduktan sonra yeniden adama döndü.

“Burada ne işin var senin? Bir de… Bir de kuruldan biri olarak mahkemeye kabul edilmişsin! Ama sen… Nasıl?”

En az güneşli günlerin bulutları kadar beyaz bir sayfa açarak gelinliğinin arkasında bıraktığı geçmişi, kirli kâbuslar gibi dikilmişti karşısına.

“Sen yakalattın kocamı değil mi, söyle!” Bu sırada işaret parmağıyla adamın göğsünü dürtüyordu. Eagle isimli adam hâlâ hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu, maviliğine mor bir duman karışırken.

“Hiç değişmemişsin doğrusu. Sahte ad kullanıp gerçek ismini kocana sevgi sözcüğü olarak söyletmek gerçekten akıllıca. Ben de seni seneler sonra gördüğüme memnun oldum çocukluk arkadaşım Jasmine Llyin.”

Okuduğunuz için teşekkür ederim! Kitabı satın alabileceğiniz yerler için şuradan bakabilirsiniz.

YEDİNCİ MUM – Yedi Mum Serisi #1 – Ön Okuma

Hoş geldiniz! Bu ön okumada Yedinci Mum‘un ilk bölümü bulunmaktadır. Bu kitap, Yedi Mum Serisi’nin bir parçası olup yayın hakları Nar Ağacı Yayınları‘ndadır.

Her yirmi dört saatlik döngüde olduğu gibi, o sabah da yemek odası açık sarı ışıkla aydınlatılmıştı. Gün ışığı taklidi. Sirkadiyen ritme uyum sağlayan vücudun dinç bir şekilde yeni güne hazır olabilmesi için gerekliydi. Duvarları gündoğumu temasına uyum sağlayan odanın ortasında, yuvarlak masanın çevresini saran halka şeklindeki koltukta iki beden vardı: bir insan ve bir insansı robot.

İnsan henüz on altı yaşındaydı, cinsiyeti kadındı, koyu renk küt saçları ve iri, ela gözleri vardı. Dirseği masadaydı, eli yanağını kavrıyordu ve bir yandan da besin değerleri dengeli olarak ayarlanmış kahvaltısıyla oynuyordu. Tek lokmayı daha boğazından geçirmeyecekti, çünkü aç hissetmiyordu. Saydam bir ekran üzerinde sayfalarını dokunarak çevirdiği ve dün, uyku saati yüzünden yarım kalan sürükleyici kitaba dönmek istiyor ama bunun mümkün olmayacağını biliyordu.

Günlük durağan bir programı vardı. Her sabah aynı saatte uyanır, duş ve kahvaltının ardından öğlene dek ders alırdı. Astronomi, matematik, biyoloji, dil… Öğleden sonra serbest araştırma vakti gelip çatar, akşamları ise oyun ve dinlenceyle geçerdi. Her döngüde aynı saatte yatar ve bir diğer günün başlamasını beklerdi. İlk nefesini aldığından beri geçen on altı yılın tamamı yaşına uygun benzer düzenler içerisinde geçmişti.

Alnına dökülen saç parçalarının arasından yanında duran varlığı yarım yamalak seçiyordu. Suyla, adı buydu, bir robot. Sarışın, uzun boylu, kendisi gibi bir genç kız görünümlü ve son derece insansı duran bir robot. “Gitmek istiyorum.” derken izin alamayacağını biliyordu, çünkü kahvaltıyı erken bitirirse günün rutini bozulurdu. İstasyonun düzenini sağlamakla görevli olan bu robot, tersine asla ikna olmazdı.

İnsan bu duruma isyan etmezdi, çünkü Suyla her zaman bir alternatif bulurdu. Tahmin ettiği gibi oldu. “Sana kitabı okuyabilirim.” dedi cihazın canlı sesi. “Kahvaltına devam ederken beni dinleyebilirsin.” Tabağını karıştırmaya devam eden genç kız, onayladığını başını hafifçe sallayarak belirtti. Havada beyaz gölgeli harfler sinekler gibi dolaştı ve zaten duman gibi hafiflemiş olan dikkatini iyice dağıttı.

Kediler yarasa yer mi? Kediler yarasa yer mi?” dedi tiyatral bir şekilde tonunu değiştirdiği sesiyle, robot. “Ara sıra da ‘Yarasa kedi yer mi?’ diyordu. Hoş, zaten ikisine de yanıt veremedikten sonra, hangi biçimde sorarsa sorsun, ne zararı vardı?”

Çatal tabağın üzerinde durmuş ve dinleyen insanın gözleri sabitlenmişti. “Doğru.” dedi fısıldar gibi.

“Uyuklamaya başladığını duyumsadı, hatta düş de görüyordu, düşünde Dinah ile el ele yürüyor, ona ciddi ciddi, ‘Dinah, şunun doğrusunu söyle, sen hiç yarasa yedin mi?’ diye soruyordu. Ansızın bir gürültü oldu.”

Kitabın son cümlesi yaşadığı uzay istasyonunu dolduran yıkıcı gürültünün üzerine bindi. Göğsünün sol tarafına avucunu koyarak sakinleşmeye çalışan insan başını kaldırdı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Robotun adını haykırmak üzere yükselen sesi boğazına tıkandı. Başı geriye düşmüş olan Suyla’nın rengi artık insanlara özgü olan açık turuncumsu renk değildi, griydi; kahverengi göz bebeklerinin olması gereken yerde ise ölü beyaz vardı.

Sarsıntı her şeyi deviriyordu. İçerideki ışıklar bir bir sönüyordu. Okuduğu kitap, Alice Harikalar Diyarında, bir kez daha yarım kalıyordu. Tıpkı yaşamı gibi… Çatal gerilen elinden yere düşerken dizlerinin, iradesinden bağımsız bir şekilde düzleştiğini duyumsuyordu. Kulak zarları giderek yükselen bir çınlamadan başkasını beynine iletmiyor ve dış sesler bu girdaba kapılıp kayboluyordu.

Buradasın, diye düşündü. Yıldız tozlarının hücrelerini oluşturduğu yerde.

İstasyon baskına uğramıştı. Samanyolu’ndan beş yıl önce Cüce Yılan Gökadası’na doğru yola çıkmış olan askeri bölük -içlerinde yalnızca iki insan vardı- Bilye adındaki kara deliğin yörüngesinde dönen bu merkeze girmişti. İnsanlardan rütbesi üstün olan otomatik cihazları takip ediyor; diğeri ise kızın tutulduğu yere, bilerek gölgede bırakılmış köşeye bakıyordu.

Yapıtaşı hücrelerinin birbirine tutunduğu yerde. Zigotunun mekanik bir düzeneğe düşüp bölündüğü yerde.

“Komutanım.” diye sordu göz küresinin yönünü değiştirmeyen ast. “Hedef o mu?” Yutkunurken daralmış boğazından dolayı zorlandı. Duraksamadan verilmiş “Ta kendisi.” yanıtını aldığında kişisel hislerini askerlikten ayırmanın yolunu arıyordu. Bulunç ile buyruk ilk kez bu derece çatışıyordu.

Tek başına bir kara delik istasyonunda, doğduğun yerde, boğazında tüplerle.

Komutan, istasyonun beyninden alınmakta olan verileri inceledi. Kaşlarını kaldırdı ve kanaati netleşerek son halini aldı.

Bir yoktoişlemcinin annelik yaptığı yerde. Yokto, on üzeri eksi yirmi dört demekti. Biri milyona böl, o parçayı da milyona böl, yine milyona böl ve bir kez daha milyona böl. Tekrarlama ünitesinin konuşmayı, yapay kolların yürümeyi öğrettiği yerde.

Genç kız yemek masasından kaldırılıp yürütülmüş ve ardından ona loş bir köşede diz çöktürülmüştü. Başı eğdirilmiş, elleri -ip ya da kelepçe benzeri bir fiziksel araç kullanmadan, yalnızca ilgili sinir hücrelerinin engellenmesi yoluyla- arkasına sabitlenmişti. Duyma yetisi kapatılmış olsa da istilacı makinelerin her yere girip çıktığını anlayabiliyordu. Hâlâ hareket edebilen gözleriyle etrafını tarıyor, dizindeki siyah kumaş ve açık renkli zemin haricinde bir görüntü seçmeye çalışıyordu. Önüne düşmüş kâkülleri yüzünü terletiyor; geniş gözlüğü, içinde sarı bir ünlem olan kırmızı bir üçgeni gözünün akında parlatıp duruyordu.“Acil durum! Acil durum! Acil durum!”

Bilye’nin yörüngesinde dönen istasyonun tek yerleşimcisi ne kadar zamandır böyle iki büklüm olduğunu bilmiyordu, büyük bir gürültü yukarıda koptu kopalı Sezyum izotopları kaç kez titreşmişti, bilmiyordu.

Zamanın adını koyan insan, bütün duyularını kullanarak olan biteni öğrenmeye gayret ederken karnından bacaklarına yayılan yakıcı ve delici hissin adını koyamıyordu. Korku mu? Hayır. Heyecan mı, belki; ama tam olarak değil. Yaklaşan askerin gölgesi durduğu yere düşerken, yaşadığı duyguya isim vermeyi başardı.

Gerçeklik.

Bütün hayatı korunaklı bir fanusta geçmişti. İstediği filmin içine girebilir, istediği kitaba dokunabilir, küçük cam pencereden hareketli küçük ışıklarla dolu olan dış uzayı seyredebilir ya da zeki bilgisayarlarla eğlenceli oyunlar oynayabilirdi. Onun için olanaksız olan tek bir şey vardı: Gerçeklik, gerçeği yaşamak.

Gözlüğü çıkarıp bir kenara atan asker küt saçlarını kavrayıp başını havaya kaldırdığında, saç diplerindeki acı ona bildiği her şeyi unutturdu. Önündeki parlak duvarda değişen yansımaları seyretti bir süre. Dizleri yine iradesine aykırı olarak düzleşirken, gördüğü figürlerden yakın geleceğini okumaya çalıştı. Beceremedi.

Bir koridora doğru yürütülüyordu. Nicedir gördüğü duvarlar artık tanıdık değildi. Kapanmıştı ona gülümseyen ekranlar, sönmüştü yolunu aydınlatan renkli ışıklar. Aktif olmayan kulağına hiçbir gürültü erişmiyordu ama işgalci ufak makinelerin kalabalığı bakışlarına doluşuyordu.

Saçındaki hoyrat el, bedenini bir yöne sürmeye devam ediyordu. Girdikleri yolu görünce ilk kez korktu ve beyninden gelen emirlere karşı gelerek geri dönmeye uğraştı.

“Lütfen…” Serbest ses telleri incelerek yalvardı. “Lütfen, anlaşabiliriz, oraya beni götürmeyin lütfen.”

Işık hızının onda biri kadar bir hızla dönen bu istasyonda teknik bölgeye girerse neler olacağını biliyordu. Direnmeye çalışırken, sesi burnuna dayanan bir oksijen maskesiyle kesildi. Olağan zamanlarda kilitli olan kırmızı kapı açıldı. Bir anda azalan basınç az kalsın ciğerlerini vakumlayacaktı.

Derin nefesler alırken, maskenin altında inlemeye devam ediyordu.

“Lütfen…”

İnsani bir refleksle çıkan gözyaşları kirpiklerine dokunamadan buharlaşarak havaya karışıyordu. Esir kız teknik bölgeyi göremiyordu çünkü gözleri kurumasın diye kapatmak zorunda kalmıştı. Yokuş aşağı indirilirken adımları zorlaşıyor, yavaşlıyordu. Çünkü ayaklarından aşağı çeken kuvvet gittikçe artıyordu.

Dayanamayacağı noktaya geldiğinde asker nihayet saçını bıraktı ve kız kendini dizleriyle elleri üzerine attı.

Uğultular duymaya başladığında, kulaklarının yeniden aktifleştirildiğini anladı. Duyma yetisi ona geri verilmişti. Gözlerini çok az araladığında kendisini huni şeklindeki odanın ortasında, yerdeki kapağın başucunda buldu. Yuvarlak şekilli kapağın dış hattında yazılı tek sayı ve dört kelime, birbiri ardından tekrarlanıyordu.

“… Olay Ufku – 73000 km sonra Olay Ufku – 73000 km sonra…”

Onu bekleyen gerçeklikten kaçabilecekmiş gibi gözlerini kapattı. Artık “bağlı” değildi ama parmağını oynatmakta bile zorlanırken onlara direnemez, ellerinden kaçamazdı. Sahi, istasyonun kara deliğe en yakın noktasında, çekim kuvvetinin azamiye çıktığı bu yerde, yanı başındaki asker ayakta durmayı nasıl başarıyordu?

Olay ufku, diye düşündü. Işığın ve maddenin bir kara deliğin çekiminden kaçabileceği son nokta. Bilinen fizik yasalarının geçerli olduğu son sınır. Eğer tahmin ettiği son başına gelirse henüz bu ufka varamadan vücudunun parçalanacağı kesin.

“On altı yaşındayım.” dedi kendine. “Bilye’nin yörüngesinde ölümü bekliyorum.”

Varlığını bildi bileli burada yaşamıştı. Bir kara deliğin etrafında dönen ve enerjisini de ondan alan bir tür uzay aracında. Astronomi dersinde ona uzayın haritası gösterilmişti. O dersten aklında en çok, evrenin sınırları aşan büyüklüğü kalmıştı. Siyahlığın içinde bir dolu ışık, karanlık gecedeki ateş böcekleri gibi; bu, gözlemlenebilir evrenin bir temsiliydi. O ışıkların her biri, birer süperkümeydi. Yaklaşıldığında ise tek bir süperkümenin, onlarca gökada kümesinden oluştuğu görülüyordu. Her bir gökada kümesi, onlarca gökada içeriyordu. Gökadalar ise milyarlarca yıldız…

Nerede yaşadığını biliyordu. Bilye’nin nerede olduğunu biliyordu. Var oluşunun tüm safhalarında içinde olduğu istasyon, Başak Süperkümesi’nde, Yerel Grup kümesinin dış kısımlarında, Cüce Yılan gökadasında yer alıyordu.

“İnsanların büyük çoğunluğu Samanyolu Gökadası’nda yaşar.” demişti eğitmeni, “Neredeyse bir o kadar nüfus da Andromeda ve Üçgen’e yayılmıştır ki bunlar Yerel Grup’un diğer en büyük gökadalarıdır. Diğer yakın gökadalarda yaygın yerleşim henüz yok, fakat çalışmalar sürüyor. Bilye İstasyonu ise insanlık tarihinin en uzak üssü olarak tarihe geçti, çünkü Cüce Yılan kadar dış bölgedeki bir gökadaya henüz başka seyahat gerçekleşmedi.”

Bu bilgiden dolayı hep gurur duyardı. Yirmi yaşına kadar burada yaşayacağı söylenmişti, sonra da Üçgen Gökadası’na gidecek ve orada, Miranda-Balay adında bir çift yıldız sistemine taşınacaktı. Bu yıldız sisteminin özel gelenekleri ve yaşantısı hakkında eğitim alacaktı, şimdilik pek bir şey bilmiyor, sadece dillerini konuşabiliyordu. Yaşamında yeni evreye geçmesine daha dört yıl varken, işte olanlar oluyordu.

Kapak açılmaya başlayınca bir çığlık kopardı. Teknik bölgedeki hava açılan delikten dışarıya yöneldiği için çıkan rüzgâr, onu kara deliğe doğru sürüklüyordu. Can havliyle askerin bacağına sarıldı, ses telleri bağırmaktan acımıştı. Asker biraz sendelese de yerinde durmayı başardı.Uzaklardan bir bağırış duyuldu.

“Görevini yap!”

“HAYIR!”

Askerin üniformasından tutarak yukarı tırmandı. Beline bir kemer gibi sımsıkı dolanarak kendini sabitledi. Beyazın ve kırmızının cirit attığı yüzünde ten renginden eser yoktu. Hırıltıyla karışık haykırışları, oksijen maskesinin altından bile net bir şekilde duyulabiliyordu.

Atma emri bir kez daha yüksek sesle tekrarlandı.Koltuk altlarından tutulduğunu hisseden insancağız biraz önceki hareketinin aksine çırpınmaya başladı, askerin belinde kemer yaptığı kollarını da çözmemişti. Arkasından bir halatla desteklenen asker kapağa yaklaştıkça, kızın bağırışı daha da yükseliyordu.

“BIRAK! BIRAK!”

Rüzgâr şiddetleniyordu. Çok olmayan bir zamanda teknik bölmedeki tüm hava tükenecekti.

Asker boşluğa biraz daha yaklaştı. Düşmeye bir adım kala esirin beyninde bir yerlerde bir sigorta attı. Kız yoruluverdi. Çığlık atmayı ya da debelenmeyi bıraktı. Derin bir nefes alıp tek eliyle oksijen maskesini çıkardı ve aşağı attı. Düşerken seyretti onu; bu, eceline bir hazırlıktı. Nefesini tuttu, başını kaldırdı ve gözlerini açtı. Kendisini tutan askerin siyah kaskına baktı. Komutanın askeri acele etmesi için azarlaması duyulurken gördüğü manzara, kasktaki yansımaydı.

Gözlerine bir miras bırakmak istedi, gülümsedi. Gözlerindeki acı onları hemen kapatmaya zorluyordu, bunu yaptı. Bir eli boştaydı, diğer elini de bıraktı. Omuzlarının boşlukta kalacağını biliyordu, sonra düşme hissinin her yanını saracağını, sonra da atomlarına ayrılacağını.

Yok olacağını.

En azından bedeninin.

Ne var ki hızla kara deliğe çekilmeye başladığında onu tutan el, omzundan kaybolmadı. Aksine onu daha da sardı ve omzuna dokundu.

Hava etrafından tam olarak akıp gitmeden önce gözlerini bir kez daha açıp kapattı ve askerin de onunla birlikte atladığını gördü.

Akciğer kasları gevşedi, verdiği son nefes uzaya karıştı.

Artık geri alamayacaktı.

Bilincini kaybetmeden önce son algıladığı, kolların giderek gevşeyip onu boşluğa bırakmasıydı.

Kitabın temin edilebileceği adresler ileride eklenecektir. Okuduğunuz için teşekkürler!

“Yedinci Mum” ile İlgili Gelişmeler

Yedi Mum Serisi’nin ilk kitabı ne zaman çıkıyor? Kesin bir tarih veremem fakat az kaldığını söyleyebilirim. Kitabın okumaları bitti, kapak ve arka kapak yazısını ayarlayacağız.

İnternette kullandığım kapaklardan biri. Basımda bu kapak yer almayacak. Tasarımcı Gülnur-E’ye teşekkürler!

Geçtiğimiz Aralık ayında Yedi Mum Serisi için Nar Ağacı Yayınları’yla sözleşme imzalamıştık. Ocak ayı içerisinde serinin ilk kitabı olan Yedinci Mum’u düzenledim, teslim ettim. Dün son gelişmeleri sordum. Kitabın editöryal okuması tamamlanmış. Kapak ve arka kapak yazısını belirleyeceğiz. Ardından basıma gidecek.

YEDİNCİ MUM

❝Nerede olduğumuzu bilmiyorum. Hangi devrin içerisinde olduğumuzu bilmiyorum. Dünya çevresinde mi döneceğiz yoksa uzaya mı düşeriz bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum ama sonumuzu biliyorum. Ölüm. O ana kadar tadını çıkartmak, zaman deli gibi hızlanıncaya dek hayatta kalmak istiyorum, bu kadar!❞

Kitaptan…

Yedinci Mum, uzak bir galakside yer alan uzay istasyonunun kimliği belirsiz iki askerce baskına uğramasıyla başlar. Bu istasyonda tek başına yaşayan genç kızı (Hayat) kara deliğe atarak öldürmeleri gerekir. Ne var ki görevli askerin (İskender) vicdanı ağır basar. “Kütleçekimsel yansıma” adı verilen bir yöntemle kara deliğin olay ufku üzerinden Dünya’ya yolculuk etmek için kara deliğe genç kız ile beraber atlarlar.

Ne var ki ulaştıkları yer bilinen Dünya’dan oldukça farklıdır. Ormanlarla kaplı ve ıssızdır. İnsanlığın ilk cinayetine şahit olmalarıyla tarih öncesi devirlere geldiklerini anlarlar.

Yedi Mum Serisi, yedi kitaptan oluşan bir Türk bilim kurgu serisidir. Seri hakkında paylaşımların yapılacağı bir İnstagram hesabı vardır.

İlk bölümün ön okumasına şuradan erişebilirsiniz.

ARIZA – Ev Sahibine Hakaret Ederseniz… – Korku Hikayesi

❝Aslında ev sahibi, kiracısının başka hiçbir sözüne sinirlenmiş görünmüyordu. “Cebinde akrep var” demesine, “moruk” demesine, borçlu olan o değilmiş gibi nice hakaretlerine… Ancak akıl hastanesine kapatılması gereken bir bunak olduğunu söyleyince yüzü değişmiş ve bu söylediğini yaşatacağını söylemişti. Delirtecekti, ne yapıp edip akıl hastanesine kapattıracaktı.❞

2020’nin Haziran ayında Cem’den Dinle kanalının düzenlediği yarışma için yazdığım ve üçüncü sırada yer alan korku öyküsünü tek parça halinde buradan okuyabilirsiniz.

Kirli sakallarının gölgesi yüzünde uzayan adam mum ışığının titreşen gölgesiyle aydınlık halkayı ayıran sınırda parmağını gezdiriyordu.

Tuna’nın hayatı son yirmi gündür garip bir yola girmişti. Kira borcu yüzünden gayrimenkul zengini ev sahibiyle yaşadığı tartışma istediğinden daha sert geçmiş; yüzlerce kira gelirinin arasında bir ufak daireden geciken parayı idare edemediği için cimri olmakla suçladığı herif “sandığından daha güçlü olduğunu” ve “o son söylediğini yaşatacağını” söyleyerek onu tehdit etmişti.

Aslında ev sahibi, kiracısının başka hiçbir sözüne sinirlenmiş görünmüyordu. “Cebinde akrep var” demesine, “moruk” demesine, borçlu olan o değilmiş gibi nice hakaretlerine… Ancak akıl hastanesine kapatılması gereken bir bunak olduğunu söyleyince yüzü değişmiş ve bu söylediğini yaşatacağını söylemişti. Delirtecekti, ne yapıp edip akıl hastanesine kapattıracaktı.

Tuna bu gözdağına gülüp geçmişti. Ne var ki bunak olduğuna bu olayla daha da emin olduğu ev sahibinin başarısız girişimleri keyfini kaçırmaya yetiyordu. Elektriklerin yokluğunu garipsemiyor, karanlık odada mum yakıyor ve başına oturup bütün bunları ev sahibinin yaptırdığını mahkemede nasıl kanıtlayacağını bulmaya çalışıyordu. Altıncı kesintinin sonunda “Yeter!” diyerek ayağa kalktı ve mütevazı bekâr evinin eşyalarına göz gezdirdi. Taşınmak varken neden uğraşıyordu ki?

Ertesi gün işlemleri başlattı. Levazımları bir koliye doldururken diğer elinde telefon, nakliye şirketiyle görüştü. Yakın bir arkadaşından yüklü borç aldı. Paranın bir kısmını nakliyecilere verirken diğer kısmıyla kira borcunu kapatmak, kontratı yırtıp atabilmek ve bu aptalca durumdan kurtulabilmek için ev sahibini araması gerekiyordu. Telefonunu karıştırdı ve Kamil Maraş yazılı numaraya dokundu. Sinyal sesini dinledi.

“İyi günler, ben…”

“Özür dilemek için mi aradın?”

Genç, içini çekti.

“Hala bir şansın var.” dedi davudi sesiyle ev sahibi. “Bana bunak ve deli dediğin için özür dile, ben de seni rahat bırakayım.”

Tuna dudaklarını birbirine bastırdı. Gülümseme denilebilirdi buna, tiksinti ve inatla karışık. “Kirayı geciktirdiğim için özür dilerim.” dedi. “Dediğim diğer her şey için özür dilerim ama ‘bunak’ için dilemiyorum. Yaşlılığınızla barışın Kamil Bey.”

Kamil’in yüz ifadesini hayal ettikçe tuhaf gülümsemesi sırıtmaya dönüşüyordu. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “Peki!” dedi ev sahibi. “Sen yolunu seçtin. Borcunu hesabıma gönder, kontratı kapatıyorum.”

Telefonu kapatan eski kiracı duvara yaslanıp bir keyif sigarası yaktı. Üstün gelmek mutluluk hormonu salgılanmasına neden olmuş ve bütün olumsuzlukları hafızasından silip atmıştı.

Bu yüzden öğleden sonra telefonu çaldığında Tuna, kardeşinin onu neden aradığını hatırlayamadı.

“Bu ne sürpriz!” diye açtı. “Hangi rüzgâr yazdı numaramı oraya? Ha, deyimi değiştirince pek anlamlı olmadı.”

“Ağabey!” dedi hattın diğer ucundaki kadın. “Randevu…”

Bu sözcüğü duyar duymaz Tuna’nın yüzü düştü.

“Unuttum deme sakın! Bir daha doktorun boş vaktini bulamayız bak. Ona muayene olmak isteyen o kadar insan var ki… Ülkenin en iyi psikiyatristlerinden biri ve Capgras sendromu üzerinde birçok çalışma yapmış…”

Capgras sendromu sanrılı bir rahatsızlıktı. Bu sendroma yakalanan hastalar tanıdıklarının, hatta bazen kendilerinin tıpatıp benzerleri ile değiştirildiğine inanıyordu.

“Tamam, Tülay.” diye kesti ağabey, kardeşinin sözünü. “Kaç kez anlatacaksın? Mehmet Ali Bey Türkiye’nin en iyi psikiyatristi, benim derdimi şıp diye çözer, tamam ama ben gitmek istemiyorum.”

“Ağabey…” dedi kadın bir kez daha. Sesi kısılmış, fısıltı ve mırıldanma arası bir hale bürünmüştü. “Geçen ay yaşadıklarımızı bir daha yaşamak istemiyorum ben.”

Tuna yutkundu ve yumruğunu ağzına değdirdi. Tartışmadan on gün önceydi, bir kafeteryada kardeşi ile buluşmuşlardı. Her şey yolunda görünüyordu ancak kötü sezgiler görüşme sırasında içini yoklamıştı. Yapay hissetmişti Tuna, tam anlamıyla yapay. Sanki yanı başında oturan kişi kardeşi değil de, kardeşinin kılığına girmiş bir yabancıymış gibi…

“Bir anlık bir şeydi!” diye itiraz etti. “Ben… Hasta falan değilim. Bak, şu an öyle bir şey yok. Sen sensin. Şu an seninle konuştuğuma eminim.”

Hattın diğer ucundaki kadın “Bir kez muayene ol.” diye diretti. “Tehlikeli bir şey değilse doktor söyler zaten. Seni almaya geliyorum, tamam mı? Arabadayım şu an. Görüşürüz.”

Telefon kapandı. Tülay’ın arabada olması hoparlörü açarak konuştuğu anlamına geliyordu bu da, sesinin boğuk ve fazlasıyla… -Tuna doğru sözcüğü aradı- …yapay işitilmesini açıklıyordu.

Hayır, o hasta değildi. Adı “kaparo”ya benzeyen o garip sendroma yakalanmamıştı. Sırf bunu kanıtlamak için kardeşinin arabasına binecek ve sağlıklı olduğunu doktorun ağzından duyacaktı.

PSİKİYATRİST İLE RANDEVU

Çok geçmeden Tuna kendisini kardeşinin gri arabasının ön yolcu koltuğunda buldu. Gündelik hal hatırdan sonra, radyoda keyifli bir parça çalarken gerginleşti ve suratını astı. Yabancı birinin arabasında olduğunu sezdi, bir şeyler yanlışmış gibi, bir şeyler yapaymış gibi. İşte, kafeteryadaki hisleri geri dönüyordu! Beynini bir kez daha hayaletler dolduruyordu.

“Hayır…” dedi ağzının içinden, avucunun içine tırnaklarını bastırdı. “Öyle bir şey yok.”

“Hı?” dedi kardeş radyonun sesini kısarak. “Bir şey mi dedin?”

“Yo…” dedi adam, soğuk soğuk terlerken gerginliğini gülümsemesinin ardına gizledi. “Şarkı dilime dolandı da…”

Bunun üzerine Tülay hiçbir şey demeden sesi yeniden açtı. Yirmi dakika sonra araba çoktan psikiyatristin özel kliniğinin önünde park etmişti.

Kadın, arabadan inmeden önce “Elektriklerim durduk yere kesiliyor mu demiştin?” diye sordu.

“Durduk yere değil.” dedi içini çeken adam. “O adam yapıyor.”

“Kim?”

“Kamil Maraş, ev sahibi. Sigortaları kapattırıyor.”

“Böyle bir şey yapması…” dedi kadın, tereddütle. “Çok mantıksız değil mi? Beni yanlış anlama ama zaten oturduğun bina oldukça eski ve kendiliğinden arızalanması…”

Tuna sesini yükseltti. “Saçma sapan konuşma! Hiç arızalanmayan sigortalar o tartışmadan sonra tesadüfen mi atmaya başladı zırt pırt? Yoksa sen bana inanmıyor musun? Paranoyak olduğumu mu düşünüyorsun?”

“Bir şey düşünmüyorum. Son günlerde seni anlayamıyorum ağabey.” dedi Tülay, derin bir nefes alarak. Arabadan indi ve diğer tarafa geçerek kapıyı açtı.

“Hadi.”

Siyah mermerle döşenmiş temiz zemin, kliniğin sosyoekonomik durumu üstlerde olan birine ait olduğunu gözler önüne seriyordu. İtalik bir fontla “Prof. Dr. M. Ali Kaşmar” yazılmış şık tabelanın süslediği kapıyı çaldılar. Sekreterden doktorun müsait olduğunu öğrendikten sonra içeri girdiler. Doktor kır saçlı, sakalsız, zayıfça bir adamdı. Omuzları dikti, koltukları işaret ederken “Buyurun,” diyen sesi gürdü. Bütün bu özellikler, Tuna’ya Kamil Maraş’ı andırmıştı.

Kafeteryada yaşadıklarını anlatırken bu benzetme giderek yeni bir sanrıya dönüştü, sanki doktor ev sahibinin ta kendisiydi. Sanki Kamil Maraş’ın yargıç olduğu bir mahkemede zanlı olarak konuşuyor gibiydi, bu yüzden gerginliği arttı ve elleri titremeye başladı.

Bu hali doktorun gözünden kaçmadı. “Neyiniz var?”

“Dürüst olacağım.” dedi Tuna, Tülay’a bakarak. “Ben, galiba… Siz siz değilmişsiniz gibi geliyor. Kardeşim de kardeşim değil. Siz kimsiniz? Bilmiyorum ama siz değilsiniz… Yani…”

M. Ali Kaşmar kaşlarını çattı. Kollarını bağlayarak dinlemeye devam etti.

“Ben şu, şey, adını hatırlayamadım, şey-gras sendromuna mı yakalandım?”

Psikiyatrist başını salladı ve sakince “Zindan Adası filmini izlediniz mi?” diye sordu.

“İzledim.” dedi bir süre düşünen Tuna. “Yıllar önce. Niçin sordunuz?”

“Filmde olayların nasıl çözüldüğünü hatırlıyor musunuz? Hekim, Teddy’ye deniz fenerindeki odada ne demişti?”

Huzursuzca arkasını dönen adam önce kapıya, sonra yeniden doktorun yüzüne baktı. “Bilmiyorum.”

“Harry Potter’ın farklı dillere çevrilen versiyonlarında Tom Riddle karakterinin tam adı neden farklıdır? Mesela asıl dilinde Tom Marvolo Riddle, neden Türkçe çeviride Tom Marvoldo Riddle olmuştur?”

“Bilmiyorum.” dedi Tuna, bağırarak tekrarladı. “Bilmiyorum!”

“Dan Brown kitaplarında hangi yöntemi çok sever? Anagram, ha? Hiç mi duymadın?”

Duymadınız değil, duymadın demişti. “Siz”in güvenli resmiyetinden “sen”in tekinsiz samimiliğine hızlı bir geçişti.

“Neden bunları soruyorsunuz, neden bunları söylüyorsunuz?” Genç adam çoktan ayağa kalkmıştı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. “Ne anagramı? Ne alaka benim hastalığımla?”

“Sakin olun.” dedi doktor. “Adımı söyler misiniz?”

Diğer adam derin soluklar alarak sakinleşmeye çalıştı. “Mehmet… Ali…”

“Mehmet Ali değil. Tabelada yazdığı gibi. M-ali.”

Anagram, bir kelimedeki harflerin yerini degistirerek yeni bir kelime üretmek demekti. “M. Ali Kaşmar” adını aklına aldı Tuna, harflerini böldü. Kaşmar… M. Ali… Maraş… Kamil…

“Hayır!” diye fırladı ayağa, ses tellerini yırtarcasına bağırdı. “Seni bunak pislik! Sen o’sun!” Kardeşine doğru döndü. “Nasıl alet oldun buna? Kaç para verdi sana bu adi oyuna alet olman için?”

“Tülay da kim?” dedi kadın, koltuğuna iyice yaslanmıştı, yüzünde muzaffer bir gülümseme vardı.

“O kadar kolay oldu ki…” diye gülümsedi doktor. “Plastik makyaj, profesyonel bir aktör, bu bina, bu oda… Senden alacağım kira bedelinin birkaç yüz katını harcadım ama değdi. O kadar kolay kandın ki Tuna. Sahi, beyninde aksaklıklar varken hangi cesaretle bunak dedin bana? Bu eksikliğini kullanabileceğimi hiç düşünmedin mi? Uyarmadım mı, son bir şans vermedim mi? Sana, sandığından daha güçlüyüm demedim mi? Soyadın neydi bu arada?”

Ayaktaki, polisi arayacağı yönünde tehditler savuruyordu. Ne var ki jammer yoluyla telefon sinyallerinin kesilmiş, kameraların ise planlı bir arızayla kapatılmış olduğunun farkında değildi. Doktor bir kâğıt kalem çıkardı ve öfkesine gark olan insanın adıyla soyadını yazdı: Tuna Umut.

“Şimdi bir psikiyatrist olarak,” dedi, “Delirip bize saldırdığını söyleyeceğim. Mahkeme zoruyla akıl hastanesine kapatılman için dilekçe vereceğim. İtirazda bulunamayacaksın, çünkü -hani tesadüf ya- evden kaçmış olacaksın. Hastaneye gitmemek için kaçmışsın yani. Dış dünya seni bir daha bulamayacak ve giderek unutacak. Bu sırada evimin bodrumunda deli gömleğiyle sözünün bedelini ödüyor olacaksın. Elektrik… Ağır ilaçlar…”

Masanın üzerinde bir dergiden kesildiği belli olan kâğıt parçasında şunlar yazıyordu:“Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir. (Hallac-ı Mansur)

Sözün altında ad ve soyad, onun altında da yeni bir anagram vardı: Tamu*, unut.

*tamu: cehennem

Kitap Yorumu : Mühür Kıran (Gael Yazıtları #1)

Mühür Kıran

Batısı ve güneyi sıradağlar, doğusu ve kuzeyi okyanusla kaplı Andram topraklarında “cevher” sahiplerini barındıran insan topluluğu yaşamaktadır. Cevher, yaşam gücüdür. Cevherine erişebilme yeteneği olanlar, içlerindeki gücü doğa ile takas ederek nesneleri yerlerinden oynatabilmekte, şifa verebilmekte ya da çeşitli bilgilere kavuşabilmektedirler.

Cevherle ilgili yeteneklerin özel ve yasak olanları da vardır. Mesela, sızdırıcılık… Sızdırıcılar yaşam gücünü çalabilirler. Bu yüzden tehlikeli kabul edilen sızdırıcılar yakalandıkları zaman mühürlenerek Andram topraklarından atılırlar.

Mühürleme, metal içerikli bir boyayı deri altına işleyerek yapılan dövmeyle kişinin yeteneğini yok eden bir işlemdir. Zira metal bir nevi Faraday kafesi işlevi görmekte ve cevhere erişmeye engel olmaktadır. Aynı maksatla demir bileklikler de kullanılır, ancak elbette ki dövme kalıcıyken bilekliğin hükmü koldan çıkarılana kadardır.

EJDERLER, DOKUZLAR VE SIRLAR

“İki hafta önce batıdaki sınır şehri Suria yakınındaki gölde toplu balık ölümleri görülmüş. Araştırdığım zaman Suira’nın cevher ve yetenek kaybını en çok yaşayan şehirlerden biri olduğu bilgisine ulaştım.”

Mühür Kıran, sf 30

Andram topraklarında son yıllarda yetenek sahibi doğan çocuk sayısı azalmış, bereket kaybolmuştur. Üstelik sızdırıcılar da sınır dışı edilmek yerine ortadan kaybolmaya başlamışlardır. Bu durumu araştırmak isteyen Kyte ve Neira Namu anlaşırlar. Birisi sızdırıcılara ne olduğunu öğrenecek, diğeri de yeraltı sularının akıbetini öğrenmek üzere yüzyıllar önce ejderlerin yaşadığına inanılan Dokuzlar’a -Nastar sıradağlarının bir bölümü- yol alacaktır.

Kuzey-Doğu Gael haritası. Gael’in büyüklüğü, gelecek kitaplarda yepyeni maceralar vadediyor!

Gael adında fantastik bir dünyada geçen bu kitapta birçok ırk, toplum, karakter bulunuyor. Okurken her biri hayalinizde inşa edilen haritada yerine yerleşiyor. Yazanlar bilir ki çok karakterli kitaplarda en zor iş, karakterler arasında denge kurmaktır. Mühür Kıran bunu fazlasıyla başarmış.

“Keşke şu kişiyi de bir yerlerde görseydik”, “Ya şu mekândan bahsedilmiş ama orası biraz daha betimlenmeliydi” dediğim tek bir yer bile olmadı.

DENGE

Mühür Kıran okurken keyif aldığım, olayların sonuçlandığı, fantastik bir dünyayı ince ince işleyen başarılı bir kitap. Aynı zamanda Gael Yazıtları serisinin de ilk kitabı. Diğer kitaplarda Gael’in kalan topraklarını da gezmeyi, yepyeni maceralar yaşamayı diliyorum. Fantastik severlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Karakterlerin işlenme miktarı ve kişilikleri dengeli… Mekânlar, olaylar dengeli… Zaten kitabın ana unsuru olan cevher gücü dahi dengeye dayanıyor. Daha ne diyeyim, okuyunuz!

Şimdi sürpriz bozanlı / spoilerlı kısma geçelim.

Buradan sonra sürpriz bozan / spoiler bulunmaktadır.

Eğer DNA’yı düzenleyerek vücudumuza yeni özellikler ekleyecek teknolojiye erişseydik, kitaptaki ejderler gibi olmak isterdim. Yahut bir ejderle karşılaşmak… Kimi zaman insan formuna, kimi zaman ejder formuna geçmek… Göklerde süzülmek, yerde yaşamak.

Kitabı okurken Andramlıları değil de Dokuzlar halkını destekledim. -Neira hariç 😄- Mavi göğün altında rüzgârlarla dans etmek için sırtında iki kanat taşıyan bir ırkı yeraltına, karanlığa mahkûm edebilir misin? Öfkelenmekte, intikam almakta, yeraltı sularınıza zehir karıştırmakta haklı değiller mi?

Her iki ırkta da iyiler ve kötüler var. Ejderlerin kötüleri daha dobra ve dürüst. Çoğunlukla dayanışma içindeler – aralarına bir insanın girmesiyle bu dayanışma bozulsa da… İnsanların kötüleri ise sinsi ve hain. Üstelik birbirlerinin ayaklarını kaydırmak maksadıyla hareket ediyorlar.

Sonraki kitapları heyecanla bekliyor, “Onu bunu bilmem, ben ejderciyim arkadaş!” diyor ve gidiy… Bir saniye, gitmeden önce aklıma bir şey daha geldi.

Acaba Neira’nın mührü kalıcı olsaydı neler olurdu? Merak ediyorum. O kısımları okurken “Ryntar lütfen gerçek mühür yapmış ol, Neira’nın hayatı için cevherini feda etmiş ol!” deyip durdum. Ne var ki kıyamadı ve güç kaybının geçici olduğunu hemen açıkladı. Biraz kitap karakterlerine karşı acımasızım sanırım. Neyse ki Neira’nın cevheri ileride oldukça işe yaradı.

Yorumum bu kadardı. Şimdi gerçekten gidiyorum. Nice fantastik dünyalara!

Yedi Mum Serisi İçin İmzalar Atıldı!

gizem çetin
28 Aralık 2020 Pazartesi, imza atıyorum. Sitedeki ilk fotoğrafım!

“Bugün 17 Mart 2020, saat 2.46. Yedi Mum Serisi’ne sıcak bir Temmuz gecesi başlamıştım, soğuk bir Mart gecesi bitirdim. 979 gün olmuş tam, dile kolay. Yuvarlarsak bin gün.” yazmışım, yedi kitaplık bu büyük seriyi bitirdiğim gece.

Yedi Mum, yedi adet romandan oluşan bir bilim kurgu serisi. Bizden bir buçuk milenyum sonra yaşayan iki insanın, İskender ve Hayat’ın, kara deliğe düşüşünün ve burada doğayla, kadim gezegen Dünya’nın geçmişiyle yüzleşmelerinin hikayesi.

Yedi Mum Serisi, çok yakında Nar Ağacı Yayınları aracılığıyla raflarda!

Kara deliğin içi bugünkü bilgilerimizle bir gizem. Hawking gibi saygın fizikçilerin kafa yorduğu, teoriler geliştirdiği bu gök cismi hakkında yazmak eşsiz bir deneyimdi. Ardından da insanlığın düşünce zeminini oluşturan din, tarih, felsefe gibi alanlardan yararlandım. Sanki var olmuş her bilgi alanına meraklı ellerini uzatan bir çocuktum.

28 Aralık 2020, Pazartesi öğlen vakti, serinin kitaplaşması için ilk imzayı attım.

Ocak ayında ilk kitap olan Yedinci Mum, ardından ikişer ya da üçer ay arayla diğer kitaplar çıkacak. Şu an düzenlemelerle uğraşıyorum. Dilerim ki okurken keyif veren, düşündüren, başka dünyalara götüren kaliteli eserler olsun.

Sevgilerimle!

Not: Wattpad’e kitabı beklerken hoş içerikler atabilirim. Mesela karakterler hakkında eğlenceli bilgiler, yazarken dinlediğim ve ilham veren şarkıların listesi gibi… Güzel olur mu? Düşüneyim biraz üzerinde.

Kitap Yorumu : 1984, Aşkı ve Aklı Yasak Eden Bir Distopya

1984

“Korkaklar aşkı yasaklar zaten toprağa tutsaklar / Ağlayan bütün sokaklar gerçek sevgiye muhtaçlar…”

Deja-Vu’nun Sistem adlı şarkısındaki bu dizeler, bana hep 1984’ü hatırlatagelmiştir. Edebiyat dünyasının en ünlü distopyasını yıllar önce okuduğumda fikir ve duygu dünyamda depremler meydana getirmişti. Hâlâ da beni en çok etkilemiş kitaplardan biri olmayı sürdürmekte.

Konusu kısaca şöyle: 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya üç parçaya ayrılmış. Üç adet ülke var, bu ülkelerden birisi de Okyanusya. Kitap, Okyanusya’da, Büyük Birader’in yönettiği bir ülkede, Gerçek Bakanlığı’nda çalışan Winston Smith’in isyanını anlatıyor. Eğer kitabı okumadıysanız, bu paragraftan sonraki kısımlar sürpriz bozan içerebilir. Sürpriz bozanla karşılaşmamak için son kısımda yer alan “1984, Obsesyonlar ve Diğer Şeyler” başlığına atlayıp oradan devam edebilirsiniz.

“Büyük Birader Seni İzliyor”, 1956 yılındaki film uyarlamasından bir görsel.

Daima bir çift gözün sizi izlediği bir ülkedesiniz. Görevleriniz var. Yalnız o bir çift göze, Büyük Birader’e sadakat göstermeye ve düşmanlarına nefret duymaya izniniz var. Gerek beyninizden geçen düşünceler, gerekse kanınızda akan duygular 7/24 denetime tabi.

Sadakati bozabilecek, isyana evirilebilecek bütün eğilimler henüz doğmadan eziliyor. Mesela sözcükler… Sözcükler ne kadar tehlikeli olabilir ki? Devlet yeni sözlükler çıkartıyor, gereksiz gördüğü sözcükleri ortadan kaldırıyor ve Yenikonuş ile karşıt düşüncenin zihinlerde oluşturulamamasını sağlıyor.

“Beyaz” diye bir sözcük olmasa, beyazın ne olduğunu tanımlayabilir misiniz?

Peki “özgür” diye bir sözcük olmasa, özgürlüğü?

“Özgür sözcüğü, ‘siyasal özgürlük’ ya da düşünce özgürlüğü olarak artık kullanılmıyordu, çünkü, ne siyasal özgürlük ne de düşünce özgürlüğü kalmıştı; bu nedenle kavram bile olsalar artık onları adlandırmak gereksizdi. Kabul gören öğretilere karşıt sözcüklerin silinmesinden başka, söz dağarcığının azaltılması kendi içinde bir amaçtı ve yoruma açık sözcüklerin yaşamasına izin verilmiyordu. Yenikonuş düşünce alanının genişlemesi için değil daralması için tasarlanmıştı. Seçim yapılabilecek sözcüklerin en aza indirilmesi bu amaca yardımcı olmaktaydı.”

1984, George Orwell.

Sözcükler ve ona bağlı anlamlar yok edildiği zaman, zihnin tek çıkışı gözlem yapmak ve elde ettiği verileri mantık yoluyla kıyas yapmak olur. Mesela kuşlar istediği gibi uçup dünyanın her yerine gidebilirler. Bir Okyanusya vatandaşı ise izinsiz şehrinden dışarı çıkamaz. Kuşlara bakıp, bir de kendine bakıp sezer gibi olur özgürlüğü…

Çiftdüşün, Böylece Hiç Düşünmemiş Gibi Ol

İşte 1984’ün devleti mantığı iğdiş edebilmek için “çivi çiviyi söker” felsefesiyle yeni bir yaklaşım geliştiriyor: Çiftdüşün!

Vikipedi’nin tanımıyla: “Çiftdüşün, birbiriyle çelişen iki düşünceyi zihinde bir arada tutma ve bu düşüncelerin ikisine aynı anda inanma durumudur.”

Şu şekilde örneklendirebiliriz: Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür.

“Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de Parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden hatırlamak, sonra birden yeniden unutuvermek: en önemlisi de aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak. İşin asıl inceliği de buradaydı: bilinçli bir biçimde bilinçsizliği özendirmek, sonra da bir kez daha, az önce uygulamış olduğunuz uykuya yatırmanın ayırdında olmamak. Çiftdüşün dünyasını anlayabilmek bile çiftdüşünü kullanmayı gerektiriyordu.”

1984, George Orwell.

Kendini kandırma sanatı… Müthiş bir şey değil mi? Büyük Birader’in partisi vatandaşları için her şeyi düşünmüş. Neredeyse 1984’ün bir distopya değil, ütopya olduğunu sanacağım. Zaten her distopya ütopya, her ütopya da distopya değil midir? 😛

Basit konuşacaksınız. Basit düşüneceksiniz. Parti’nin istediği zamanda ve istediği şekilde konuşup düşüneceksiniz.

Bakanlıklar

Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet güçtür.

“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Geleceği kontrol eden bugünü kontrol eder.”

George Orwell.

Halkın verilen bilgiyi sorgulamasına yarayan araçlar yok edildikten sonra geriye bilgi akışını kontrol altına almak kalıyor. Bu da esasen Parti için çok kolay bir işlem. Bütün iletişim araçlarını yayınlıyor ve denetliyorlar. Tarihi yeni baştan yazıyorlar. Geçmişin yayınlarını, gazetelerini, fotoğraflarını, filmlerini, bütün bilgi kaynaklarını gerekli gördüklerinde değiştiriyorlar.

Bu iş için özel bir bakanlık kurulmuş. Adını tahmin edin: Gerbak, yani Gerçek Bakanlığı!

Okyanusya’da dört bakanlık var. Hepsi çiftdüşün ilkesine uygun bir şekilde adlandırılmış. Barbak, Barış Bakanlığı, savaşmakla görevli. Sürekli savaş halinde hisseden halk hayali düşmanlar karşısında birleştiriliyor.

Varbak, Varlık Bakanlığı, ekonomiyi üstleniyor ve adı üstünde halkı yoksullaştırmak üzere görev yapıyor. Yiyecekleri, araç gereçleri bu bakanlık üretiyor. Git gide azaltıyor ve kalitesizleştiriyorlar.

“Daha şubat ayında, Varlık Bakanlığı, 1984 boyunca çikolata tayınında hiçbir azaltıma gidilmeyeceği vaadinde bulunmuştu (resmi açıklamada, bunun “kesin bir taahhüt” olduğu belirtilmişti). Aslında, Winston’ın da bildiği gibi, çikolata tayını o hafta sonunda otuz gramdan yirmi grama indirilecekti. Tek gereken, başlangıçtaki vaadi, nisan ayı içinde çikolata tayınında azaltıma gitmek zorunda kalınabileceğine ilişkin bir uyarıyla değiştirmekti.”

1984, George Orwell.

Sevbak da Sevgi Bakanlığı… Bu bakanlık halkı yedi gün, yirmi dört saat gözlemlemekle görevli. Şüpheli bir mimik ya da hareket sergilediğinizde, Düşünce Polisi sizi almaya gelir ve bu bakanlığın “sevgi” dolu kollarına teslim eder.

İç Parti, Dış Parti, Proleterya

Büyük Birader yine halkını izliyor. İzlemekten gözün bozulacak birader.

1984 dünyasında halk üç parçaya ayrılmıştır. İç Parti güzel evlerde yaşayan, kaliteli yiyecekleri yiyen, iyi sokaklarda dolaşan ve devleti yöneten azınlıktır.

Proleterya, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul işçilerdir. Gündelik hayatlar yaşarlar, derin düşünmezler, hiçbir şeyin farkında değillerdir. Piyango ile zengin olabileceklerini umarlar. Görece özgürdürler. Çünkü devlet onların isyan edebileceğini düşünmez bile… “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”

Dış Parti ise devlet politikalarını uygulayan, orta sınıf memur kesimdir. En büyük baskı Dış Parti üyelerinin üzerindedir. Çünkü dönen dolapların farkındadırlar. Evliliklerinden çocuklarına, gecelerinden gündüzlerine kadar gözetim altındadırlar.

Aklın Ayakları Bağlandı, Peki Ya Aşk?

Bir şeylerin yanlış gittiğini fark eden Winston Smith, tele-ekranların görmediği bir köşede günlük tutmaktadır. Eğer günlüğüyle kendi arasında kalabilseydi belki de hiç fark edilmeyecek itaatsiz eğilimleri, Julia’ya rastlamasıyla birlikte güçlenir.

Winston ve Julia birbirlerini çekici bulmaktadır. Esasında ortada aşk değil, saf bir cinsel tutku vardır. Fakat bu bile Parti’ye karşı büyük bir zafer, Büyük Birader’in sultasına karşı özgürlük umududur.

Parti de bunun farkında olduğu için insanın doğasındaki bir ihtiyaç olan cinsel zevki engellemek amaçlı önlemler almaktadır. Böylece cinselliğin bastırılmasından doğan gerilim Büyük Birader’e şiddetli bir bağlılık ve “düşman”lara nefret olarak açığa çıkabilecektir.

“Partinin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi.

Asıl amacı, cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktı.

Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli kabul edilen.

Parti üyeleri arasındaki tüm evliliklerin, bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu.

Bu komite, ilkelerini açıklamamakla birlikte, eğer çiftlerin birbirlerine fiziksel olarak bağlandıklarını fark ederse bu evliliği onaylamazdı.

Evliliğin tek amacı, partinin hizmetine verilecek çocuklar üretmekti.

Cinsel birleşme lavman yapmak gibi iç bulandırıcı bir işlem olarak düşünülmeliydi.

Bu açıkça belirtilmez, ama çocukluğundan başlayarak, her parti üyesinin içine işlenirdi.

Hatta, her iki cins için bekareti özendiren, gençlik anti-seks örgütü gibi kuruluşlar vardı.”

1984, George Orwell.

Winston ile Julia her ne kadar gizlice buluşmaya başlasalar bile çok geçmeden, isyancılardan biri sandıkları bir İç Parti üyesi (O’Brien) tarafından ele verilirler. Büyük Birader’in gözlerinden kaçış yoktur…

Şehit Yaratmak ve 101 Numaralı Oda

En büyük korkunuzla yüzleşmeye ne kadar dayanabilirsiniz?

Parti, isyancılarla mücadele biçiminde tarihten ders almıştır. O’Brien, bir sayfada Engizisyondan ve Rus komünistlerinden bahseder Winston’a.

Engizisyon dini reddedenleri gerçek inançlarından vazgeçip tövbe etmeden öldürmüş, böylece suçluların onurlu olarak ölmesine neden olmuştur. Şehit olmuşlardır. Rus Komünistleri bu yanlışı tekrarlamamak için işkence ile suçluların insanlık onurunu kırmış, onları düşüncelerinden vazgeçirip itiraflar almış; ne var ki bu itirafların düzmece olduğu ve işkence ile elde edildiği anlaşıldığında ölenler yine onurlu sayılmışlardı.

Parti ise isyancıların düşüncelerini sahiden değiştirmek ister. Parti, bedenleri değil kafatasının içinde yer alan sakıncalı düşünceleri yok etmek ister.

“Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz. Katlanamayacağımız tek şey, ne kadar güçsüz ve gizli olursa olsun, dünyada yanlış bir düşüncenin var olmasıdır.”

1984, George Orwell.

1984, Obsesyonlar ve Diğer Şeyler

Kitabın konusu hakkında bu kadar yazının kafi olduğunu düşünüyorum. Otorite olgusunu irdeleyen, edebiyat tarihindeki en iyi distopyalardan biri olan bu kitabı okumanız tavsiyemdir. Eğer popüler kitaplara karşı önyargınız varsa, bunu 1984 için rahatlıkla kırabileceğinizi söyleyebilirim.

Buradan sonra biraz serbest takılacağım. 1984’ün bana çağrıştırdığı bir kavramdan bahsedeceğim.

Obsesyonlar, yani takıntılar… Beyninize doluşan, engel olamadığınız, siz mücadele ettikçe daha da saldıran düşünceler. Onlarca türü olabilir bu düşüncelerin. Masumlar Apartmanı dizisiyle gündeme gelen temizlik takıntısından tutun da pencereyi açık bırakma, ocağı söndürmeme, yeterince iyi bir insan olamama korkusuna kadar…

Bu yazının ve genel olarak sosyal medyadaki etkinliğimin son bir aydır son derece azalmasının sebebi de beynime saldıran çeşitli obsesyonlardı. Kitap okumak, yazmak, ailemle vakit geçirmek, anın keyfini çıkarmak yerine görünmez canavarlarla savaşıp durdum. Burada ayrıntıya inmeyeceğim, fakat şunu söylemeliyim: Eğer günlük hayatınızı etkilemeye başlamışsa, şöyle bir huzurlu ana muhtaç kaldıysanız vakit kaybetmeden iyi bir psikiyatra başvurun.

1984 ile alakasına gelince, obsesyonlar kişiliğiniz üzerinde hakimiyet kurmak isteyen Büyük Biraderler, O’Brienlerdir. Siz ise zavallı Winston… Sizi ezip yok edene kadar durmazlar. Çeşitli kompulsiyonlarla rahatlatmak istersiniz. İkna olmazlar. 101 numaralı odaya hapsolmuş gibi hissettirirler. Korkularınızla, korku imgelerinizle sürekli karşı karşıya gelirsiniz. Bu yazdıklarımı anlamayan okurlar, çok şanslısınız. Anlayanlar, gelin sarılalım.

Takıntılarla baş etmenin yolu, onları yok saymak, gerekirse alay etmekmiş. Tavsiye etmesi kolay. Uygulaması ise zor. Önünüzde uçurum varken adım atmanız gerekiyor bir nevi. Bu sabah biraz başardım gibi bunu. Bu sayede bu yazıya odaklanabiliyorum.

1984, iki kez sinema filmine uyarlanmış. İlki 1956, diğeri de 1984 yılında çekilmiş.

1984 film afişleri. İlki 1956, diğeri ise 1984 yılında çekilmiş.

İkinci film kasvetli atmosferi daha başarılı yansıtmasına rağmen pek beğenmedim. Ana sebebi Winston’la Julia karakterlerinin hayalimdekine hiç uymamasıydı. Filme giremedim. Ayrıca bazı sahneler -izleyenler bilir, fahişe sahnesi vs.- iğrençti ve seyir zevkini vermiyordu. Kitapla uyumluydu diye hatırlıyorum. Fakat izlerken hoşuma gitmemişti.

İlk filmi ise aksine, çok beğendim! Siyah beyaz bir film. Sahneleri oldukça hoş ve süresi de kısa, 90 dakika. Kitabı da iyi yansıttığını düşünüyorum.

Wikipedia‘ya göre bir uyarlaması daha varmış, birisi 1999 yılında çekilen parodi içerikli on dakikalık kısa film Me and the Big Guy.

Me and the Big Guy (1999)

Bir de 2012 yılında Hollywood yapım şirketlerinden oluşan bir birlik, kitabın haklarını satın almış ve uzun metrajlı yeni bir film çekeceklerini açıklamış. Fakat sadece açıklamışlar. Senarist 2020’de “Bu proje bizi çok heyecanlandırdı ama zormuş yahu, erteledik ne yapalım yani…” gibisinden bir açıklama yapmış. Yani henüz ufukta yeni bir film görünmüyor.

1953, 1954 ve 1965 yıllarında üç adet televizyon, 1949’dan 2013’e kadar yedi adet de radyo uyarlaması olmuş. Henüz hiçbirini izlemedim ya da dinlemedim, fakat ulaşabilirsem izleyeceğim/dinleyeceğim.

Son olarak Louna’nın 1984 adlı şarkısıyla yazıyı kapatıyorum. Şarkı Rusça… Türkçe çevirisini ise şu linkte bulabilirsiniz.

Hoşça kalın!

LOUNA – 1.9.8.4.

Bir Mevsim Geldi Geçti

Bu manzarayla karşılaşmamıza çok az kaldı.

Bilgisayarın başına geç, şifreyi gir. Sitenin şöyle bir tozunu al. Parlasın. Derken, bir mevsim sonra yeni yazı gelsin.

Site açılalı üç ay geçmiş, tam üç ay. İnanılmaz. Bu üç ay benim için nice telaşlarla, planladığım ama yapamadığım işlerle, içsel tornadolarla geçti.

Fakat ben, bunlardan bahsetmek istemiyorum. Geçmiş geçmişte kaldı.

Her gün bir yerden göçmek, ne iyi!

Her gün bir yere konmak, ne güzel!

Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Mevlana Celaleddin Rumi, Divan-ı Kebir (teyitsizdir, ben de internetten gördüm.)

Bu ay içerisinde olan güzel bir olaydan bahsetmek isterim. YouTube’daki Cem’den Dinle kanalında yapılan Korku Hikaye Yarışması‘nda Arıza finale kadar yükseldi ve yarışma sonucunda 3. oldu!

Arıza’yı buradan dinleyebilirsiniz. Yazı olarak da siteye ekleyeceğim. Ekledim! Artık okuyabilirsiniz.

Siteyi de tozlandırmayacağım artık. A’dan Z’ye kitaplığımdaki kitapların yorumunu paylaşacağımı İnstagram’da duyurmuştum. O yorumlar buraya gelecek! Yalnız, teknik olarak A’dan Z’ye değil de 1’den Z’ye oluyor çünkü Excel sayıları başa koyuyor.

Peki sizce, ilk olarak hangi kitabın yorumunu paylaşırım? Tahminleri bekliyorum.

Sevgilerimle,

Gizem.