ÇİZGİDEN ÇİZGİYE – Dramatik Öykü
ÇİZGİDEN ÇİZGİYE – Dramatik Öykü

ÇİZGİDEN ÇİZGİYE – Dramatik Öykü

❝Ulu ağaç, köyün tam kalbinde bulunan ve üç asrı devirmiş olan bir çınar ağacıydı. Dışarıda yaşayanlar için köyün simgesi, içeride yaşayanlar için ise harita işaretiydi; yol tarif ederken ya da buluşma yeri tayin ederken daima ulu ağacın adı geçerdi. Cüneyt çocuklarla birlikte ağacın gölgesine vardığında kimliğinde adı yazılı olan bu köyde geçmiş yedi yılının hatıraları uyanmaya başladı. Çocukların suratına baktığında bir an kendi çocukluğunu gördü. İrkildi. Adeta onlarca küçük Cüneyt, bir iz arayan bu isimsiz yetişkine yol gösteriyordu.❞

Yarı aralık pencereden sıcak nefesini içeriye üflüyordu iklim. Uçuşan perdenin etekleri, çarşafı yumruğunun içinde sıkarak buruşturmuş bir adamın uzandığı çift kişilik yatağın kenarlarını okşuyordu. Yalnız bir iç donla yatan adam dizlerini karnına çekmiş, bir yastığa sarılmış, gözlerini göz kapaklarını acıtacak denli sıkı yummuş ve bir türlü uğramayan uykuyu cebretmeye koyulmuştu.

Çabası ona baş ağrısından özge bir fayda sağlamayınca Cüneyt umutsuzluk içinde gözlerini açtı. Sabah olmuş da uykudan uyanmışçasına gerinip yatağından kalktı. Gecenin kör karanlığını bölen sokak ışıkları, pantolonunu ararken ona rehberlik etti. Gömleği ve kravatı da yerde giyilmeyi bekliyordu.

Apartmanın merdivenlerini inip odasının camından karınca gibi görünen arabasına bindiğinde suratına henüz bir damla su değmemişti. Tenha yollarda yasaların izin verdiği azami hıza çıkarken merkezinden giderek uzaklaşmakta olduğu büyük şehri düşündü. Otobüsten elinde ufak bir bavulla inip bu topraklara ayak bastığını anımsadı ki henüz yirmisindeydi. Ne akrabası vardı ne de eşi dostu. İş aramak için haftalarca dolaşmış; tek göz odayı ev sahibine rica ederek ve en geç bir mevsim sonra borcunu ödeyeceğine söz vererek kiralamıştı.

Reşit olduğu yıl yitirdiği dedesinin onu tek başına büyütmek yerine yetiştirme yurduna vermesini isterdi. Bu sayede devletin kanatları altına sığınır, memur olarak hayatını kurabilirdi. Düşüncelere fazlaca kapıldığını fark eden Cüneyt, dikkatini yeniden yola verdi. Sorumsuz bir şoför olmamıştı hiç, trafik kazası gelmemişti başına; özellikle bu gece daha çok dikkat etmeliydi. Bu gece ölemezdi, yolun sonunu görmeden gözlerini dünyaya yumamazdı.

Dağ eteğinde kurulu bir köyün dar yoluna girdiğinde ufkun doğu tarafında kızıl bir aydınlık zuhur etmişti. Arabayı boş bir alana park eden şoför aşağı inerek soğuk taze havayı içine çekti. İrili ufaklı sıralanmış ve gölgesi öteye doğru uzanan kerpiç evlerin manzarası ne yabancıydı ona! Arabasının kapısını açıp içeriye eğildiğinde işittiği seslerin arasına, horozların ötüşüyle birlikte çocuk gülüşleri ve ayak sesleri katıldı. Cüneyt torpido gözünden alacağını aldıktan sonra doğruldu ve arkasını döndü.

Köy çocukları gelmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanıp doğaya karışan taze zihinler, yabancı arabayı fark etmeleriyle birlikte çocuklara özgü bir merakla buraya koşmuşlardı. “Hoş geldin amca, kime bakmıştın?” diye soran da, aç olup olmadığını sorup kahvaltıya davet eden de vardı. Yetişkin insan gülümseyerek kısa cevaplar verdikten sonra torpidodan aldığı ve yel esse uçup gidecek küller gibi tuttuğu sararmış kâğıda eğildi. Bu kâğıt bir defterden koparılmış ve bir köşesine altmış yıl evvelinin tarihi atılmıştı.

“Raşit ve Zarife’nin hazinesi…” yazıyordu üst kısımda. El yazısının bir çocuğa ait olduğu belliydi. Ortada çarpı işareti vardı, kenarında “ulu ağaç” diye bir not, altında ise şöyle bir cümle: “Muhtarın evi 12’dir, hazine ise 8’de saklıdır.” 

Cüneyt başını kaldırdı ve coşkulu bir ses tonuyla “Kim beni ulu ağaca götürür?” diye sordu.

Ulu ağaç, köyün tam kalbinde bulunan ve üç asrı devirmiş olan bir çınar ağacıydı. Dışarıda yaşayanlar için köyün simgesi, içeride yaşayanlar için ise harita işaretiydi; yol tarif ederken ya da buluşma yeri tayin ederken daima ulu ağacın adı geçerdi. Cüneyt çocuklarla birlikte ağacın gölgesine vardığında kimliğinde adı yazılı olan bu köyde geçmiş yedi yılının hatıraları uyanmaya başladı. Çocukların suratına baktığında bir an kendi çocukluğunu gördü. İrkildi. Adeta onlarca küçük Cüneyt, bir iz arayan bu isimsiz yetişkine yol gösteriyordu.

Çınarın gövdesine sırtını dayadığında hafızasındaki ses, görüntü ve kokular beyninin tozlu kıvrımlarından çıkıp önüne geldi. Yedi yaşına dek bu köyde yaşamıştı. Bu köyün çeşmesinden su içmiş, bu köyü çevreleyen tarlalarda oynamıştı. En çok da dedesinin onu gecenin bir yarısında uyandırdığını hatırlıyordu. Yıldızların sardığı göğün altında köpekleri havlatmadan ve kimselere duyurmadan dağ başına kadar yürüyüşlerini, dedenin gündüzden getirdiği üçtekere binişlerini ve böylece uzak, küçük bir şehre göçüşlerini…

İçini çekip kâğıdın arkasını çevirdi, buradaki yazı ön yüzdeki yazılara nispeten epey yeniydi. Babasından kalan bu notu eski eşyaların arasında bulduktan sonra Cüneyt, o dönemin muhtarının evini araştırmış ve adresini karalayıvermişti. O ev, bugün bir harabeydi. Yüzünü harabeye doğru döndü ve adımlarını sayarak yürümeye başladı. Çocuklar da merakla aralarında konuşuyor ve yabancının peşinden gidiyorlardı.

Bir… İki… Üç… Her adım Cüneyt’in anı kitabında çevirdiği yeni bir sayfa oluyordu. Dedesiyle köyden kaçtıkları geceden önceki gündüz, köpeği Karaburun ile birlikte dağa çıkmıştı. Bir ara tüfek sesleri gelmişti aşağıdan, hemen ardından Karaburun huzursuzlaşmış, köye doğru bakan kayalığın üzerine iki ayağını koyup uzun uzun havlamıştı.

“Otuz iki adım.” dedi derin bir nefes aldıktan sonra. Başını çevirip arkada bıraktığı ağaca baktı, ardından otuz iki adımı bu kez ağacın yanına geri dönebilmek için attı. Etrafında daire oluşturan çocukların ve uyanıp evlerinden çıkmış köylülerin tuhaf bakışları altında diz çöktü ve toprağa, ağacın kökünden başlayıp muhtarın eski evine yönelen bir çizgi çekti.

“On iki,” diye mırıldandı.

Karaburun ile birlikte köye indiğinde jandarmanın bir adamı tutukladığına şahit olmuştu. Kelepçeyle zapt edilmiş zanlının delici bakışları vardı, bugün dahi Cüneyt’i ürpertiyordu. “Senin de canını alacağız.” demişti. “Bizim kanımız yerde kalmaz. Babanı, ananı kara toprak aldı, seni de alacak.” Gerisini getiremeden jandarma adamı susturmuş ve araca bindirip götürmüştü.

Ah vah eden teyzeler, hararetli ve yüksek sesle konuşan amcalar, işin dehşetini tam olarak kavrayamadıkları için olan biteni bir tür oyun olarak gören çocukların arasında Cüneyt “kan davası” diye bir şeyin varlığını öğrenmişti. İki aile arasında kimi zaman kan davası olurmuş. Ayak topuna benzermiş: karşı aileden birini vurmak gol sayılır ve daha çok vuran kazanır! Babasının kan davalıları tarafından öldürüldüğünü ve sıradaki golün kendisi tarafından atılması gerektiğini beyaz çarşaf ile örtülüp karnına bıçak konulan cenazelerin yatırıldığı odada büyük amcalarından öğrenmişti. Babasını korumaya çalışırken ölen anne hakkında ise tek laf edilmemişti. Onun için de gol atacak mıydı? Soramadı. Hem Cüneyt ayak topu oynamayı beceremezdi ki… Köyün diğer çocukları hep yenerdi onu. Söyleyemedi.

Bütün gün başını eğip susan dedesi -annesinin babası- o gece camdan yanına girmişti. “Kuzum,” demişti, “Çocuklar tüfekle oynamaz!” Bunun yerine sessizlik oyunu oynamayı öğretmişti. Tarlalara kadar yürüyecekler ve kimse işitmeyecekti, hiçbir köpek havlamayacaktı.

İlkinden sonra Cüneyt eşit aralıklarla bölünmüş on bir adet çizgi daha çizdi. Merkezi ulu ağaç olan bir saat yapmıştı. Saat on iki yönünde otuz iki adım onu muhtarın evine, sekiz yönünde atacağı aynı sayıda adım da babasının küçükken toprağa gömdüğü öteberiye götürecekti.

Raşit babasının, Zarife ise annesinin ismiydi. Aralarındaki evlilik köylerde pek az görülen aşk evliliğiydi. Hayal meyal hatırladığı anılarda babası süt sağabilecek yaşa geldiğinden beri annesini sevdiğini anlatırdı. Birlikte oynayarak, tarla çapalayıp hayvanlara bakarak el ele tutuşup ilkokula giderek büyümüşlerdi. On sekiz yaşına basar basmaz kasabaya inip nikâh kıymışlar, ertesi gün köyde dillere destan bir düğün yapmışlardı.

Altmış yıl öncesinden kalan bu kâğıt da babasıyla annesinin hazinecilik oyununa ait olmalıydı. Doğrusu, Cüneyt, haritanın gösterdiği yerde herhangi bir şey bulup bulamayacağını bilmiyordu. Bu uzun yolu ona yitirdiği ailesine dair bir anıya kavuşabilme ümidi aldırmıştı.

Otuz ikinci adımı üst üste yığılmış kaya parçalarının üzerine attı. Derin bir nefes aldı, besmele çekti ve ağır taşları yerinden oynatmaya koyuldu. Birkaç taşı çektikten sonra dibe yakın bir yerde, toprakla kaplanıp toz rengini almış tahta bir kutu gözüne çarptı. Kolunu kayaların aralığına sokarken işinin bu kadar kolay olmasına şaşırdı.

Kutuyu hafifçe güç uygulayarak açtı. İçinde anne ve babasının siyah önlükle çekilmiş vesikalık fotoğrafları vardı. Fotoğrafların arkasına kurşun kalemle kalp çizilmiş ve tarih atılmıştı. Pantolon cebinden peçete çıkardı Cüneyt ve göz boşluklarına bastırdı. Buralardan giderken yanına üç beş kıyafet dışında hiçbir şey alamamıştı. Doğal olarak elinde annesinin ve babasının hiçbir fotoğrafı yoktu. Yolcu, onu dünyaya getirenlerin yüzünü kırk üç yıl sonra ilk kez görüyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir