BUĞU – “Her daim gözlerde olacaktı buğu.” – Korku Öyküsü

❝Ampulün kirli sarı bir ışık yaydığı kırık fayanslı, banyo sobasıyla ısınan eski bir banyonun ortasında bir kadın çırılçıplak dikiliyordu. Islak saçları kedi kuyruğu gibi kürek kemiklerinin arasından sarkıyor, su damlaları teninde ateşböceği gibi parlıyordu. Havluyu odasında unutmuştu. Kaynağı belirsiz tıkırtıların duyulduğu, sahibi meçhul gölgelerin geçtiği bu mekânda, sinesinde titreşen bir korkuyla aynaya döndü.❞

2021’in Haziran ayında Cem’den Dinle kanalının düzenlediği yarışma için yazdığım ve dördüncü olan korku öyküsünü tek parça halinde buradan okuyabilirsiniz.

٭ hikâyede adı geçen şarkının linkine buradan ulaşabilirsiniz.

Dertlerin fırtınasında yaprak misali savrulan bir insana sakin bir koy anlatılamazdı. Mavi göğün, parlak yeşil çam ağaçlarının gövdesinde ışıldayan reçinenin hayali karanlıklarla boğuşan birinin zihnine giremezdi. Her daim gözlerde olacaktı buğu, bebek pembesi gelecek umutlarını örtecekti buğu, zihin berraklığının önünde bir tabaka gibi duracaktı buğu. İnsan evden kaçardı, ilişkilerden kaçardı, savaşın tarumar ettiği ülkelerden kaçardı da kendinden, benliğine yapışan o buğudan kaçamazdı.

Ampulün kirli sarı bir ışık yaydığı kırık fayanslı, banyo sobasıyla ısınan eski bir banyonun ortasında bir kadın çırılçıplak dikiliyordu. Islak saçları kedi kuyruğu gibi kürek kemiklerinin arasından sarkıyor, su damlaları teninde ateşböceği gibi parlıyordu. Havluyu odasında unutmuştu. Kaynağı belirsiz tıkırtıların duyulduğu, sahibi meçhul gölgelerin geçtiği bu mekânda, sinesinde titreşen bir korkuyla aynaya döndü. Yansımasını değil -çünkü ayna buğuluydu- dağınık ve akışkan renk bölgeleri görmüştü. Adeta Çığlık’ın ressamı Munch’un fırça darbeleri…

Huzursuzluğu büyüdü. Bakışlarını çekti ve dudaklarını ısırarak kapının topuzunu çevirdi.

Banyodaki sarı ışık dar koridora vurdu. Işıksız ve ıssız ev böylece bir nebze olsun aydınlanmış oldu. Banyodan çıkan kadın, Şimal, nefesini tuttu. Oturma odasındaki televizyonda bir koro şarkı söylüyordu. Operavari, hatta ruhaniydi gelen ses. Kadın ve erkeklerin sesleri karışıyor, iki cinsiyetin arasında kalan hem ince hem de kalın, yekpare bir tona dönüşüyordu.

“Yağmıştı çiy bir bahar gecesi

Renk renk o çiçeklerin üstüne

Sarardılar, kurudular…”

Şimal bu sesten ürperdi. Yüzü tıpkı şarkıdaki rengârenk çiçekler gibi sarardı. Evde yalnız olmasına rağmen çıplaklık onu utandırıyor, üşütüyor ve savunmasız hissettiriyordu. Vücudundaki tüm tüyler havaya dikilmişti. Küçük kısa adımlarla odasına doğru yürüdü, bu sırada şarkı bir hikâye anlatmaya devam ediyordu.

“Seviyordu bir kızı bir genç

Gizlice kaçtılar görünmeden kimseye.”

Bu dize kadının huzursuz duygularına bir parça hüzün karıştırmıştı. Şimal çocukluğunu küçük bir kasabada geçirmişti ve büyüdüğünde, genç kızların birçoğu gibi, bir gence âşık olmuştu. Kemal… Küçük siyah gözleri ve bıyıklarıyla bir Yeşilçam jönünü andırırdı. Her ikisinin de geleceğe dair umutsuzluklarının had safhaya çıktığı bir dönemdi. Şimal tutucu ailesi yüzünden liseden sonra okuyamayacağını biliyordu, Kemal ise erkenden hayata atıldıktan sonra çok geçmeden iflas etmişti ve borçlarıyla boğuşuyordu. Şu an kadın anılarıyla tek başınaydı, büyük bir şehrin kenar mahallesinde, döküntü bir evde. İçerideki nemin etkisiyle şişen tahta kapıyı bir türlü açamayınca öfkelenip tekme vurdu. Bacağı öyle uyuşmuş ve yavaşlamıştı ki kapıdan neredeyse hiç ses çıkmadı.

“Bunu bilmiyordu hiç kimse.”

Kasabanın köylere bakan yönündeki değersiz arsalara kurulmuş ve sahipleri tarafından terk edilmiş evlerden geriye kalan ıssız harabelerde buluşurlardı. Kemal kayısı ağaçlarından kopardığı bembeyaz çiçekleri saçına taç gibi taktığı Şimal’e onu kaçırmak istediğini söylerdi. Kaçsalar ne yapacaklarını sorardı nazlı Şimal; para yok, iş yok, borç çok, peşlerinde kara bahtın hayaletleri… “Ölürüz.” derdi Kemal. “Birlikte yaşayamıyorsak, birlikte ölürüz.”

Babasının mamur ocağından sevgilisinin harabelerine doğru dokunan bir mekik gibi geçirdi gençliğini. Yarım yamalak bir kaçma arzusu huzurunu yerle bir ediyordu ama ne evinden kopabiliyor ne de evine teslim olabiliyordu. Bir yol ayrımında bekleyerek harcadı günlerini. Neden sonra, bir bahar gecesinde kararını verdi.

Ertesi sabah harabeye koşarak ve bir parça korkarak gitti. Ağzındaki baklayı çıkarıp hemen kurtulmak istiyordu. Kemal’in yüzünü gördüğünde kaburga kemiklerini sıkan sancı çoğaldı. “Günaydın, merhaba.” bile demeden hemen lafa girdi. “Ben… Ben ayrılmak istiyorum.”

Kemal önce kaşlarını çattı, ardından gülümsedi. “Demek ki beraber geçirmeyeceğiz yaşamımızı.”

Şimal’in de dudakları kıvrıldı fakat bu, bir gülümsemeden daha çok beyin felci geçiren birinin yüzünün gerginleşmesine benziyordu. “Maalesef. Umarım benden daha çok seveceğin birini bulursun.”

Arkasını dönüp gitmek istedi. Derken kolu mengenede sıkıştırılıyormuşçasına acıdı, vücudunun savrulduğunu hissetti Şimal. Kemal kolundan tutup onu ayakta kalan duvarlardan birine yapıştırmıştı. Artık yüzünde insani bir ifade yoktu. İblislere has bir öfke vardı.

“Bırakır mısın beni?”

“Demek birlikte yaşayamayacağız. Ne demiştim, hatırlıyor musun?”

“Ya, canımı yakıyorsun! Bırak beni! İmda… Mmm!”

Çığlığı Kemal’in ağzına bastıran avucunun içinde sönmüştü. “O halde birlikte öleceğiz. Söylemiştim Şimal, söylemiştim.” dedi cebinden tek eliyle bir şırınga çıkaran adam. Şırınganın iğnesi kadının omuriliğine girdi. “Soğuk” kavramı ete kemiğe bürünerek iğnenin ucundan fırladı ve vücuduna yayıldı. Şimal tersine bir cehennem azabı içinde kıvranmaya ve titremeye başladı. Dudakları morardı. Dişleri birbirine vuruyordu. Kelimeleri telaffuz etmekte zorlanarak “Ne yaptın bana?” diye sordu. Bilmiyordu, o andan sonra bir daha asla ısınamayacaktı.

“Benimle gelmezsen öleceksin Şimal.” dedi Kemal geriye çekilerek. “Arabaya binmemiz lazım, orada anlatırım.”

Araba bir panelvandı, elektrikli soba ile ısıtılmıştı. Şimal biraz rahatlar gibi oldu. “Borçları ödedim.” dedi Kemal. “Epey de para kaldı.”

“Lanet olsun senin borçlarına. Ne yaptın bana?”

“Aşkım, hayatım. Bir taşla iki kuş vurdum ben. Bundan sonra hiç ayrılmayacağız. Eğer benden kaçmaya kalkarsan daha uzaklaşamadan öleceksin. Velev ki yazın en sıcak günleri olsun… Neyse ki buralar o kadar sıcak olmuyor.”

“Ne diyorsun sen be?” dedi Şimal, öfkeyle. Arabanın kapısını açtı. Kapıdan esen bahar havası tenine kutuplardan gelen bir bıçak gibi dokundu. “Ah!” diye bağırdı acıyla ve kapıyı derhal kapattı. “Donuyorum! Bu ne Allah’ın belası, bu ne?”

“Sen istedin bunu.” dedi dişlerini sıkan Kemal. “Eğer sen beni reddetmeseydin ilacı kendime vuracaktım. Ömür boyu dışarı çıkmamaya razı olacaktım senin için. Sırf sana iyi bir hayat yaşatabileyim diye denek olup hayatımı tehlikeye attım. Peki sen yaptın, ha?”

Yüz kasları gevşedi. “Fark etmez aşkım, yine bir şekilde o parayı alacağız onlardan. Belki denek sen oldun, belki gökyüzünü yeniden göremeyeceksin ama korkma. Zengin hayatı yaşatacağım sana. Çok mutlu olacağız, çok…” Bunu söyledikten sonra kahkaha attı. Kahkahasının ortasında ise gözlerinden yaş süzülmeye başladı. Beş dakika içinde bir duygudan diğerine geçmişti Kemal. Gözleri yerinden çıkacak gibi ağladı, “Pişmanım, affet beni sevgilim.” diye yalvardı.

Alacaklılarının mafyayla anlaştığını, başına silah dayandığını anlattı. “Korkmuştum,” dedi, “Çok korkmuştum.” Tam da o günlerde internette, yurtdışındaki bir ilaç şirketinin ilanına rastlamıştı Kemal: Sıcakkanlı insan metabolizmasını kalıcı olarak soğukkanlı hale getiren bir ilaç.

Kuşlar ve memeliler sıcakkanlıydı. Vücut sıcaklıkları sabitti. Dış ortam ne kadar soğuk ya da sıcak olursa olsun, sıcakkanlı canlılar kendisini aynı sıcaklıkta tutar, böylece her ortamda yaşayabilirlerdi. Soğukkanlı hayvanların, örneğin bir sürüngen ya da böcek, iç sıcaklıkları ise ortama göre değişirdi. Soğuk havalarda aktif olamazlardı. Avlanmak, üremek gibi eylemler için önce kendilerini ısıtmaları gerekirdi.

Şimal bu bilgileri dehşet içinde dinledi. “Yalan söylüyorsun.” dedi. “Hiçbir devlet böyle bir ilaca izin vermez.”

“Deep web…” dedi adam. “Deep web’de yasak sandığın her şey vardır. Silah ticareti, uyuşturucu, böyle şeyler.”

“Yalan söylüyorsun!” dedi kadın. “Yani vücudum… Soğukkanlı oldu öyle mi? Artık kendisini ısıtamayacak mı? Peki neden üşüyorum ben, açıkla bunu.”

“Açık değil mi?”

“Değil. Biz sıcakkanlı canlılar olduğumuz için üşürüz ya da terleriz, vücut sıcaklığını dengelemek için. Benim dengelenecek bir sıcaklığım yoksa eğer üşüyemem. Sen başka bir şey yaptın bana.”

“İşte şirket tam da bunu deniyor.” dedi Kemal. Arkasını döndü ve kolunu sürücü koltuğunun üstüne yasladı. “Senin vücudundaki o, şeyler…” Elini salladı. “Hah, kimyasal reaksiyonlar neye uyumlu? 36 derece sıcaklığa uyumlu. Eksik olunca mutlaka üşüyeceksin.”

Bu sırada kadın “Reaksiyon meaksiyon, bir halt biliyormuş gibi konuşuyor.” diye homurdanıyordu. Normalde İstanbul Türkçesi ile konuşmasına rağmen bir an için babaannesinin şivesine dönmüştü.

“Aşkım…” dedi sırıtan Kemal. Gözyaşları hâlâ kirpiklerindeydi. Acınası, ironik bir manzaraydı. “Hep benimlesin bundan sonra. Hep, hep…”

Dört mevsim boyunca bir ortamı sabit sıcaklıkta tutmanın maliyeti fazlaydı. Şehirde kiraların da yüksek olduğu hesaba katılırsa, ilaç şirketinden aldıkları para ancak bu eve yetmişti. Şimal her odasına termometre asılı olan, iç sıcaklığın daima 36 derece olduğu bu döküntü evde yaşamıştı yıllarca. Eşikten dışarı adım atmamıştı. Pencereleri ve koyu renkli kalın perdeleri bir kez olsun açmamıştı. Zira rüzgar esse yahut güneş içeri vurup evi ısıtırsa sağlığı bozulurdu. Gök mavisi, bulut beyazı, çam yeşili anılarından bile çıkıp gitmişti. Mutluluk soğuk bedenine çarpıp buğulanacaktı daima. Buğu onu bir daha hiç terk etmeyecekti.

“Dolaştılar çok uzun bir zaman

Ne umut buldular ne mutluluk bir tutam.”

Havluyu alıp da kurulanamadığı her an, vücudundaki ıslaklık buharlaşıyordu. Bu işlem, güneşe bırakılan yarım karpuzun soğuması gibi, Şimal’in üşümesine yol açıyordu. Üşüdükçe güçten düşüyor, güçten düştükçe odanın kapısını açması zorlaşıyordu. Kısır döngü…

Çok geçmeden Şimal ayakta duramayacak hale geldi ve oracığa çöktü. Uykusu gelmişti, düşünceleri bulanıklaşıyor ve yavaşlıyordu. Kemal gelene kadar yerinden kalkamayacağı için aç ve susuz kalacaktı ama dayanabilirdi. Şunun şurasında kaç saat bekleyecekti?

Derken kafasına dank etti. Dermanı kesilen yalnızca kolları ve bacakları değildi. Kalbi de diyaframı da kaslardan ibaretti ve kas dokusu, yalnızca ideal vücut sıcaklığında görevini yapabilirdi.

Şimal’in düşünebildiği son şey bu oldu. Koro şarkıyı bitirirken bir can, boğulan bir bedenden çıkıp gitti.

“En sonunda yok oldular…”

Bu öyküyü Cem Erdoğ‘un sesinden dinlemek için:

Liste(leri) seçin:

Yorumlar

  1. PenQueen says:

    Her hikayenin ardında bir yaşanmışlık ve bilim oluyor. İnce, ilgi alanı gerektiren bilgileri alıp kendine göre kullanmakta çok iyisin. Bir an için fantastik bir durum bekliyor sanmıştım bizi ama biranda gerçekliğe, bilimin şaşırtıcılığına dönüştü. Eline sağlık, başarını kutlarım ^^

    1. matriyarka says:

      Çok teşekkür ederim ^^

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir