ÖTELERİN ŞARKISI – Bir Okyanus Öyküsü

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor‘da 11. Kısa Öykü Yarışması’nda yarışmış ve YBKY dergisinin 53. sayısında yer alan öyküm sizlerle!

İsimsiz bir arkadaş grubuyduk biz. On iki kişiydik. Hepimiz gençtik ve başımızın tepesine dek merakla doluyduk. Bu merakı giderip sorularımıza yanıt bulabilmek için ailelerimizden ayrılmış, medeniyetten uzağa, doğanın kucağına sığınmıştık. Diğer canlıları gözlemliyor, davranış örüntülerini anlamaya çalışıyor ve daha sonra aramızda tartışarak bilgilerimizi pekiştiriyorduk. İddiasızca bilgeliğe yürüyorduk biz, halis bir şekilde evreni kavramaktı tek hedefimiz.

Deneyimlerimiz bize öğrenmeyi de öğretiyordu. Zamanla araştırma kapsamımızı biraz daha daraltmamız gerektiğini anladık. Çünkü evrende sayısız bilgi alanı vardı. Nesnelerin hareketi, nesnelerin bileşimi, canlılık kavramı, canlıların anatomisi, davranışları, yaşam alanları… Her biri yalnızca kendisine özel olarak yıllarca çalışmayı gerektirirdi. Biz de bir akşam toplanıp tek bir konu seçmeye karar verdik.

Yakın arkadaşların arasında açıklanması zor, sezgisel bir bağ olurdu. Mimiklerinden, ses tonlarından, ufacık ayrıntılardan birbirlerinin ne düşündüğünü anlarlardı. O akşam bir araya geldiğimizde hepimiz biliyorduk ki neredeyse herkesin kalbinde aynı arzu vardı.

İçimizden biri “Okyanus!” diye dile getirdi. “Okyanus, çözülmeyi bekleyen bir gizem değil mi? Orada bilmediğimiz bambaşka bir âlem var. Eğer bizi tatmin edecek bir şey varsa o da okyanusun derinliklerinde saklı. Aradığımız hazine orada gömülü. Ne yapıp etmeli, okyanusa dalmanın bir yolunu bulmalıyız.”

Aklımız ve kalbimizden başka sermayemiz yoktu bizim. Okyanusa dalacak özel giysilerimiz, tüplerimiz yoktu. Bu yüzden bir parça umutsuzdum. Konuşan arkadaş, bana dönerek “Neden?”  diye sordu. “Neden okyanusu araştırmak istemiyorsun?”

Oysaki ağzımı açmamıştım. Okyanus mevzusunun ilgimi pek çekmediğini duruşumdan anlamıştı. Burnundan sesli bir şekilde nefes verdi. Bir parça alayla, “Tabii, senin dilsiz adamın varken okyanus neyine, değil mi?” dedi.

“Ötelerin Şarkısı,” diye düzelttim.

Bahsettiğimiz, orta yaşlı bir tuhaf adamdı. Ben kendimi bildim bileli ne birisiyle konuşur ne de topluma katılırdı. Tek yaptığı meczûbâne var olmaktı. Ağzını şarkı söylüyormuş gibi açar ve sessizce ortalıkta dolanırdı. Onun sırrını çözme arzusu, kendimi bildim bileli içimde yanar dururdu. Ne düşünüyor? Zihninden neler geçiyor? Neden konuşamıyor?

Sohbet etmek isterdim. Düşüncelerimizle, hislerimizle, tavır ve bakışlarımızla… “Anlat.” demek isterdim. “Neler geçti başından?”

Ötelerin Şarkısı adını ona ben takmıştım. Öyle düşünceli durur ve hareket ederdi ki bizim bilmediğimiz âlemlerden şarkılar duyduğuna emindim.

“Tamam da…” dedi diğer bir arkadaşım. “O adam kimseyle konuşmuyor. En fazla yüzüne bakıyor ve çekip gidiyor. Yapabileceğin bir şey yok.”

Hüzünle gözlerimi yumdum. Eğer gözlerimi yarım kapatırsam bu keyif, selamlama yahut sevgi, tamamen kapatırsam da keder ve yalnız kalma isteği anlamına gelirdi. 

“Yine istediğin zaman geri dön, Ötelerin Şarkısı’nı izle. Buralarda yaşıyor zaten. Bizim gibi, toplumun dışında. Ancak okyanus araştırmamızı kaçırma, bizimle gel.”

“Ne yapacaksınız ki?”

“Serbest dalış!”

“Siz ciddi misiniz?” Kahkaha attım. “Okyanusun o sonsuz derinliğine böyle aletsiz olarak dalıp keşif yapacaksınız, öyle mi?”

Arkadaşlarım sessizleşmişti. Kahkahamın yersiz ve zamansız olduğunu fark edip utançla sustum. 

“Eğer cesaret gösterip o tek adımı atmazsak…” dedi arkadaşlardan biri, “Oraya sığ bir seviyeden bile bakamayacağız. Yabancı bir adamı takip edip lakap takacak kadar cesursun. Ayrı dünyaları keşfedecek kadar da cesur ol.” 

Bakışlarımı kaçırdım ama söyleyecek bir şey bulamadım. İkna olmuştum.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp bizim dünyamızla okyanusu ayıran sınıra yaklaştık. Kalp atışlarımız hızlanmıştı. Parlayan gözlerimizi tamamen almıştık. Hafızamdaki bilgi kırıntılarını toparlamaya çalışıyordum. Bir şeyler işitmiştim zamanında: Buralarda nasıl göller, volkanlar, bahçeler varsa okyanusun ardında da aynen varmış. Hatta daha iyileri varmış. Dağlar, adalar, çukurlar, tepeler… Medeniyetimizin, ait olduğumuz küresel fanusa dair birikmiş bilgileri arasında okyanuslar pek yokmuş. Bu açık mavi âlemin pek azını keşfedebilmişiz.

Heyecanım giderek artıyordu. Tıpkı kış mevsiminde ekvatora yaklaştıkça ortam sıcaklığının artması gibi. Önce birbirimize baktık sonra da kafamızı denize daldık. Gözlerimi kırpıştırıp açtığımda neredeyse bir sevinç çığlığı atacaktım. 

“Böcekler! Böcekler!” diye cıvıldadık. 

Onlar okyanusta yaşadığını bildiğimiz sayısız canlı türlerinden biriydi. Engin bir mavilikten ibaret sandığımız okyanusta küçük hareketli yaratıkların yaşadığını fark etmemiz, zihinsel dünyamız için bir dönüm noktası olmuş ve evrene dair algımızı kökünden değiştirmişti.

Böceklerin zararlı olabileceğini biliyorduk. Hatta topluluğumuzdan bazı kişilere saldırıp öldürmüşler, yaşadıkları yere çekmişlerdi. Bu yüzden en küçük tehlike belirtisinde geldiğimiz yere geri dönmek için tetikteydik. 

Okyanustan vuran ışık, ortalığı parça parça aydınlatırken hayranlıkla böceklerin sınıra temas eder halde kalabilmek için kullandıkları tahta parçalarına bakıyorduk. Bu tahtaları yukarıda, yani hava okyanusunda yetişen ağaçlardan üretiyor olmalılardı. Bu sırada tenimde soğuk bir esinti hissettim. Arkamı döndüğümde bana bakan bir çift gözle karşılaştım. Ötelerin Şarkısı buradaydı. 

Gözlerimi hafifçe yumarak selam verdim. O ise bir şey söyler gibi ağzını açmış fakat yine sessiz kalmıştı. Bu sırada suyun içinde mekanik ve cılız bir ses yayıldı. 

“Bu, insanlardan balinalara bir mesajdır. 

Nihayet, dilinizi çözmüş bulunmaktayız. Bizimki kadar gelişmiş bir toplum yapınız ve medeniyetiniz olduğunu hayretle anlamaktayız.

Biz, insanlarız. Suyun dışında ve toprakların üzerinde yaşıyoruz. Türümüzün, sizin türünüze karşı yaptığı av gibi faaliyetler dolayısıyla özür dileriz. Sizlerle dost olmak istiyoruz. Karşılıklı bilgi alışverişiyle gezegenimize layık canlılar olarak refaha kavuşabiliriz. 

Son olarak, türünüzden birine teşekkür etmek istiyoruz. Onun üzerinde yaptığımız araştırmalar, bize keşiflerimizde yol gösterdi. Biz onu 52 Hertz olarak adlandırıyoruz. O, hiçbirinizin duyamayacağı bir frekansta şarkılar söylüyor.”

Mesaj sona erdi. Arkadaşlarım arasında şaşkınlık dolu uğultular başlamıştı. Böceklerin, daha doğrusu kendilerine taktıkları isimle “insan”ların dillerini bizim dilimize çeviren aygıt mı, her neyse, açık kalmıştı ve sesleri hâlâ geliyordu. Ben de onları dinliyordum. 

Şarkılarımızın içeriğinden bahsediyorlardı. Biz göç etmek, iletişim kurmak için şarkı söylerdik. 52 Hertz ise hayranlık verici bir biçimde doğanın, okyanusun güzelliğiyle ilgili şarkılar söylüyormuş. Sanat diyormuş buna insanlar. Saf güzelliğin dışa vurumu. 

Bunu duyduğumda başımı Ötelerin Şarkısı’na doğru çevirdim. Gözlerini hafifçe yummuştu. 

“52 Hertz balinası, alışılmadık bir biçimde 52 hertz şiddetinde ses çıkaran ve 1980’lerin sonu, 1990’ların başından bu yana düzenli olarak izlenen türü belirlenememiş bir balinadır. Kendisine ilk olarak Pasifik Okyanusu’nun kuzeydoğusunda denizaltı araştırmacıları rastlamıştır. 52 Hertz, çoğunlukla 12 ile 25 hertz arasındaki şiddette ses çıkaran kambur balina ile mavi balinaya oranla daha yüksek sesteki frekanslarda ses çıkarmaktadır. 52 Hertz, bu özelliğiyle kambur balina ile mavi balinadan ayrılmaktadır ve dünyada bu özellikteki ilk ve tek balinadır. Bu özelliği nedeniyle diğer balinalarla iletişim kurmakta zorlanan 52 Hertz’e kriptozoologlar dünyanın en yalnız balinası demiştir.” — Vikipedi

Liste(leri) seçin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.