Gece kuşu olmak ona göre değildi. Ne var ki işi gecenin geç saatlerine kadar bilgisayar başında oturmasını gerektiriyordu. Büyük bir oyun şirketinde çizer olan Ömür’ü, maruz kaldığı mobbing susuz kalan bir bitki gibi yavaşça sarartıyordu. Dün gece on saat uğraştığı bir karakter tasarımı, yöneticisinin bir lafıyla çöpe gitmişti mesela.

Ömür’ün üç yıl önceki ve bugünkü hali bir mezarın altı ve üstü kadar farklıydı. İşten ayrılmak ise alamayacağı bir riskti. Şirket, piyasadaki rakiplerine kıyasla yüksek maaş ödüyordu. Ömür, minimum konforla yaşayıp para biriktirmeye alışmıştı, bu onun mutsuz hayatındaki tek dayanaktı ve bundan vazgeçecek gücü yoktu. Hem diğer şirketlerde de zorbalık ya da belirsiz çalışma saatleri olduğunu duymuştu, yağmurdan kaçarken doluya tutulacaksa, uğraşmaya ne gerek vardı?

Beş yıl daha katlanacağını söylüyordu kendine. Birikimi o hayalindeki dağ evini almaya yetsin, diye düşünüyordu. Gözlerini her kapattığında, o alacalı dağ manzarasını görüyordu sanki; bir tarafı kayalıklarla kaplı, bir kısmı ağaçlı, birazı ise çıplak ve her yönüyle heybetli… İçine çektiği nefes, birkaç metrekarelik odasında, üçüncü sınıf bir hava temizleyiciyle arındırılmış hava parçası değil, dağın taze esintisi oluyordu o anda. 

Göz kapaklarını aralayıp gerçekliğe dönmenin mutsuzluğunu yaşarken refleksle sekme değiştirip e-postalarını kontrol etti. Ekranın mavimsi ışığının vurduğu yüzü hayrete büründü. Abone olduğu emlak sitesinin tanıtımı vardı. Yüz yaşına yaklaşan vârissiz bir adamın, dağ manzaralı müstakil evini bedelsiz olarak bir kişiye vereceğini duyuruyordu. Başvuranlar arasından yarışmayla seçilecekti. 

Başvuru formuna bilgilerini girdiğinde, yarışmanın yer ve zamanını belirten otomatik bir mesaj geldi. Pazar günü, sabah 9’da dağın eteğindeki mesire yerinde toplanacaklardı. Ömür ajandasına bu bilgiyi not alırken arama bildirimini duymasıyla dudaklarını büzdü.

“Ömür Hanım,” dedi yöneticisi. “Pazar saat 9’da toplantımız…”

“Pazar tatil günüm. Hiçbir yere gelmiyorum.”

Telefon bir süre sessiz kaldı. Karşı tarafın bu çıkışı beklemediği belliydi. “Ama…” dedi yönetici. “Biz bir aileyiz ve kaç haftadır pazarları toplantı yapıyoruz. Bizde mesai diye bir kavram yok, ailemiz için fedakârlık…”

“Ne fedakârlığı ya?” 

“Normal bir sesle konuşur musunuz? Bana bağıramazsınız,” dedi yönetici.

“Biz işçiyiz.” dedi Ömür, sesini zapt ederek. “Emeğimizi veriyoruz, karşılığında da maaş alıyoruz. Sözleşme dışındaki saatlerde de hani kanuna göre 1,5 kat almamız gerekiyor ya.”

Yönetici yine birkaç saniye sustuktan sonra “Siz sendikaya falan mı katıldınız?” dedi.

“Yok,” dedi Ömür. Hakkını savunmak için illa sendika mı gerekiyordu? “Toplantıyı pazartesi yaparız. Bir pazar ben düzgünce hafta tatilimi yapmak istiyorum, tamam mı? Sesim yükseldiği için kusura bakmayın.” Gözleri dolmuştu fakat bunu yansıtmamaya çalıştı.

“Anlıyorum, burn out yaşıyorsunuz.”

“Tükenmişlik,” diye düzeltti akan tek gözyaşını silen Ömür.

“Ben size ücretsiz izin yazayım,” dedi yönetici.

“Kaç gün?”

“Süresiz. İyi günler.”

Kovulmanın yasalara uygun biçimiydi.

Yutkunmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bilgisayarı kapatıp karanlıkta bir süre oturdu, atan kalbinin sesini dinledi. Yaptığıyla yüzleşirken zihni ağırlaştı. Tek gelir kaynağını kendi kendine yok etmişti. Pazar sabahı erkenden mesire yerine ulaştığında çığlık atmamak için kolunu ısırmak zorunda kaldı. İğne atsa yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Organizasyon şirketinin mavi tişörtlü görevlisi geldi. “Hoş geldiniz. Karekodu okutup uygulamayı indirin. Meriç Bey, tek bir soru soracak ve beğendiği cevabın sahibini seçecek.”

“Meriç…” diye düşündü Ömür. Üniversitedeki yakın arkadaşının adı da buydu. Hayat telaşı aralarındaki irtibatı koparmıştı. Uygulamayı açınca bir metin kutusu önüne düştü. Soru:

“Zamandan daha değerli olan şey nedir ve neden?”

“Sağlık,” diye düşündü kadın. Etrafına baktı ve bu insan yığınından ne edebî süsler döküleceğini düşündü. Aksi gibi edebiyattan da hiç anlamazdı. “Sağlıktır, çünkü…” yazdı ve tıkandı.

Çimlerin üzerine oturdu ve ekranı amaçsızca kaydırdı. Sitenin sonunda, “© 2056 Meriç Ünsal. Tüm hakları saklıdır.” yazısını görünce şaşırdı. Heyecanla kalkıp mavi tişörtlü birini buldu. “Bu yarışmayı kim yapıyor?”

“Meriç Ünsal.”

“Yüz yaşında demediniz mi?”

“Öyle,” dedi görevli.

Ömür başını salladı. Basit bir isim benzerliğiydi, belli ki… 

“Sizi Meriç Bey ile görüştürebilirim ama bu seçilmeniz konusunda bir avantaj sağlamaz,” 

Yüzü kırışıklıklarla dolu, omuzları çökmüş fakat gözleri parlayan bir adam, iki güvenlik görevlisinin koruduğu kameriyede oturuyordu. Genç kadını görünce ayağa kalkarak “Ömür,” dedi. “Bu sen misin?”

“Evet ama ben… Sizi tanıyamadım,” dedi diğeri.

Diğeri yorgun bir gülümsemeyle “Kuzeydeki kampüs, sinema, buzlu kahve desem tanırsın,” dedi.

Ömür bir an için dengesini kaybettiğini düşündü. “Meriç ile yaptığımız şeyler,” dedi kekeleyerek.

“Ben Meriç’im,” dedi adam. “Yoksa sana yaşlı mı geldim?” 

“Meriç,” dedi Ömür. Sesi  feryat eder gibi incelmişti. “Bu… Bu çok mantıksız. Bu gerçekten sensin. Bakışların hiç değişmemiş. 2030 doğumluyuz, bu nasıl olur?”

Adam cevap vermeden yolun köşesinde bekleyen minibüsü işaret etti.

Minibüsün içinde bir röntgen cihazı vardı. Meriç, Ömür’ün sol el ve bileğinin röntgenini çekti, ardından sonuçları sentetik zekâya yorumlattı.

“Tam tahmin ettiğim gibi,”  

“Ne yazıyor?”

Meriç, Ömür’ün gözlerinin içine baktı. “Yakınını görmekte zorluk yaşıyor musun?”

“Ekranla fazla haşır neşirim ve kitap okurken harfleri net görmekte zorlanıyorum. Gözlük alacağım.”

“Ömür sen kırk iki yaşındasın,” dedi Meriç. “Kemik yaşın kırk iki. Bedenin yaşlanıyor, göz merceğin elastikiyetini kaybediyor.”

Kadın, bir şaka işitmiş gibi güldü. “Ben 26 yaşındayım,” dedi tereddütle. “Uykusuzluktan göz altlarım kırışmış olabilir o üç yıldır çalıştığım malum şirket yüzünden ama…”

Gülüşü yüzünde dondu.

“Diş ağrısı çektiğin bir günle, çok eğlendiğin bir gün aynı uzunlukta mıdır?”

“Değil.” Yıllar önce kanal tedavisi yaptırmak zorunda kaldığı azı dişinin sızısını hatırladı kadın. “Acı çekerken ömür geçmez.”

“Algının değişkenliğiyle görelilik teorilerini bir arada kullanarak, hepimize ayrı bir zaman akışı yazdıklarını söylesem ne dersin? İkizler paradoksunu biliyorsun, değil mi? 2026’dan beri dünya otuz kez değil, çok daha fazla dolandı. Yaşımdan tespit etmek gerekirse gerçek yıl 2130 ya da daha ileri… Yaşam uzunluğunu değilse de hızını belirleyebiliyorlar, Ömür. Genç tutmak istediklerini genç tutuyorlar. Biz ise yaşlılığa mahkûm ediliyoruz.”

Minibüsün camından dağ evine baktı. “Babamdan kaldı,” dedi. “2020’deki pandemi sırasında yaptırmış. Güneş enerjisiyle çalışıyor, kendi kendine yetebilen bir sistem. Yaşlanmaktan değilse de onların yalanlarından kurtulabileceğin bir yer. Ben beş yıl oldu kendimin farkına varalı ama çok geçti. Ben de evi zamanın kıymetini bilen birine vermek istedim.”

“Umarım ben olurum,” dedi Ömür.

“Torpil yok,” dedi Meriç gülümseyerek.

“Biliyorum, hakkımla kazanmak isterim.”

Vedalaştılar.

Ömür mavi gökyüzüne baktı. Öğleden sonraydı ama hava sabahın ilk demleriymiş gibi ferahtı. Bir bank buldu kendine, telefona eğildi, parmakları hızlıca çalışmaya başladı ve ilk cümlesi “En kıymetli şey gerçektir,” oldu.

Bu öyküyü dinleyebilirsiniz:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir