Bu öykü, Myrina Yayınları 2025 Öykü Yarışması’nda yayımlanmaya değer öyküler arasında yer almış ve Arkadaş Salıncak adını taşıyan öykü antolojisinde yayımlanmıştır.

Kâğıt kokusu, Derin’in son birkaç aydır soluduğu en yoğun kokuydu. Daha çok su içebilmek için bir kaşık elma sirkesi eklediği suyundan bir yudum daha aldı ve ders kitabına biraz daha eğilip sayılarla arası iyi olmasına rağmen pratik taktiklerine hâkim olmadığı için deneme sınavları esnasında zorlandığı geometri testini çözmeye devam etti.

Odaklandıkça daha hızlı çözmeye başladı. Öyle ki bir sorudaki eşkenar dörtgene ve kenar uzunluklarına bakar bakmaz şıklardan hangisi olacağını tahmin etti ve işaretleyiverdi. Bir sonraki sorunun doğru şıkkını tahmin etmek için şekle göz atması bile gerekmemişti. Bir dakikada bir soru çözmeyi hedeflerken kendisini saniyede bir soru çözerken buldu. Lafın gelişi “çözüyordu” fakat aslında sorunun ne olduğunu bile tam olarak bilmeden şıkkın hangisi olduğunu seçiyordu. Kafadan sallamak gibiydi, rahatsız edici bir histi fakat Derin kendini durdurmadı ve yüz soruluk dev testi bu şekilde bitirdi.

O kadar hızlı işaretlemişti ki nefes nefese kalmıştı. Kendisine güldü. İşte, ziyan etmişti koca bir testi. Ne kadar tutturduğunu anlamak için arka sayfayı açıp cevap anahtarını kontrol etmeye başladı. Olasılık kurallarına göre cevapların beşte biri doğru olmalıydı.

Kontrol etmeyi bitirdiğinde gülüşü yüzünden silindi. “Nasıl ya?” diye mırıldandı. Etüt merkezinde yan bölmedeki arkadaşı kafasını uzatıp “Derin, bir şey mi oldu?” diye fısıldadı.

“Yok,” dedi kız, “Berbat yapmışım da.”

Arkadaşı “Ha…” deyip önüne döndü.

Oysaki gerçek bunun tam tersiydi. Derin’in yalnızca şıkları hissederek yaptığı geometri sınavının tamamı doğru çıkmıştı. Tek bir yanlış cevap bile yoktu. Olasılık kurallarına göre bu ne kadar mümkündü? Tuvalete gidip yüzünü soğuk suyla yıkadı ve kendisiyle konuşur gibi aynaya baktı.

Masasına döndüğünde geometri kitabını kapatıp post-itlerden ve sürekli karalanıp silinmekten yıpranmış olan matematik kitabını açtı. Matematikte soruları ezber taktikler yerine mantığıyla çözebiliyordu, bu yüzden bu dersteki netleri daha yüksekti. En sevdiği konuyu -permütasyon- açıp bir grup karganın başrol olduğu soruyu çözmeye çalıştı fakat sezgisi fısıldıyordu: “Cevap B, 18.”

Arka sayfayı çevirip cevap anahtarını buldu. Dördüncü testin ilk sorusunun cevabı B’ydi.

İçini çekti. Çözümler için kullandığı müsvedde kâğıdı katlayıp şeritler halinde yırtmaya başladı. Şıkların üstünü örttü. Belki bu sayede doğru cevabı “hissetmez” ve zihnini çalıştırarak çözmenin tadına varabilirdi. İnsana zevk veren ödüldü, lütuf değil.

Bu yöntem belki iki soru boyunca işe yaradı fakat üçüncüsünü çözmeden önce beyninde bir fısıltı kopya vermeye başladı: “24”. Derin bu kez onu yok saymayı başardı ve soruyu bildiği yöntemle çözdü. Cevap 24’tü.

Bir sonraki soruyu okumaya başlamadan cevabı zihninde yandı. Testte on bir soru kalmıştı. Hiçbirini çözmek şöyle dursun, okumadı bile. Sadece kalemini sorunun başına değdiriyor ve o anda cevabı zihninde beliriyordu. Testi “bitirince” cevapları kontrol etti ve içine düştüğü açmazdan midesi bulandı.

Kitapları aniden kapatıp ayağa kalktı. Arkasından seslenen arkadaşına cevap vermedi. Aklını yitirmekten korktuğu için düşünmemeye çalıştı. Etüt merkezinden evine her zamankinden bir saat erken gelmesinin nedenini soran annesine bugün kafasının dolu olduğunu ve soru çözemeyeceğini söyledi.

Kendini odasına, yatağa attı ve yarım bıraktığı polisiye kitabı alıp devasını kurgusal evrende aradı.

Dedektifin şüphelileri tek tek sorguladığı bölümdeydi. “Katil Arthur,” diye düşündü kendinden emin. Arthur sonraki bölümlerde içindeki dürtüye yenilip cinayet mahalline dönecek ve kendini ele verecekti. Kitabı ilk kez okuyan Derin, bilgisayar başındaki ablasına seslendi: “Spoiler versene.”

“Vermem, oku gör,” dedi ablası.

“22. bölümde Arthur, annesinden kalan ve sürekli yanında taşıdığı broşu köşkte unuttuğuna dair saplantısını üzerinden atamaz ve nihayet köşke döner. Beth’in odasına… Arthur yerde broşu ararken Jane odaya girer ve o da yakalanma korkusuyla Jane’i tutup tıpkı Beth’e yaptığı gibi boğma pozisyonu alır. Sonra ne görelim, dedektif de bunu bekliyormuş zaten. Ortaya çıkar ve Arthur’a Beth’in katili olduğunu itiraf ettirir.”

“E okumuşsun ya,” dedi abla, arkasını dönüp kardeşinin gözünün içine bakarak. “Bu kadar detaylı anlatamazdım. Bölüm numarasına kadar hatırlıyorsun.”

Derin kitabı yavaşça bıraktı. “Abla, ben kitabı okumadım,” dedi yalvarır gibi.

“Okumuşsun işte. Böyle bitiyor kitap.”

Kardeş, kitabı alıp yirmi ikinci bölümünü açtı, sayfaları çevirdi ve tıpkı anlattığı gibi olduğunu gördü. “İlk kez okuyorum ve henüz yarısına bile gelmemiştim. Kitabın geri kalanını nasıl bilebilirim?”

“Yani,” dedi abla, “Bu kitap yıllardır bizim evde. Ben ilkokuldayken falan mı ne almıştı babam. Yıllar önce okuyup okuduğunu unutmuş olabilirsin. Şimdi de hatırladın işte.”

“Olabilir,” dedi nefesini veren Derin.

“Başka nasıl olacak? Geleceği görmeye mi başladın?”

“Biliyor musun?” dedi genç kızlardan küçük olanı. “Bundan şüpheleniyorum ben.”

Etüt merkezinde yaşadıklarını anlattı.

Abla bir fıkra dinlemişçesine gülüyordu. “Beynin yanmış,” dedi. “Bence birkaç gün etüte gitme, izin al yoksa üniversiteyi kazansan da kendini kaybedeceksin.”

Anlaşılmamanın öfkesiyle doluyordu Derin. Bilgisayar masasının üstünde tozlanan, ablasının iki gün önce bitirdiği romanı gösterip “Yeni çıktı, değil mi?” dedi.

“Evet. Bu kitabı da mı tahmin edeceksin?”

“Daha bir ay önce yayımlandı, değil mi? Benim okumadığımı biliyorsun.”

“Bilemem ablacığım,” dedi abla, omuz silkerek. “Kütüphanede falan okuduysan nereden bileyim? Neyi ispatlamaya çalışıyorsun bana sen? Hadi ya, git bir çay iç kendine gel. Saçmalamayı da bırak.”

Kız boğazında bir yumruyla dışarı çıktı. Onu bu evde anlayacak tek kişinin kim olduğunu biliyordu.

Babasıyla baş başa konuşacak fırsatı pazar günü yakaladı. Ablası ile annesi alışverişe çıkmıştı. Böylece Derin, onların önyargısı olmadan içini rahatça dökebilirdi.

Balkona çıktı, ellerini önünde birleştirdi. Kızını fark eden baba antik medeniyetler hakkındaki kitabına ara vererek başını kaldırdı.

“Buyur kızım, bir şey mi oldu?”

Derin hemen babasının yanına sokuldu ve hafta içi o akşam test çözerken soruların cevabını nasıl sezdiğini anlattı. Eve geldiğinde de okumadığı kitabın devamını bilmişti.

“İnanır mısın baba,” dedi. “Ne söyleyeceğini de biliyorum. Ağzından çıkacak kelimeleri bile tek tek seçebiliyorum. Bana inanıyorsun. Ablam gibi delirmekle itham etmiyorsun beni.”

Baba tam ağzını açarken kız “Ne diyeceğim, diye sormak üzereydin,” dedi ve sesini kalınlaştırarak. “Şunu söyleyecektin: ‘Eğer psişik bir yeteneğin varsa, bunu tespit etmeliyiz. Nadir bir durum ama özel bir armağan.”

Adam şaşırıp “Evet,” dedi. “Nasıl kullanacağını bilirsen bu bir armağan.”

“Ama kullanamıyorum baba,” dedi kız. “Soru çözemez oldum. Tamam, bu gidişle üniversite sınavındaki tüm soruları bilebilirim ama okumak istediğim bölüm için gereken zihinsel yeteneği geliştiremem. Her şey hazır bir şekilde önüme gelir.”

Derin elektrik çarpmış gibi geriye çekildi. “Bana inanmayı bıraktın,” dedi, yüzü sirke satar olmuştu. “Bir an için inanmıştın ama mantığın devreye girdi ve şu an psikolojimin bozulduğunu düşünüyorsun.”

“Sence bu mümkün mü?” dedi baba, sanki beynindeki bütün hücreler çalışıyor ve zorlanıyordu. “Sınav stresinden böyle bir ruh haline girmiş olabilirsin. İmkânsız, Derin! Psişik yetenek diyorum ben de çocuk gibi. Okuduğum romanlara fazla kaptırıyorum kendimi galiba.”

Elini kaldırdı. “Tamam, bak, sezgileri güçlü bir kızsın. Empatiksin. Zekisin de. Karşındaki insanın ne düşündüğünü yüz ifadesinden şıp diye çözüyorsun. Romanların sonunu tahmin ediyorsun çünkü kurguların belli bir matematiği vardır. Matematik demişken… Bu da soruları çözmeni açıklar. Çok çalıştığın için zihninde anlık işlem yapabilir hale gelmişsin.”

“Soruyu okumadan mı?” dedi Derin. Mantık adına ne kadar mantıksız konuştuğunun farkında değildi.

“Ablan doğru bir şeyi yanlış bir üslupla demiş. Birkaç gün çalışmaya ara verebilirsin.”

Bunun üzerine kız, odasına yeni bir hüsranla dönmüş oldu.

Kimseye açmadı kendini. Uzun paragraf sorularının ne anlattığını ilk sözcüğünü bile okumadan kavrarken deneme sınavlarında şıkları çita gibi işaretledikten sonra dakikalarca sınıfta boş boş oturmak işkence gibiydi. Dikkat çekmemek için bilerek bir iki yanlış yapıyordu. Fakat kendini ne kadar yavaşlatmaya çalışsa da olağandan hızlı çözmesinin tuhaflığı öğretmenlerinin dikkatinden kaçmıyordu. Anlamayacaklarını bildiği için anlatmayı denemedi bile. “Hızlı okuma alıştırmaları yapıyorum,” dedi ve geçti.

Yeteneğine rağmen Türkçeyi, coğrafyayı, geometriyi öğrenmeye çalışıyordu. Sezgisi derslerle de sınırlı değildi. Hayata dair hangi sorunun cevabını merak etse zihninde cevabı beliriyordu. Yağmurlu ve rüzgârlı günlerin öncesinde arkadaşlarını uyarıyor, nasıl bildiğini soran olursa da “Romatizmam var,” ya da “Meteorolojiyi takip ediyorum,” diyordu.

Annesinin yapacağı yemeği ya da ablasının o akşam hangi konuda aileyle tartışacağını biliyordu. Öğle arasında durduk yere arayıp “Anne, canım ıspanak istemiyor,” diye şok etmişti. Babasına gününün nasıl geçtiğini sormuyor, “Patrondan, bölüm değişikliği rica etsen olmaz mı? Bu kaçıncı problem?” diyordu.

Ailenin bütün bunlara açıklama getirme becerisi, genç kızın gizemleri açık edişi kadar büyüktü. Baba, işyerindeki sorunlarını evde dile getirmezdi. Derin söyleyince başta “Nereden biliyorsun?” diye şaşırıp sonra “Haa… Telefonda konuşurken duydun,” demişti. Evin hanımı da Derin’in sabah okula gitmeden önce buzdolabındaki bir poşet ıspanağı görmesine bağlamıştı olan biteni.

Ailecek Harry Potter izledikleri bir akşam, kız kendini Dursleylerin evinde zorbalık gören Harry’e özenirken buldu. Harry’ye kötü davranıyorlardı ama onun bir büyücü olduğunu inkâr etmiyorlardı en azından. Varlığının tanınmaması, ona meydan okunmasından beterdi.

Ablasının doğum günü gelip çattığında, kardeşi yeteneğini fark edeli yaklaşık kırk gün geçmişti. Bir kafede arkadaşlarıyla kutlamaya hazırlanan abla hevesle kıyafetlerini deniyor, aynada kendine bakıyor, saçlarını bozup tekrar yapıyordu.

“Bir hastaneye uğra bence,” dedi Derin içeri girip.

“Of, ne alakası var?” dedi parfüm kokularının arasından genç kadın.

“Biraz önce yediğin iki günlük kek bozuktu. Dolmuş biraz gecikecek, geldiğinde de tam dolu gelecek. Ayakta kalacaksın. Şu sıktığın parfüm ve kalabalığın boğucu nefesi derken miden bulanacak ve durakta inip kusacaksın. Ayakta bile duramayacaksın. En azından parmakla kusup öyle çık dışarı. Bakteri vücuduna yayılmasın.”

Abla ise bunun üzerine gülüp “Başladın saçmalamaya,” demekle yetindi.

Aynı anda çıktılar. Derin, yürüme mesafesinde olan etüt merkezine geçerken abla durakta bekledi.

Yarım saat sonra telefon… Balkona çıkan genç kız, telefonu açar açmaz kulağından çekmek zorunda kaldı.

“Gerizekâlı!” diye bağırıyordu ablası. “Aynen dediğin gibi oldu. Beynime soktun hasta olacaksın diye, al, hasta oldum! Serum bağladılar. Günümü mahvettiğin için mutlu musun?”

Derin şaşırıp “Kekin bozuk olmasının suçlusu ben miyim?” dedi.

“Sen söylemesen hiçbir şeyim yoktu. Bir insana ne dersen, o ona dönüşür.”

“Beni ciddiye almıyorsun ki sen! Çıkmadan o keki kus dedim.”

“Keki yemeden niye uyarmadın peki, kâhin?”

“Uyuyordum çünkü! Uyandığımda çoktan yiyip bitirmişsin. Kâhinliğim senin boğazına yetişemiyor.”

Aralarındaki sıradan bir atışma gibiydi fakat ablanın, kardeşinin yeteneğini tanıması için gereken fitili ateşlemişti ve bu ateş, bir yangına bir cumartesi akşamı dönüştü.

Şehir manzarasını gören yüksek bir yerde yedikleri yemekten güle oynaya dönerken genç kızın yüzündeki ifade silindi. “Baba,” diye çığlık atmaya başladı. “Sağa çek! Çabuk!”

Baba arabayı sağa çeker çekmez arkadan olağanüstü hızla bir tır gelip önündeki araca çarptı. Direksiyonu tutan parmakları kilitlenir ve bütün bedeni korkudan titrerken farkına vardı. Eğer Derin’in dediğini yapmayacak olsaydı tırın altında şimdi onlar olacaktı.

Bu, ailenin kızlarının akla sığmaz kabullendiği andı. Ne adam o günden sonra kızını hafife aldı ne de abla, kardeşiyle alay etti.

Derin bir derdinden arınmıştı ama asıl derdi daha derindeydi. Görmez iken mutluydu ama artık tüm felaketler önündeydi. Yarın hoş geçecekse ne âlâ! Fakat birinin canı yanacaksa -kız, çevresinde olup bitecek her şeyi giderek artan bir menzille hissediyordu- onun da canı yanıyordu. Gücü tükeniyordu.

Bunalım onu ele geçirdi. Bütün günü odasında geçirir oldu. Sınav yaklaşmasına rağmen etüt merkezine gitmiyor, kitap kapağı bile açmıyordu. Uyanır uyanmaz gözleri doluyor, uykuya yenik düşene kadar ağlıyordu.

Annesinin canına tak etti kızının bu hali.

“Derin, yeter!” dedi. “Hayatını artık dört duvar arasında mı geçireceksin?”

“Dayanamıyorum anne,” diyebildi kız.

“Dayanmak zorundasın. Anlıyorum, bir şeyler seziyorsun. Ağır geliyor bu sana. Ama ne olursa olsun hayat devam ediyor.”

Uzun uzun konuştu ve sözlerini bir tehditle bitirdi. “Dışarı çıkıp dolaşmazsan seni akıl hastanesine yatırırım. Kendini toparla.”

Kız, akıl hastanesine yatmaktan değil annesini daha fazla üzmekten çekindiği için kalkıp üzerini giydi. Yüzünü yıkadı ve evin önündeki parka çıkıp bankın birine oturdu. Kulaklığını takıp son ses müzik açtı. Kapüşonunu çekip başını iyice eğdi.

Sezgisi o an için daha çekilirdi. “Biri gelecek,” diyordu yalnızca. “Biri gelecek, seninle konuşup düşünce dünyanı sarsacak.”

“Daha fazla nasıl sarsılabilir?” diye düşündü içinden.

Yarım saat sonra omzunda bir el… Kulaklığı çıkarıp başını kaldırdı. Başında saç kalmamış, iki üç tel sakalı beyaza boyanmış, yüzü rüzgârlı havalardaki deniz yüzeyine dönmüş, “yaşlı” sözcüğünün sözlükteki karşılığı gibi pejmürde bir adamdı. Görünürde bir dilenciydi fakat ikisi de onun yüzünün gerisinde üç boyutun ötesinden gelen bir varlığın saklandığını biliyordu.

“Kimsin sen?” diye sordu Derin. “İnsan değilsin.”

Sorunun cevabı test şıkları gibi zihninde belirdi. Karşısında duran ve ağzını açmayan varlık, Şeytan’ın ta kendisiydi.

“Senden önce bir kişiye görünmüştüm,” dedi. “Onun birçok yeteneği vardı ama hiçbiri seninkine benzemiyordu.”

Derin, cümlelerin ardını okuyabiliyordu. “Laplace,” dedi. “Ona her şeyi bildiğini söyledin.”

Dilenci bir bozuk para çıkarıp havaya attı. Para iki karış yükseldi ve havada asılı kalıp dönmeye devam etti.

“Paranın hangi yüzü üzerine düşeceği üzerine bahse girmeniz sizin cehaletinizdir. Hızını, kütlesini, torkunu, yerden yüksekliğini ve o noktadaki yerçekimi ivmesini bilseydiniz, tura mı yazı mı geleceğini tam olarak hesaplayabilirdiniz. Olasılık yoktur, yalnızca eksik algı vardır.”

“Laplace’ın çalışma odasında belirdin, bunları söyledin ve aniden kayboldun,” dedi kız. İç çekti. “O da seni yalnızca hayal ettiğini sandı.”

“Laplace, senin doğumundan iki yüzyıl önce yaşadı,” dedi dilenci, yarı hayran yarı küçümser bir bakışla.

“Onun odasında belirişini adeta gözümün önünde görüyorum. Yüz ifadesi, şaşkınlığı…”

“Şu atomların dizilişine bak,” dedi yaşlı adam. “Gelecek, bu atomların etkileşiminden meydana gelmiyor mu? Başka bir deyişle, bir sonraki an, şu anın içinde gizli değil mi?”

Ulu meşe ağacının gölgesinde söyleşirken yerdeki meşe palamutlarını izliyordu Derin. Tohum, ağaçtan gelirdi. Ağaç da tohumdan… Tıpkı geçmiş, gelecek ve şimdinin birbirini oluşturduğu gibi.

“Bir anı tam olarak bilirsen, her anı bilirsin. Bunun anlamını fark ediyor musun Derin? Evren yarın senin ne yapacağını belirlemişse sen yaptığından sorumlu olabilir misin? Sizin ‘kötülük, iyilik’ dediğiniz şeyler, gerçekten öyle mi?”

Kızın yüz ifadesi değişti fakat dudaklarından bir kelime çıkmadı.

“İçine kapanmanın sebebi ‘kötülük’ olarak adlandırdığın şeylere üzülmen. Bir kapkaççı, yolda yürüyen zavallı bir kadının çantasını alıp götürüyor. Bir katil, köşeye sıkıştırdığı masum bir adamı sigara parası vermediği için bıçaklıyor. Kapkaççının ve katilin yapacakları evrenin atomlarında yazılırken artık onları suçlayabilir misin?”

“Kimi suçlayayım ya?” dedi Derin.

“O yazıyı yazanı.”

“Tanrı’yı…” dedi kız.

Dilenci gülümsedi ve bir ateşle ortadan kayboldu.

Kanının her damlası donmuş muydu yoksa kalbinin her odacığı yanıyor muydu? Bulutlara basar gibi yürüdü. İşte, nicedir hasret kaldığı zihin zorlayıcı sorular! Sezgisinin cevabını tahtaya yazmadığı soru ve şüphelerle doluydu ağırlaşmış kalbi. Bir yol diledi yazgıyı yazandan.

Karşıdan karşıya geçmek için kırmızı ışıkta beklerken hemen önünde kulaklıkla müzik dinleyen başka bir kız vardı. Diğer kız, yeşili beklemedi. Sağına ve soluna bakıp araç gelmediğini görünce yola girdi. Derin çığlık attı ve kızı kollarından tutup geriye çekti.

“N’apıyorsun ya?” dedi aksesuarını çıkaran kız. “Delirdin mi?”

“Yeşil yanmadı ve…”

“Yanmasın! Araç mı var?”

Diğer kız cümlesini bitirmeden şehir içindeki hız sınırının neredeyse üç katına çıkmış bir otomobil asfaltı yakarcasına geldi ve gitti. Derin onu tutup yoldan uzaklaştırmasaydı, kızın geçiyor olacağı noktayı ezdi tekerleri.

Kızın öfkesi yerini minnettarlığa bırakmıştı. “Özür dilerim,” dedi, hayatta kıl payı kalmanın sevinciyle dolmuştu gözleri. “Görmemiştim. Siz nasıl gördünüz?”

“Yeşil ışık yanmadan karşıya geçmeyin,” demekle yetindi Derin. Onun da gözleri dolmuştu fakat sebebi başkaydı.

Nasıl cevap anahtarındaki harfleri görmüşse diğer kızın ölümünü de öyle görmüştü. Yolun ortasındaki kaza sahnesini yaşanmadan izlemişti ve şimdi, tek bir hareketi sayesinde, o sahne hiç yaşanmayacaktı.

Laplace’tan yaklaşık bir asır sonra yaşayan bilim insanı Heisenberg’in tespitini hatırladı: belirsizlik ilkesi.

Her anın bir diğerini içerirdi fakat bir atom altı parçacığın konumu ve momentumu, aynı anda matematiksel bir kesinlikle belirlenemezdi.

Evrenin temelinde kesin bir öngörülebilirlik yoktu, bunun yerine olasılıkların ve belirsizlikler hüküm sürüyordu. Olasılık cehaletten ileri gelen hayali bir kavram değildi. Varoluş baştan başa olasılıktı.

Müzik dinleyen kızın ölümü de öyle… Yere yığılışı, bedeninden boşalan kanlar, Derin’i dehşete düşüren öngörü kaçınılmaz bir gelecek değil, olabileceklerden biriydi. Kapkaççı da katil de yaptıklarından sorumluydu çünkü yapmamayı seçebilirlerdi. Beyinlerindeki atomları var eden parçacıklar buna olanak veriyordu. Evren statik değil, dinamikti ve Tanrı, insanı kötülüğe mecbur etmemişti, ona iyiliği seçme şansını vermişti. Tıpkı Derin’in kızı kurtarmayı seçtiği gibi.

Elleri öyle titriyordu ki neredeyse telefonu düşürecekti, yine de babasını arayıp olanları anlatmayı başardı. İçindeki kara bulutlar dağılıyordu. Kader de vardı, hayatta hâlâ mücadele etmeye değecek şeyler de.

Okumak istiyordu çokça. Kitabın kapağını tutmadan içindekileri bilecek de olsa okumak istiyordu çünkü insan, kitabı sadece bilmediğini öğrenmek için okumazdı. Bildiğini anlamlandırmak için de okurdu.

Yeteneği hiçbir zaman sönümlenmedi ama sezgilerine tahammül etmeyi öğrendi. Elinden gelen bir şey varsa yaptı, gelmeyeni ise yazgının sahibine bıraktı. Zihni ile kalbini ayırmayı öğrendi. Üniversite sınavında bir sorunun cevabını bilse bile eğer onu akıl yoluyla çözemediyse boş bırakmıştı. Rakiplerine karşı haksız bir avantajdan faydalanmak istememişti. Yine de ulaştığı bilinç düzeyi, kavrayışını da geliştirdiği için dereceye girmiş ve Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde en yüksek puanlı bölümlerde eğitim almaya hak kazanmıştı.

Tıp okumayı seçti. Okulu bitirdiğinde ve bir uzmanlık seçmesi gerektiğinde de nörolojiye yönelecekti. Çünkü insan beyni evrenin sır kutusuydu. Kim bilir, zaten içinde hazır olan ve okuyarak yalnızca pekiştireceği bilgiler ile sınırlardan azat olmuş kendi beyninin sırrını da çözerdi.

Bu öyküyü dinleyebilirsiniz:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir