Sırtımı dayadığım beton korkuluktan kalkarken kaslarım acıyordu. Saatlerdir bağdaş kurduğum için biraz sendelesem de dengemi toparlamayı başardım. Önüme serdiğim mendili bozuk paralar düşmesin diye dikkatlice topladım. Susuzluktan bir ağaç gibi kurumak üzereydim, bu yüzden kendimi bir an önce ıslatmalıydım. Yolun hemen karşısındaki içki dükkânı, denizin karşı kıyısındaymış gibi uzaktı. Başım ikiye ayrılacakmışçasına çatlarken yürümek, bir adımı bir adımın ardından getirmek ölüm kadar zordu fakat şaraba ulaşamamak ölümden daha zordu. Yolu yarıladığımda ayağım büküldü. Neredeyse düşecek, iki yanımdan geçen arabalardan birinin altında kalacaktım. Doğrulup kafamı kaldırdım ve bir aracın yol vermiş olduğunu gördüm, teşekkür için başımı salladım ve bir adım daha attım. 

Batan güneşin turuncu ışığında dükkânın camında yansımam vardı. Beyaz olması gereken gömleğim kirden renk değiştirmişti. Göbeğime doğru yol alan sakallarım biraz daha biçimsizleşmiş, pantolonumun yırtık kısmından kararmış diz kapakları fırlamış, yüzüm biraz daha çökmüş ve yaşımdan öte yaşlanmıştı. Kapıdan içeri “Ağabey,” diye seslendim. Yavaşça içeri girerken mendili uzattım. “Bir şişe, her zamankinden.”

“Yapma Samet, oğlum,” dedi tekelci. “İçme artık. Şu haline bak.”

“Takma kafana… Koyacağız hal yoluna,” dedim, başımı sallayarak. Kelimelerim sıcaktaki kaşar peyniri gibi sünmüştü. Diğer insanlar içtiklerinde, ben ise içmediğimde sarhoş oluyordum. Kırmızı iksir olmadan kafamı toplayamazdım. 

Sinirlenmeye başlamıştım. “Hadi be moruk, uzatma.” diye vurdum tezgâha. “Al,” dedi tekelci, bir gazete ve şarap şişesi koyduğu poşeti uzatırken. Yüzünü buruşturmuştu. Bana acıyor muydu yoksa benden tiksiniyor muydu, anlayamadım. “Ötede zıkkımlan. İyiliğini düşünmek de suç. Yürü.”

Kıvılcımlanan öfkem, yerini çocuksu bir sevinç rüzgârına bırakmıştı. Yüzümde bir sırıtmayla şişeyi kaldırdım. “Şerefine ağabeyim…” 

Yürüyüşüm hâlâ yeni doğmuş bir tay kadar bozuktu fakat nihayet yaşam enerjim elimdeki siyah poşetteydi. Parkın bir köşesine oturacak, polis gelip laga luga etmesin diye iyice gizlenip şarap şişesini gazete kâğıdına saracak ve hayatın tadına varan Ömer Hayyam misali ağır ağır yudumlayacaktım.

Dilenirken ne kadar çok insanın beni görmesini istersem, demlenirken de o kadar görünmez olmak isterdim. Âlem uyusun derdim, sadece gül rengi şarap ve suyu andıran ruhum uyanık kalsın. Birbirlerine karışsınlar. İmbikte damıtmak bile onları ayıramasın. Günün son ışıklarının ölümünü seyrederken -gençliğim de böyle ölmüştü- ilk yudumu aldım. Boğazımı yakarak geçen her damlayı duyumsadım. 

İkinci yudumdan önce, çöp kutusunun yanında durmuş, bana bakan bir çift göz gördüm. İlkin polis sanarak şişeyi gizledim. Ne var ki üzerinde üniforma yoktu orada durup bekleyen kadının; uzun bir pardösü, beline kadar uzanan koyu kahverengi saçlar, Asyalıları andıran gözler gördüm. Mini mini kadın, benim ona baktığımı görünce yanıma teklifsizce yaklaştı. Kaçacak bir yer arıyordu beynim fakat bedenim kıpırdamadı. 

“Şarap mı içiyorsun?” dedi. Başımı mahcup bir eda ile salladım.

“İçme bir daha,” dedi. Bir annenin evladına nasihati gibiydi. Sanki efsunlanmıştım. Polislerin ya da tekel dükkânı sahibinin onca sözünü dinlemeyen ben, mini mini kadının müşfik sesine itaat ettim. Şişeyi ortaya dikip parmağımla ittim. Adeta ağır çekimde devrildi. Kırmızı sıvı çimlerin arasından perilerin kan nehri misali aktı. 

Songül… Benim eşim. Kısa boylu, tombul yanaklı, benim “mini mini”m. Yani bir zamanlar eşimdi. “Yapma Samet,” diye çok demişti bana, tıpkı biraz önce çıkıştığım tekelci gibi. “Alkolü bırak. Tehlikeli bir yere gidiyor, senin adına endişeleniyorum, yapma hayatım, doktora git.”

“Ya bırak,” demiştim ona. Onca borcu, derdi unutturan başka bir şey mi vardı bana? “Tek dostum bu şişe benim,” demiştim, “Onsuz mutlu olamıyorum.”

“Ya bensiz?” demişti gözleri dolu dolu. “Bizi kaybetmek üzeresin Samet. Seni gün be gün yok ediyor, farkında değil misin? Neden çaba göstermiyorsun? Neden?”

Songül’ün sitemkâr “neden”leri beynimdeki yankı odasında dönüp duruyordu. Oysaki şu an karşımda duran sevgilimin bakışlarında kırgınlıktan eser yoktu. Bir çocuğun ya da bir kedinin saflığıyla bakıyordu. Aradan yıllar geçmemiş gibiydi. Yerimden kalkıp ellerine sarıldım. “Songül,” dedim dua edercesine. “Bitti. Söz veriyorum. Beni affet. Her şey eskisi gibi olacak? Tamam mı?”

Bir parça tereddütle ama beni hiç bekletmeden “Tamam,” dedi.

Sesinde kırgınlık yoktu. Hasret bile yoktu. Sandım ki ben elimdeki avucumdaki her şeyi kaybedip sokaklara düşmemiş, kendini güçlü hisseden o eski Samet’tim. Ancak “Evimize gidelim mi?” diye sorarken kalbim her ne kadar hızla çarpsa bile eski ben olmadığımı biliyordum. Yutkundum, dalga geçtiğimi sanıp tekrar gitmesinden korktum. 

Evimiz artık yoktu. Ben çoğunlukla sokakta yatıp kalkıyordum, ancak şehrin biraz dışında sahipsiz bir ev vardı. Pencereleri kırıktı, kapısı da yoktu, fakat dört duvarı ve çatısı ayaktaydı. Eski birkaç eşyamızı, bir gardırobu ve çekyatı buraya taşımıştım. Dondurucu soğuk gecelerde burada kalıyordum. Pencerelere çakılı tahtalar rüzgârı biraz da olsa kestiği için üşümekten korumuyordu beni ama donmaktan kurtarıyordu.

Songül’ün elinden tuttum. Eli bir gül yaprağı kadar küçük, yürek kadar sıcaktı. İç dünyam bunca zaman sonra ilk kez ısınıyordu.

“Bunca zaman,” diye düşündüm, ne kadar zaman?

Akıllıca bir yatırım yaptığımı sanarken aptalca bir kumara gireli ne kadar olmuştu? Arabamızı satıp da yeni çıkan bir kripto parayı almam, sonra onun çöküp paramın erimesi, ardından bir hırsla oturduğumuz evi de Songül’den habersiz satmam… Neyse, bunları düşünmeyecektim çünkü Songül buradaydı. Yaşamaya tekrar başlayacaktım. 

Epeyce yürüdük. Akşam inerken evler seyrekleştiğinde ve köpekler havladığında eşim korktu. Bana biraz daha sarıldı. Kolları beni bir anıya taşıdı. Evi sattığımı ve oradan gelen parayı da batırdığımı itiraf ettiğimde, diz çöküp bacaklarıma sarılmıştı. “Buradan taşınmamız gerekiyor,” demiştim. O da “Ne olur,” demişti. “Tamam, daha küçük bir eve geçelim, kira ödeyelim, borçlarını da öderiz ama bu adamlarla daha fazla görüşme ne olur…”

Neymiş, tefeciden borç almışım. Yasal işi emlakçılıktı, güvendiğim bir ağabeydi. Arka sokaklarda ise borç verir, alacağını temin ederdi. Tekinsiz görünür, silahla gezerdi. Bir keresinde evin kapısına kadar gelip paranın vadesini sorduğunda gözleri Songül’ün üstünde uzun uzun durmuş, “Ödeyemezsen canın sıkılır Samet, tek değilsin, ailen var unutma,” demişti. Songül pek korkmuştu o gün. Mini miniydi o, narindi. Ben ise Samet’tim, lafı çevirirdim, bir gün daha kazanırdım, hallederdim.

“Bu geceyi kendime ayırayım,” diye düşünmüştüm, tefeci benden yüksek bir faizle parasını geri istediğimde. Malım mülküm kalmamıştı ne de olsa. Nadiren arkadaşlarla toplandığımızda bir kadeh sulu rakı içerdim, fazlasını değil. O akşam ise bir şişe şarap alıp tek başına içtim. 

Adımı bile unuttuğum günler oldu ama ilk sarhoşluğumdaki hissi unutmam mümkün değil. Üzüntüm ve suçluluğum, suya atılmış tuz gibi dağılıp gitmişti. Deniz olmuştum. Sonra büyüdüm, okyanus oldum. Gemiler geçti üstümden. Aynı enginliği yakalamak için bir daha, bir daha derken şarapsız yapamadığım bugünlere geldik. Artık başka hiçbir şeyin önemi yoktu.

Sonunda harap eve vardık. 

Songül etrafa bakınarak elektrik düğmesi arandı. Ah, elektrik ne gezerdi burada. Yüzünde herhangi bir duygu aradım ama bulamadım. Bu şartlarda yaşamamı garipsemiyor muydu? Şiltenin altındaki pilli lambayı ben söylemeden o buldu. Yerdeki çer çöpe baktı, dışı küllenerek kararmış ve çürüdü çürüyecek gardıroba, rengi belirsiz şilteye, plastik meyve kasalarını üst üste dizerek yaptığım komodine. 

Kasanın üstündeki kırık çerçeveyi eline aldı. Oradaki fotoğraf eski mutlu günlerimizden kalmaydı. “Bunlar kim?” dedi. 

Haklıydı. O kadar uzun zaman geçmişti ki üstünden, artık tanınmaz haldeydim. Songül hiç değişmemişti ama… “Bu sen,” diye gösterdim sevgilime kendisini, “Bu da ben.”

“Ben Songül’üm ya sen kimsin?” diye sordu.

Sevgilim beni tanımamış mıydı? Neden peşimden gelmişti? Ya da yeniden hayata başlama sözümü, benim ağzımdan duymak istiyordu. “Samet,” dedim. “Senin kocan.”

“Samet,” diye tekrarladı.

Ben ne yaptım da bu cenneti hak ettim? Yoksa, saf bir ilahi ikram mıydı? Karımın tombul yanaklarını sıkıştırmak, bir kedi gibi sevmek istiyordum onu. O ise hâlâ çevreyi süzüyor, “Buralar çok dağınık,” diyordu. “Hallederiz.”

“Halledeceğiz.” dedim. “Sen bu şiltede yat.”

“Ya sen? Nerede yatacaksın?”

“Yerde yatarım. Sana kavuşmuşum ya…” Eğer cümleyi devam ettirebilseydim “Bunun mutluluğu kaz tüyünden yataktan bile daha yumuşak,” derdim. Başımın ağrısına aldırmadan çöplerin arasına uzandım ve gözlerimi kapattım.

Songül’ün nefesinin yavaşlamasını dinliyordum. Benim için ise uyumak mümkün değildi. Zehir gibi uyanık bünyem alkol aşeriyordu. Cehennemden bir şeytan vücuduma işkence yapıyor gibi hissediyordum. Midem bulanıyor, ellerim titriyor, sebepsiz kaygılar kalbimi sıkıyor ve kusmuğum yemek borumu yakıyordu. Kendimden iğrendim. Çöplerin arasına kusup bıraktım kendimi. Bir kalp böyle atabilir miydi? İçten dışa patlayacak gibiydim. Kolumu ısırarak dayanmaya çalıştım. Elbet bütün bu belirtiler geçecek, ben de sağlıklı bir insan olacaktım. 

Sabaha karşı yorgunluktan biraz sızabilmiştim. Uyandığımda ise geceki halim artarak devam ediyordu. Yanı başımda uzun boylu, kalem etekli ve ceketli bir kadının durduğunu gördüm. İri yeşil gözleri doğruca bana dönüktü. Kollarım aniden kaşınmaya başladı. Başımı eğdiğimde bir karınca sürüsünün derimin altında yürüdüğünü gördüm. “Sen kimsin?” diye bağırdım. “Bu ne?”

“Sakin ol,” dedi müşfik ses. “Ben Songül.”

Başımı hafifçe kaldırdım. Karımı bambaşka biri olarak gördüğüme inanamadım. Şimdi ise dünkü Songül’dü, minyon, tombul yanaklı, pardösülü, kahverengi Asya gözlü Songül’üm. “Ben… Ben deliriyorum,” dedim. “Derimin altında böcekler mi var?”

“Hayır, yok,” dedi. O yok dediyse yoktu. Kusmuğa bulanmış yakamı ve saçlarımı süzerek “Seni yıkayalım mı?” dedi.

“İçeride çeşme yok,” dedim zorlukla.

“Dışarıda var, dün görmüştüm. Gel.”

Harap ev bir tepedeydi. En yakın mahallenin evlerinin çatılarını görmek mümkündü. Ayakta durmaya mecali olmayan ben, Songül akan çeşmede saçlarımı yıkarken kırmızı çatıları seyrediyordum. Hava serindi. “Seni kurulamamız lazım, üşürsün,” dedi, kendi kendine konuşur gibi. Üzerindekini çıkarıp başıma havlu gibi sardı. 

“Ya sen böyle üşümeyecek misin?” dedim.

“Bir şey olmaz. Burada bekle, tamam mı?”

O der de ben beklemez miyim? Soğuktan hafifçe titreyerek çeşmenin yanında durdum. Başımı bir ara arkaya, çınar ağacının oraya çevirdim. Songül’ü gelinliğiyle gördüm, gülümseyerek bana bakıyordu. “Sevgilim,” demeye çalışırken hemen arkasında tefecinin durduğunu gördüm.

“Hayır, Songül!” Konuşmak neden bu kadar zordu? Emekleyerek ağaca doğru ilerledim. Tek elim çamura battı. “Hayır… Songül…”

“Hey, sana bekle demiştim,” diyen net bir ses duyduğumda gelinlikli karım ve sinsi tefeci kayboldu. Tekrar arkamı döndüm. Karımın elinde iki market poşeti vardı. “Kusura bakma Samet, geciktim ama seni de evi de biraz toparlamam gerekiyordu. Şu saç ve sakallardan başlayalım.”

Pilli tıraş makinesini kutudan çıkardı. Büyükçe bir taş bulup üstüne plastik ayaklı bir ayna koydu. Yüzümü görmem için hafifçe eğilmem gerekiyordu. Önce makasla saçlarımı kısalttı, ardından tıraş makinesiyle üstünden geçti. Ardından aynı işlemi sakallarıma yaptı. Her şey bittiğinde yüzüm sinek kaydı, saçlarım ise üç numaraydı. Çökmüş yanaklarımın ortaya çıkması haricinde askere gidecek gibiydim.

“Kendini nasıl hissediyorsun?”

“Gayet iyi,” diyerek ayağa kalkmaya çalıştım ama vücudum kasılarak düştüm. Dile kolay, on iki saati aşkındır ağzıma içki koymuyordum. Bu benim için bir rekordu.

“Aman,” dedi eşim. “Sen burada bekle. Hatta ağacın dibine otur. Ben halledeyim. Tamam mı? Bak, meyve, sandviç, süt aldım, gücünü toplaman için.”

Çantasını ve poşetlerden birini yanıma bıraktı. Diğer poşeti ise eve götürdü.

Oturduğum yerden içeride ne yaptığını görebiliyordum. Bir tomar çöp poşeti almıştı. Ben elmayı ısırırken o da mavi torbayı açtı ve içine bir sürü çerçöp doldurdu. Üç dolu torbayı birer birer belediyenin çöpüne taşıdığında ona bir kez daha hayran oldum. 

Ardından bir kovayı saçlarımı yıkadığı çeşmede doldurdu. İçine yüzey temizleyici koyup yerleri silmeye başladı. Gülümsedim. Bu pislik silmekle çıkar mıydı hiç? Saatlerce uğraşması gerekecekti. Güneş yükselirken bezlerin biri gelip biri gitti. Sonra şilteyi de evden çıkardı, bir kenara attı. Ayakkabı kutusu büyüklüğünde bir paketi taşıdığında ne olduğunu merak ederek emekledim. Çift kişilik şişme yatak almıştı. Pompanın bir ucunu ayağının altına koymuş, elle şişiriyordu. İçeride bir tane bile başı boş çöp kalmamıştı. Önceki haline kıyasla bir hastane odası kadar temizdi. Yatak hazır olunca üstüne yeni nevresimler serdi. Bütün bunlar için ne kadar para harcadığını, bu parayı nereden bulduğunu merak ettim. Pompayı çıkarıp kasaların altına koyduktan sonra gardıroba doğru yürüdü. İçimde, o uçurumdan düşmek üzereymişçesine ani bir korku uyandı.

“Sakın!” diye bağırdım.

Durdu. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “O dolabı açma,” dedim, titreyerek. “Her şeyi yap ama sakın o dolabı açma.”

“Peki,” deyip geri çekildi. “Sen sandviçini yedin mi?”

“Elma yedim,” 

“Aldıklarımın hepsini ye,” dedi. 

Yoksunluk çeken bedenim tam o sırada kıvrandı ve midem ağzıma geldi. Kusma dürtümü bastırmayı başardım. Sevgilimden utanıyordum fakat o hiç iğrenmiş gibi bakmıyordu bana. Boş market poşetini uzatarak eğer ihtiyaç duyarsam onun içine kusmamı söyledi.

Günün geri kalanını yatağın üzerinde geçirdim. Ara sıra kasılıp titriyor, bazen uyumadığım halde belli belirsiz rüyalar görüyor, kimi zaman yeri ve mekânı karıştırıyordum. Şarap için yalvarıyordum. Songül başımda bekleyip her içki istediğimde su veriyor, “Geçecek,” diyordu. Bazen içeride dolanıp kendi kendine konuşuyor, “Elektrik işini halletmek lazım,” diyordu. Akşam olunca yanıma uzandı ve bir nefesle uykuya daldı. Benim için ise uykusuz bir gece daha başlıyordu. 

Gecenin ilerleyen saatlerinde algılarım açıldı. Hiç bağımlı olmamış gibiydim, ayıktım ve kendimdeydim. Başım bile ağrımıyordu. Songül’ün uyuyan, masum yüzünü seyrediyordum. Bir tıkırtı işitip başımı kaldırdım. Uğursuz gardırobun içinden üç beş tırnak aynı anda, karatahtayı çizermişçesine tiz, rahatsız edici bir ses geliyordu. İçim çekildi. Çığlık atmamak için kolumu ısırdım. Ritim tutan bir tıkırtı geldi ardından ve dolap hafifçe sallandı. 

Kulaklarımı kapattım. Bin değil, belki bir milyon arı, dolabın içinde uçuşuyor ve vızıldıyordu. Vızıltılar beynimi delecek diye korktum. Karıma dönen gözlerim dehşetle yerinden fırlayacaktı. Uykulu bir yüz değil dökülen etler, kanlı ve pis kokulu bir et yığını görüyordum. Dün cehennemden gelip bana işkence yapan şeytan şimdi asli suretiyle yanıma uzanmış gibiydi.

Titreyerek çığlık attım. Bütün bunları bana gösteren beynimi cezalandırmak ister gibi kafama vurmaya başladım. Lambanın ışığı gözlerimde parladı. O kalkmış, omzumu tutmuş, “Samet!” diye bağırıyordu. “Kendine gel Samet! Benim, Songül. Kendine gel.”

Kâbuslardan fırlayan ses ve görüntüler kaybolmuştu ama ben sakinleşemedim. Dehşetim bir derece bile azalmadı. Yanımda uzanıp kalkan, adını söyleyen kadın benim sevgilim değildi. Uzun boylu, yeşil gözlü yabancı, “Ben Songül’üm,” deyip duruyordu.

“Hayır,” dedim, hırlarcasına çıktı sesim. “Songül nerede? Karım nerede?”

“Buradayım Samet, delirdin mi?”

Gözlerimi kırpıştırdım. Tanıdığım karımın müşfik gözleri işte yine karşımdaydı. “Sevgilim ben deliriyorum, dayanamıyorum,” dedim, ellerine kapanarak. “Özür dilerim.”

Hiçbir şey demeden bana sarıldı. Koynuna uzandım ve gözlerimi yumup bir parça uyumaya çalışarak sabahı bekledim.

Bilincim birkaç kez daha gidip geldi. Bu, sağlıklı insanların uykusu gibi değildi ama tamamen uykusuzluktan daha iyiydi. Güneş doğarken gözlerimi açtım. Yanımda kimse yoktu. Songül, çeşmeden su doldurmaya gitmiş olmalıydı. Pencereden görebilmek için başımı kaldırdığımda çeşme başında yeşil gözlü kadını gördüm. Beynim bana oyun mu oynuyordu yoksa o, bu civarda yaşayan başka biri miydi? Her şey normal görünüyordu. Dünkü gibi bilincim bulanık değildi. Karım neredeydi peki? Markette… Nerede olacak?

Tepeden yukarıya doğru yürüyen üç kişi gördüm. İkisi polisti. Birisi ise ilk kez gördüğüm başka bir kadın. Polisleri hiç sevmiyordum, beni görmesinler diye köşeye çekildim. Artık sadece konuşmalarını duyuyordum.

“Figen!” diye bağırdı tanımadığım kadın. “Figen sen burada ne yapıyorsun?”

Yeşil gözlü kadının adı Figen’di. Bir düşme sesi, ardından su sesi geldi. Figen kovayı düşürmüş olmalıydı.

“Bilmiyorum,” dedi. Tok bir sesi vardı. “Ben parkta yürüyordum ve kendimi birden burada buldum.”

“İki gecedir seni arıyoruz, meraktan öldük.”

Figen iki gün boyunca ne yaptığını hatırlamadığını ısrarla anlatıyordu. Diğer kadın ise “Markete girip kredi kartından yüklü bir harcama yapmışsın,” dedi. Bu sırada polislerden birisi içeri girdi.

“Sen kimsin?” diye sordu. “Bunlar ne?”

“Hiç,” dedim.

“Nasıl hiç? Kimliğin var mı senin?” Şişme yatağı tekmeledi. “Kim aldı bunları sana?”

“Karım, Songül,” dedikten sonra soyadımızı da söyledim. “Markete gitti. Şimdi gelir.”

Diğer polis gelerek yüzüme baktı ve beni tanıdı. “Aaa… Bizim şarapçı değil mi bu?”

“Evet ama içkiyi bıraktım. Söz verdim karıma.”

İçeri ilk giren polis, “Ambulansı mı arayalım? Ne yapalım?” diye sordu. Sonra bana dönüp “Sen deliyi mi oynamaya çalışıyorsun, yoksa…”

“Niye?” dedim. “Ben iyiyim.”

“Bu koku ne?” dedi diğeri. Gardıroba yönelmişti.

“Hayır!” diye bağırıp yataktan kendimi attım. “Açmayın onu sakın!” 

Dolap kapakları açıldı. İçeriyi örümcek ağı kaplamıştı. Bir iskelet içeride duruyor, kararmaya yüz tutmuş giysiler üstünden sarkıyor, gri ağa bulanmış kahverengi saçlar dağılıyordu. Bu saçlar sevgilimindi. Bir zamanlar mis kokar, parıldardı, örgü halinde omzundan salınırdı.

Kalbim yerinden fırlayıp düşecekti. Dolabın yanına emekledim. Önünde, tapınırcasına, diz çöktüm. İçine bakacak gücüm yoktu. Tefecinin beni kaçırıp gözlerimi bağlayarak bu harabeye getirdiği uğursuz gün, kafamın içini yırtarcasına geçiyordu. Songül kapakları açık gardırobun içindeydi; elleri, ayakları ve ağzı bantlıydı. Ağlayarak bir şeyler söylemeye çalışıyordu bana. Anlamsız mırıltılar olarak duyuluyordu sesi.

“Bırakın karımı!” diye çıldırdım. Ne var ki beni kollarımdan sıkıca tutan tefecinin adamlarına gücüm yetmedi. “Sen borcunu ödemedin,” demişti tefeci. “Bedelini karın canıyla ödeyecek.” 

İki el ateş etti. Biri karımın başına, diğeri kalbine. Yatmaya doyamadığım koynu, okşamaya kıyamadığım saçları kana bulanmıştı. Ardından harabeyi ateşe verdiler. Onunla can vermek için içeriden çıkmadım. Ne ölecek kadar talihliydim ne yaşayacak kadar güçlü. O günden bugüne arafta kaldım. Dilendim, topladığım parayı şaraba verdim, esrikliğin rüyalarına sığındım.

Parkta Figen’i görmek, ona Songül’ün hayalini giydirmek, birkaç gün de olsa kendimi aldatmak, beni yaşama yakınlaştırmıştı. Bu nasıl bir tesadüftü ki Figen de o anda, kendi kimliğini unutmuş. İki günlüğüne yepyeni bir kimliğe bürünmüş.

Karımın kayıp cesedi nice zaman sonra dolabın içinde bulundu. Ben ise hiçbir şeyin farkında değildim. Dolabın önünden kaldıramayınca, kolumu sıyırıp iğne vurdular. Bilincim gevşedi. Bir sedyeye uzandığımı hayal meyal hatırladım. Ertesi gün bir hastane odasında uyandım. Polisler, doktorun izniyle beni almaya gelmişti. Cenazeye katılmama izin verdiler, sanki veda etmek acıyı azaltacakmış gibi… Sonra başka bir beyaz odaya döndüm, hastane değildi, bir rehabilitasyon merkeziydi.

Oysa ben kendi hayatını mahvedip en sevdiğini de ölüme sürükleyendim. Yaşam ödül müydü ceza mıydı bilmem, ama adildi. Bağımlılıktan kurtulmuştum, sarhoşluğun tesellisi elimden gitmişti. Aklın zincirlerine bağlı bir halde yaşamaya mahkûmdum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir