YİNE DE DÖNÜYOR İÇİNDEKİ HER PARÇA – Kısa Öykü

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinin “Pusula” temalı 12. Kısa Öykü Yarışması’nda beşinci olan öyküm sizlerle:

“Yön bir paradokstur,” dedi filozof, taş basamaklarda ağzından çıkan her bir kelimeyi, kurbağanın sinekleri yutması gibi kapmak için pür dikkat dinleyen öğrencilerine. “Buradan çıkıp durmadan doğuya gitseniz, yine buraya varırsınız eninde sonunda. Batıya, kuzeye, güneye ya da ara yönlerden birine gitseniz de aynısı olur. İtiraz eden var mı?”

Öğrencilerin yarısının eli havadaydı. Burası özgür bir felsefe sınıfıydı, öğrencilerin öğretmenle tartışma hakkı vardı, hatta bu tartışmalar yeni fikirlerin doğmasına yol açtığı için istenirdi.

“Hiroto.”

Çekik gözlü bir öğrenci ayağa kalktı.

“Japonya, Amerika’nın batısında mıdır, yoksa doğusunda mı?”

“Elbette ki doğusunda.”

“Halbuki Amerika’dan Japonya’ya giden uçaklar batıya doğru giderler.”

“O halde batısında,” dedi Hiroto.

“Sizdeki yerel saat, Amerika’daki yerel saatten neredeyse bir gün daha öndedir. Bunu göz önüne alırsak da doğusunda olması gerekir.”

Öğrenci başını hafifçe eğdi, sessiz kaldı ve yerine oturdu. Öğretmenine mağlup olmuştu.

Filozof değneğiyle havada bir daire çizdi. “Yusuf, söyle bakalım,” diye seslendi sınıfının tek Müslüman öğrencisine. “İbadetiniz esnasında nereye yönelirsin?”

“Kâbe’ye.”

“Tam arkanı dönsen ibadetin geçerli olmaz, değil mi?”

“Hayır, öğretmenim.”

“Dünya’nın şeklinden dolayı kıbleye arkanı dönsen bile aslında Kâbe’ye doğru bakıyor olacaksın.”

“Kâbe’ye dev, ışıklı bir sütun yerleştirdiğinizi düşünün,” dedi Yusuf. “Eğer namaz kılarken kıbleye yönelirseniz bu ışıkları görebilirsiniz ama zıt yönde görülmez olacaktır. Yönler vardır çünkü ışık vardır. Işığı kütleçekim kuvveti hariç hiçbir şey bükemez, ışıktaki bükülmeyi gözle görebilmemiz de için bu kuvvetin oldukça yüksek olması gerekiyor.”

Filozof bir süre düşündükten sonra “Yönler, bir göz yanılsamasıdır yalnızca,” dedi. “Eğer köstebekler gibi ışıktan mahrum yaşasaydık yönlerin bizim için önemi olmayacaktı.”

Başka bir öğrenci söz aldı. “Gök küre, yönlerin varlığının kanıtıdır.” dedi. “Dünyanın neresinde olursanız olun, gece vakti göğe bakarsanız yerinizi anlayabilirsiniz. Denizciler yüzyıllarca yıldızların rehberliğiyle ilerlediler. Dünya yuvarlak olduğu için hangi yöne gidersek gidelim aynı yere gelebiliyoruz, peki ya yuvarlak olmasaydı? Ya Dünya, onların iddia ettiği gibi düz olsaydı?”

“Onlar” sözcüğüyle sınıftaki herkesin tadı kaçtı. Yusuf tekrar söz aldı.

“Gözlerimiz olmasa da ışık daima bizimle.” dedi. “Işık yalnızca görünür ışıktan ibaret değildir, hatta görünür ışık, ‘ışık’ tayfının incecik bir kısmıdır. Radyo dalgalarından X ışınlarına hepsi ışık tanımına girer.”

“Radyo alıcımız ya da röntgen cihazımız yoksa hiçbiri bizi ilgilendirmez,” dedi filozof.

“Önemli olan ışığın fiziksel bir gerçeklik olarak var olması. Işık varsa yönler de vardır. Doğu ve batı, isimlerini, en büyük ışık kaynağımızın doğup batmasından almaz mı?”

“Bu durumda da yönler bir yanılgıdan ibarettir,” dedi öğretmen. İşaret parmağını hayali düz bir çizgide hareket ettirirken “Yön, ışığın hareket tarzının bizim algılarımızdaki izdüşümüdür. Işığın ve kütleçekimin olmadığı bir boş uzayda yön diye bir şey var mıdır?”

Yusuf, çenesini sıvazladı. “Yoktur,” dedi. “Fakat bu yön olgusunu bir paradoks yapmaz. Kütlelerin ve ışığın var ettiği bir özelliktir.”

Filozof beş dakika düşünüp cevap bulamadığı için öğrencisini tebrik etti. Sınıfta bu konu hakkında fikri olan biri olup olmadığını sordu. Bu sırada boş araziden koşarak uzun saçlı bir öğrenci geldi. 

“Dera aramıza teşrif edebildi, alkışlıyoruz!”

Alkış sesleri arasında Dera elindeki üstü tozla kaplı, ufacık pusulayı öğretmenine gösterdi. 

“Yönlerin asıl kanıtı ışık değil manyetizmadır.” 

“Arazide dolanırken bizi nasıl dinledin?”

“Kulağım buradaydı,” dedi Dera. “Yön ne sizin dediğiniz gibi yanılgı ne de Yusuf arkadaşımızın dediği gibi ışık ve kütleye bağlı bir özelliktir. Yön, en küçük parçacığa bile içkindir. Bir elektronun bile dönüş yönü vardır ki bilim insanları buna spin derler. İki spin vardır, -1/2 ve +1/2. Mıknatıslarda dönüş yönlerinden biri daha baskındır. Onlara manyetik özelliği veren budur.”

Filozof öğrencisinin zekâsı karşısında hayranlık duyarken öğrenciler daha çarpıcı ve öğretmenin gözüne girebilecekleri bir cevap arıyordu. Dera pusulayı giysisinin cebine koydu.

Ders bitiminde öğrenciler giysileri hariç hiçbir şey almadan geldikleri boş araziden ayrıldılar. Özgürlüğü ertesi hafta gelip almak üzere geride bıraktılar. Teknolojinin, kameraların, ses kayıt cihazlarının ve devlet denetiminin hâkim olduğu topluma geri döndüler. Esasen hakikate aç olsalar da toplumdaki rolleri farklıydı. Görevlerini sessizlik içinde yapar, mesai bitiminde eve dönerler ve devlet televizyonunu izlerlerdi. 

İçlerinde bilgelik tutkunu, dışlarında ise itaatkâr vatandaşlardı. Ne fikirleri vardı ne inançları ne de devletin onlara verdiğinden başka kimlikleri. Toplumun içinde Hiroto Japon, Yusuf Müslüman, öğretmen de filozof değildi, hepsi vatandaştı, yasaklı bir şarkıda dendiği gibi duvardaki bir başka tuğlaydı. Yöneticiler ne derse onu savunmalı, devletin verdiğinden öte dünya hakkında bir bilgi aramaya kalkışmamalıydı.

Bu bilgilerden birisi de dünyanın çarşaf gibi sonsuz bir düzlükte olmasıydı. Evren ise dünyadan ibaretti. Yıldızlar dev nükleer toplar değil, Dünya’yı aydınlatan küçük ışıklardı, Güneş ve Ay ise biraz daha büyüğü.

Dünya’nın küre olduğunu ve döndüğünü iddia etmek düşman propagandasıydı. Küre dünya, sınırlı dünya demekti. Dünya’ya sınırlı demek de devletin gücünü küçümsemekti. Oysaki devlet, kutuplar olarak bilinen buzdan duvarın ötesine geçip dünyanın hiç keşfedilmemiş topraklarını fethetmek için halkından düzenli olarak vergi topluyordu. Politikaya uygun tekrarlar yapan astronom, yer bilimci ve kâşif adayları yüksek fonlar alırdı. Gençlerin beynini yıkayan devlet düşmanları ise canlı yayında kurşuna dizilirdi.

Filozof ve öğrencileri canlarını korumak için sessizlik içinde ve birer birer metro istasyonuna girdiler. Aralarında düzenli olmayan mesafeler bırakıyorlardı ki toplu oldukları düşünülmesin. Kimse onlardan şüphelenmesin. Dera her hafta yaptığı gibi bütün arkadaşları gidene kadar arazide koşuşturarak oyalandı. Güneş batarken yine koşarak metro istasyonuna girdi.

Kapıdaki dedektörler ötünce şaşkınlıkla durdu. Bu sırada güvenlik görevlisi kabinden fırlayıp gelmiş, “Üzerinde ne var?” diye bağırmaya başlamıştı. Merdivenlerden çıkıp gelen iki devriye polisi Dera’nın üzerini aramaya başladı ve birisinin eli cebindeki pusulaya uzandı.

“Bu ne? Bunu taşımanın yasak olduğunu bilmiyor musun?”

Dera, canı dilinin ucunda, şaşkınlığını atıp bir yalan uydurmaya çabaladı. “Pusula. O, Dünya’nın kutuplarını göstermek için değil, hayır. Ben… Onu… Elektronların dönüşünü göstermek için yanıma aldım.”

“Sen dünya yuvarlaktır ve kutupları vardır mı demek istiyorsun?” dedi polis.

“Ohoo, sadece dünya mı? Her şey dönüyor. Her şeyin kutbu var yani… Güneş’ten, galaksilere, hatta elektronlara kadar.”

Diğer polis yüzünde bir tiksinti ifadesiyle Dera’nın bileklerini arkadan kelepçelerken ilk konuşan telsizi açıp bir düşman ajanı yakalandığı haberini verdi. Derken ışık kayboldu, polisler, pusulalı çocuğun başına bir çuval geçirdiler. Çuval sadece idamlıkların yüzünü değil, olası sorunları da örterdi: cellatların psikolojik problem yaşaması, halkın öldürülen kişilere acıması, idam edilen kişinin son sözleriyle ortalığı karıştırması…

Dera bu çuvalın bir daha açılmayacağını biliyordu. Kuramından görünüşte vazgeçerek Engizisyon’dan canını kurtaran Galilei kadar şanslı olamayacaktı. Yine de dönüyordu dünya, elektronlar ve içindeki her parça; yine de cebindeki pusula, dönen elektronlarıyla, dönen dünyanın kutuplarını gösteriyordu.

Liste(leri) seçin:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir