İHTİMAL ÜÇGENİ – İhtimaller birbirini öldürebilir mi? – Paradoksal Öykü

❝Adını, sanını, işini, eşini kaybedeceksin. Sana ait olduğunu düşündüğün ama olmayan her şeyi yitireceksin. Hayatımı seviyorum diyorsun ama hayat işinden veya benzer şeylerden ibaret değil. Tıpkı kimliğinin ve bedeninin sen olmadığı gibi.❞

Uzun zaman boyunca tozlu bir bilgisayar klasöründe bekleyen bu öykü, şimdi gün ışığında!

 “Günaydın hayatım.” dedi Soner, eşi Serra’ya.

“Günaydın!” diye şakıdı kadın. Mavi gözlerinde adeta neşe parlıyordu.

Soner, her geçen gün daha da hayran oluyordu ona. Kabarık, dalgalı saçları, siyah saçıyla tezat oluşturan masmavi gözleri, gülüşü, neşesi, hayatı ciddiye almayışı… Sıkı sıkı sarıldı Serra’sına.

Onu ondan alan gülüşüyle karşılık verdi Serra. Sıkıca sarıldı kocasına o da.

Soner hayattan kopmuş gibiydi adeta. Serra’nın en ufak ilgisinde öldüğünü sanıyordu. Ölüyor ve sonsuzlukta mutluluk kuşunu yakalıyordu.

Eşinin “Artık kahvaltı yapmalıyız.” sözüyle kendine geldi. İş yerine geç kalmak üzereydi.

Küçük bir inşaat firmasının satış müdürü olarak çalışıyordu. Evlenene kadar babasıyla yaşamıştı. Anne şefkatinin ne olduğunu bilmiyordu. Zira “melek oldu” diye anlatılan annesini, dört yaşındayken kaybetmişti.

Üniversite sonunda, kimseye âşık olmayacağını düşünürken, bir ilaç gibi Serra çıkıvermişti karşısına. İlk gördüğünde, “Beyefendi niçin dakikalardır bakıyorsunuz?” azarını yiyene kadar ağzı açık bakakalmıştı o güzelliğe.

“Şey… Ben dalmışım.” demişti Soner.

Serra o gün “Hıh!” deyip geçip gitmiş, fakat üç gün sonra Soner’in yemek davetini geri çevirmemişti.

Soner restoranda konuşamayıp, yemeğini de yere düşürünce ilk kez görmüştü müstakbel eşinin bir içim su gibi olan kahkahasını. Hiç kırılmamıştı, aksine aşkı daha da doruklara çıkmıştı. O gün konuştular, anlaştılar, mezuniyetlerinden hemen sonra da nikâh kıydılar.

Soner’e “Kendinle gurur duyduğun özelliğin nedir?” diye sorsalar, “Aşkın büyüsüne kapılıp yanlış bir evlilik adımı atmamam.” derdi. Serra ile evlenirken, en detaylı araştırmaları yapan yine kendisi olmuştu. Bu tür duyguların geçiciliğini biliyordu, yanlış bir adım atamazdı, ihtimallere bel bağlayamazdı.

Ofisinin kapısını kibarca iten Soner, yerine oturdu. Bilgisayarını açmasıyla of çekmesi bir oldu. Ne çok elektronik posta birikmişti böyle? “Hadi bakalım koca adam, iş başına” dedi kendi kendine ve birincisinden başladı cevaplamaya.

Öğle vakti olduğunda gözleri, elleri ve beli ağrımıştı. Üç yüzüncü maili de bitirmiş olmalıydı. Kalan yirmi taneyi de yemekten sonra cevaplayabileceğini düşünerek yemekhaneye indi. Karnını doyurup çayını içerken, öğle molası biter bitmez patron ona seslendi.

“Soner Bey size bir sürü dosya gelmiş acilen bakmalısınız.”

“Ama Deniz Bey…” diyecek oldu, “Acil olmasa çağırmazdım.” cevabını alınca ofisine çıktı.

“Ah!” tepkisi vermişti gelen dosyaları görür görmez. Bunlar akşama bitmezdi, hatta iki gün sürerdi. Deniz Bey çıkarken mesai bitmeden önce hepsinin halledilmesi gerektiğini söylemişti, dosyaların geldiği zarfa özellikle not düşülmüş.

İş işti, yapılacaktı artık. Koltuğuna oturdu, eline aldığı ilk dosyayı okumaya başladı.

“Rusça!”

Dosyaların yoğunluğu yetmezmiş gibi bir de tercüman mı getireceklerdi şimdi? Soner gönderen firmaya sessiz küfürler savurmaya başladı, gerçi zarfın üstünde belli bir firma adı da yoktu. Hangi işletme bu kadar ciddiyetsiz olurdu?

Soner Kiril alfabesini bilmiyordu, boş boş baktı ve dosyayı bir kenara bıraktı. İkincisini aldı eline.

“Ha!” Evet, bu, Latin alfabesiyle yazılıydı ama bunu yazan her kimse sadece ve sadece klavyenin üstüne ayaklarını basmıştı. Rastgele harflere hiçbir anlam veremeyen Soner aklını yitirmek üzere olduğunu düşündü. Bu neydi şimdi? Bir tür şifreleme mi?

Umudunu kaybetmiş bir şekilde üçüncü dosyayı da aldı. Eğer bunda da anlamsız yazılar varsa hepsini toptan çöpe atıverecekti, neyse ki tahmin ettiği gibi çıkmadı. Koca kâğıtta tek cümle vardı ve o cümle, gelen dosyaların ilk anlamlı cümlesiydi:

“Önceki dosyalara anlam vermeye çalışma.”

“Eh, çalışmadım zaten!” dedi Soner, niye sıcacık çayını bırakıp onları okuduğunu merak ediyordu. Sıradaki dosyayı aldı eline.

“Rusça olana anlam vermeye çalışma demek istedim. Rusça bir kelime yazmıyor orada, sadece rastgele harfler.”

Soner’in içini bir ürperti kapladı. Gerçekten de ilk dosya için tercüman getirme niyetindeydi. Yavaşça okuduklarının arasına koydu ve yeni dosyaya baktı.

“Şaşırmış olabilirsin ama bu her dosyada tek cümle yazdığı anlamına gelmiyor.” Ne demek olduğunu düşündü, sonra buldu. Önceki dosyanın arkasına da bak demek istiyordu. Sonra kafasına bir şey dank etti, bunu yazan her kimse dördüncü dosyayı arkasına bakmadan koyacağını biliyordu ya da tahmin etmişti.

Kâğıdı bir bombaymış gibi kaldırdı.

“Anladığımı anladığına sevindim.”

Soner’in muhatabı ya usta bir kâhin, ya büyücü, ya da bir psikoloji dehasıydı. “Eğer nerede ne düşünebileceğimi biliyorsa ancak bu üçünden biri olabilir.”

Hemen beşinci dosyanın arkasını çevirdi.

“Kâhin değilim. Büyücü de değilim. Psikolog değilim, deha hiç değilim.”

Soner’in o an aklından tek geçen, gelen dosyaların hepsini ateşe vermek oldu.

Sıradaki dosyada yazan şuydu:

“Eğer gönderdiğim dosyalara bir zarar verirsen, başına gelecekleri asla öğrenemezsin.”

Soner delirdiğini düşündü, eğer delirdiyse yapması gereken oyuna devam etmekti değil mi?

“İyi” dedi “Peki. Ne gelecekmiş başıma onu da söyle.” Altıncı dosyayı hızla kaldırıp attı. Yedinci dosya diyordu ki:

“Her şeyini tek tek kaybedeceksin.

Dipnot: Deli değilsin.”

“Her şeyimi mi?” Ne demekti şimdi bu? Soner’in bildiği bir şey varsa o da kaybetmeye hazır olmadığıydı. Hayatını seviyordu. Usulca sekizinci dosyayı aldı eline.

“Adını, sanını, işini, eşini kaybedeceksin. Sana ait olduğunu düşündüğün ama olmayan her şeyi yitireceksin. Hayatımı seviyorum diyorsun ama hayat işinden veya benzer şeylerden ibaret değil. Tıpkı kimliğinin ve bedeninin sen olmadığı gibi.”

Soner bu sözlere anlam vermeye çalıştı. Evet, o, bir kâhinle veya büyücüyle konuşmuyordu, konuştuğu kişi ancak hayatın derin sırlarını anlamış bir bilge olabilirdi.

“Zarfta yazan adrese ön yargılarını bir kenara bırakarak gel, sana hayatının ve kendinin aslında ne olduğunu öğreteyim.”

“Yok, almayayım!” diye bağırdı. Etkilenmiş olması, bilmediği bir adrese tek başına gidebileceği anlamına gelmiyordu. Karşısına bir kaçığın çıkmayacağına kimse garanti veremezdi.

“Yazık. Zaten senin olmayan şeylere zarar gelmesinden korkuyorsun. Onları amacın olarak görüyorsun, Soner. Ama şunu bil ki; … ”

Cümle yarım bırakılmıştı. Arkasına baktı dosyanın Soner, boştu. “İlla oraya gelmek istemedim diye beni suçlayamaz. Madem o kadar filozof burada öğretsin bana kendimin ne olduğunu.”

“… hayatın ne olduğu öğretilmez onu ancak sen bulabilirsin. Arayarak. Her şeyini tek tek kaybedeceksin Soner.”

“Eeh!” dedi Soner. “Yeter be! Cevaplamam gereken o kadar e-posta ve halletmem gereken o kadar başka dosya birikmişken ben gidip deli saçması okuyorum. Uğraşamam, işim var benim, hoşça kal!” Gelen tüm dosyaları çöpün içine doldurdu.

Kendisini normal zamanda pek yoran diğer işler artık tatlı gelir olmuştu. Akşama doğru bütün işler bitmişti, Soner balkona çıktı, sigarasını yaktı. Birazdan Deniz Bey’e veda edip çıkardı. Evine, Serra’sına kavuşurdu.

İş yerinden ayrılmadan önce, Deniz Bey’in öğleden sonra evine gittiğini öğrenerek iç çekti. “Patron olmak varmış şu hayatta.” dedi. “Adamın kendi işi, istediği zaman çıkar tabii… Biz ne yapalım günün yarısını modern köleliğe harcamaktan başka?”

Mırıldanırken içine merak düştü. Yukarıya çıktı, çöpü karıştırıp zarftaki adresi okudu. Şehir merkezine yarım saat uzaklıkta bir köy mezarlığının adresi yazıyordu.

Of çekti. “İyi sallamış, nasılsa gidip kontrol etmem…” diye düşündü. Oysa hiç bakmadığı son dosya kâğıdını çekip çıkarsaydı, “Bu yazılara inanmadığın ve bu dosyayı okumadığın için pişman olacaksın.” yazdığını görecekti.

Binadan çıktı, orta segment arabasına bindi ve kuzey-güney doğrultusundaki otobanda ilerlemeye başladı. Eğer köye gitmeye karar verseydi yolundan hiç sapmayacaktı, fakat evine gitmek istediği için üçüncü dönemeçten sağa girdi. İş çıkışı saatindeki yoğun trafik yerine huzurlu bir sakinlikle karşılaşınca neşesi yerine geldi. Yolun kenarındaki çiçekçinin önünde durdu.

Yola çıkalı henüz beş dakika olmuştu. Eğer köye gitmeye karar verseydi henüz otobanda, aynı yöne gitmeye devam ediyor olacaktı.

İhtimaller, sıradanlığın kırılma noktalarıydı.

“Eşim için kırmızı, tek bir gül alabilir miyim?”

“Hay hay!” dedi çiçekçi. Özenle taptaze bir gül dalına fiyonk bağlayıp müşterisine verdi, daha önce de birkaç kez gördüğü aşina müşterisini kapıdan uğurladı. Soner ise bu ilginin karşısında kendisini kral gibi hissediyordu.

Serra’nın yüz ifadesini hayal ettikçe yüzüne sımsıcak bir gülümseme yayılıyordu. Bu vesileyle arabasını limitleri aşmayacak en yüksek hızda sürdü. Sitenin otoparkına girdiğinde işyerinden çıkalı yalnızca yirmi dakika geçmişti. Belini rahatsız eden ruhsatlı tabancayı çıkarıp arabadaki kutusuna koyarken “İyi ki gitmedim o köye.” diye düşündü. “İl sınır tabelasını henüz görmüş olurdum.”

Sürprizi bozmamak için zili çalmadı. Dış kapıyı da anahtarla açtı, asansörün saniyeler içerisinde ulaştırdığı dairesinin kapısını da. İçeriye sessizce süzüldü. Kapalı bir kapının ardından gelen boğuk, belli belirsiz kahkaha ve konuşma sesleri dışında ev sakindi. “Yatak odası.” dedi sesin kaynağına, dikkatle dinleyerek. “Canımın içi yine yatakta dizi izliyor.”

Mahrem odalarının kapısının kulpuna elini koydu. Derin bir nefes alıp üçe kadar saydı. “Sürpriii…” diye kapıyı açtığında ses telleri durdu. “Z” harfi boğazına kaçtı. Elindeki gül yere düştü.

Serra… Güzel Serra vicdan azabıyla kızardı; Deniz’in çıplak vücuduna biraz daha sarıldı.

“Açıklama yap.” diyebildi yalnızca Soner. Dili ağzının içinde dönmeyi reddediyor, gözleri bu iğrenç görüntüyü bulanıklaştırabilmek için yaş akıtıyordu. “İnanmaya hazırım!” diye bağırdı. “Saçma da olsa bahane uydur, beni aldatmadığını söyle Serra!”

Deniz, suratına her ne kadar alaycı bir ifade takınsa da, içten içe bu öfkeli kocanın kendisini vurmasından korkuyordu. Ayağa kalkıp hiçbir şey söylemeden giyinmeye başladı. Bu sırada koca kan çanağına dönmüş gözlerle bakıyor, kadın da yorganı çekerek üstünü örtüyordu.

Deniz tamamen giyinip kapıdan geçeceği sırada Soner boynundan tuttu ve tıknaz adamı duvara yapıştırdı. Bunun üzerine yataktan, “Yapma!” diye bir bağırış yükseldi.

“Sus!” dedi çıldıran adam. “Nasıl yaparsın bunu bana? Hiç utanmadın mı yüzüme gülerken, benimle yatarken? Hâlâ seviyorum seni, hâlâ toz konduramıyorum be sana!”

Başı dönüyordu. Dosya kâğıtlarındaki harfler beyninin içinde dolaşıyordu. Gücünün tümüyle tükendiğini hissettiğinde “Ne haliniz varsa görün!” diye bağırıp evin kapısını çarptı. Asansörden aşağı inerken dizleri titriyordu.

Yarım saat önce açtığı şoför kapısını şimdi yeniden açarken artık nereye gitmek istediğini biliyordu. Eğer adresin üzerinde düşünmüş olsaydı, o mezarlığın annesinin yattığı mezarlık olduğunu hatırlayacaktı. Eğer işyerinden çıkıp doğruca oraya gitmiş olsaydı, kapının kulpuna ikinci kez dokunduğu anda mezarlığa varmış olacaktı. Orada bir bekçi kulübesi görecekti. Kulübede eski bir bilgisayar, klavye ve yazıcıyla karşılaşacaktı. Eğer dikkatle baksaydı boş zarfları da tozlu çekmecede bulacaktı. O rastgele harflerin, garip mesajların burada hazırlanmış olduğunu anlayacaktı.

Yarım saat oyalanacaktı. Kirden rengi görünmeyen klavyeye baktığında Kiril alfabesinden harfler görecekti. Eski Sovyet ülkelerinde klavye üretilip üretilmediğini anımsamaya çalışacak ama bilgisi olmadığı için pas geçecekti.

Mezarlığa geleli tam yarım saat olduğunda tiz bir motor gürültüsü işitecekti. Kulübeden dışarı çıktığında kendi arabasını görüp şok olacaktı. Oto hırsızlığı vakasıyla karşı karşıya olduğunu düşünürken camdan içeri bakacak ve kendisini görecekti. Yakası dağılmış, yüzü şişmiş, gözleri kıpkırmızı kesilmiş bir Soner… Önce korkacaktı ama merakı korkusuna galip gelecekti. Duran arabaya yaklaşacak ve camı açmasını isteyecekti.

“Açıklama yap.” diyecekti normal Soner, yıkılmış Soner’e.

“Bitti!” diye bağıracaktı arabadaki adam. “Karın seni patronunla aldatıyor, zaten hepsi şerefsizmiş, bitti senin hayatın!”

Dışarıdaki Soner bu söylenen sözleri algılamaya çalışarak, şoktan dolayı tepki veremeden arabanın yanından ayrılacak ve kulübeye geri girecekti. Adını bile yitirdiğinin ayrımına varacaktı. “Diğer adam Soner ise ben kimim?” diye soracaktı kendine. İlkin delirdiğine kanaat getirecek, ardından anlayacaktı. İhtimaller… İhtimaller onu parçalara ayırmıştı.

Kulübeye ikinci kez girdiğinde bilgisayarın faresini oynatacaktı. Karşısına kayıtlı bir dosyanın çıktığını fark edip şaşıracaktı. Dosyayı açtığında rastgele harflerin, yazıların, mesajların olduğunu görecekti.

Belki de Soner bu köye bugün değil dün, yani henüz zarfı almadan gelirdi. Annesini ziyarete… Derken boş bekçi kulübesini fark ederdi. Bilgisayarın açık olduğunu fark edip şimdiki gibi şaşırır, bir Word dosyası oluşturur ve “Nasıl tepki verirdim acaba?” diye düşünerek yazmaya başlardı. Önce bilgisayarın Kiril alfabesine ayarlandığını fark eder, rastgele harflere basar, sonra ayarlardan düzeltir, Latin alfabesinde rastgele harflere basar, üçüncü sayfada ilk iki sayfanın anlamı olmadığını açıklardı, böyle de giderdi.

Yazdıklarını yazıcıdan çıkarıp zarfa koyduktan sonra kimliğini gizler, adsız bir şekilde köyün postanesinden işyerine, kendisine postalardı. Neler olacağını merak ettiği için o gece evine dönmezdi. Karısına haber verir ve bekçisiz mezarlıkta, anneciğinin bedenini örten toprağın yanında sabahlardı.

Ertesi günün akşamına doğru uyanırdı. Yaklaşık yirmi dört saat uyumanın verdiği sersemlikle başı döner, yarım doğrulur, etrafına bakardı. Arabasını görünce rahatlardı. Önce biraz sürünerek sonra da ayağa kalkıp yürümeye başlar, arabasındaki yabancıyı gördüğünde ise rahatlık yerini öfkeye bırakırdı.

Belinde ağrı hissederdi, böylece tabancasını belinden çıkarmamış olduğunu fark ederdi. Sokak kavgasına bile hiç bulaşmamış eğitimli Soner, uyku sersemi öldüren metali kavrardı. Karşı taraftaki adamın da silahına davrandığını görünce bir çatışmanın içinde olduğunu anlardı. İlk kez kullanırdı bu aleti.

Mezar taşının yanındaki, arabadakini öldürürdü. Arabadaki ise mezar taşının yanındakini öldürmüştü. Kulübedeki de dışarı çıkacak, karşılıklı ölümlere tanık olacak ve belindeki tabancayı çıkarıp kendisini öldürecekti.

Soner eve dönemezdi. Soner eve dönmemişti. Soner eve dönemeyecekti. Ortada ceset de yoktu, çünkü ihtimaller birbirini öldürmüştü.

Ertesi gün Deniz esneyerek uyandı. Yıllar sonra tanışabildiği ikinci baharının, Serra’sının yanağından öptü ve hazırlandı. İş yerine giderken İK bölümüyle toplantı yapmayı düşünüyordu. Uzun süredir uygun aday olmadığı için müdür ilanını yeniletmek istiyordu.

İşyerine girdiğinde masasının üzerinde bir zarf olduğunu fark etti. Üzerine “Bugün cevaplanacak!” diye bir not düşülmüştü. Göndereni belli değildi. Deniz zarfı şöyle bir inceleyip yırtarak açtı ve bir yığın dosya gördü.

Birisini çekip çıkardı. “Bugün iş çok.” diye düşündü. “Keşke dil bilen eleman alsaydık şuraya, bir de Rusça tercüman getireceğiz, iyi mi?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir