“Kimse bana dokunamaz,” diye düşündü aynanın içindeki ruh. “Kimse beni göremez. Hiç kimse bana ulaşamaz.”
Sonsuz bir yalıtılmışlığa mahkûm edilmek başkaları için bir lanetti, onun içinse bir ödül. Boyutlar arasındaki tekinsiz boşlukta özgürce süzülüyordu. Ne yükü vardı ne de sorumluluğu. Dış dünyada hep aradığı, özlemini çektiği yerdeydi.
Bir zamanlar adı Çağla’ydı. Şimdi o iki hece bile ona yabancı gibi geliyordu. Hafızasının kıyısında bir kadın belirdi, annesiydi. Hafif bir sızı duyar gibi oldu, sonra bu da her his gibi bulanık bir denizde kayboldu. O artık geçmişteydi ve buradayken geçmişe uzanamazdı Çağla’nın eli.
Ayna, sıradan bir apartman dairesinde yer alıyordu. Ne zamandır orada olduğu belirsizdi. Ev, emsallerinden daha uygun bir kiraya sahipti çünkü kulaktan kulağa fısıldaşan garip iddialar yüzünden kimse daireyi tutmuyordu. “Hepsi boş,” demişti emlakçı. “Sizin gibi genç bir üniversite öğrencisi için uygun, merkeze yakın, küçük ama ferah bir ev.”
Çağla bavuluyla eve adım atar atmaz boğulur gibi hissetmişti. Boğazını tuttu. “Emlakçılar hep bir parça yalan söyler,” diye düşündü. Zira bu evin ferahlıkla hiç alakası yoktu. Dışarıda güneş parlamasına rağmen, hatta ev de ışık almasına rağmen odalarda garip bir boğuculuk vardı. Burası ev değil, bir kâbustu. Hava bile hareket etmiyordu burada. Bir duvar saati asılı olsaydı eğer, akrep ve yelkovanı biraz yavaş ilerlerdi.
Bavulu eşyalı dairenin yatak odasına sürüklerken içindeki heves ve enerji sönmüştü. Kıyafetlerini dolaba yerleştirmek yerine yatağın köşesine çekildi, dizüstü bilgisayarını açtı ve kulaklığını taktı. Yarım bıraktığı bir komedi dizisini açtı. Başka günlerde cıvıl cıvıl sahneleriyle içine neşe veren dizideki karakterlerin sesleri değişmişti. Kamera, bu bölümde farklı ve mat bir renk paleti kullanmış gibi görünüyordu. Gülme efektleri de acı dolu çığlıklar gibiydi. Çağla korkarak dizi sekmesini kapattı.
Müzik platformuna girip sevdiği bir şarkıyı dinlemek istedi. Müziğe bir cızırtı karışınca yepyeni kulaklığının bozulduğunu düşünerek iç çekti ve kulaklığı çıkardı. Ses eve doldu. Duvarlardan yankılandı ve bunaltıcılığı büsbütün arttırdı. “Böyle olmayacak,” diye düşündü. Çarpı tuşuna basınca ses bıçak gibi kesildi. Ayağa kalkıp karnını tutarak -fiziksel bir ağrısı yoktu- dolaşmaya başladı.
Tam o sırada odanın köşesindeki boy aynası gözüne çarptı. Ayna tozlu ve eskiydi fakat yine de bu evin içinde farklı olan tek şeydi. Diğer her şeyin üstüne adeta ölü toprağı serpilmişken bu cam ile ardındaki sır, duru ve canlıydı. Ayçiçeklerinin ışığa çekildiği gibi çekildi aynaya. Tam yansımasının gözlerine baktığında, göz bebeklerinde bir kıvılcım parladı ve irkiltti onu.
Ayakları, bilincine sormadan birkaç adım attı. Gözleri, yansımasının gözlerinin içine daldı. Hafif bir baş dönmesi, göğsüne vuran bir ferahlık, bedeninde bir sıcaklık… Etrafındaki dünya değişiyordu. Duvarlar esniyor, boyutlar uzayıp kısalıyor ve nesneler büyütecin kenarında görüntünün bozulması gibi deforme oluyordu. Çağla, aynanın içine hiç farkında olmaksızın çekiliyor ve yerinden kıpırdamadan boyut değiştiriyordu.
Bu değişimin hemen farkına varmış değildi çünkü bazı taşlar hâlâ yerindeydi. Üç boyutu algılıyordu mesela, yansıması da hâlâ karşısındaydı. Çok yorulduğu için böyle olduğunu düşündü Çağla. Gözlerini birkaç kez kırptı, saçlarını düzeltmek için elini kaldırdı ve aynadaki görüntü yüzünden kalbi uçurumdan düşercesine hızlandı.
Yansıma kolunu kaldırmamıştı. Sadece Çağla bakmıyordu ona, o da, bağımsız bir bilinci varmışçasına evin sakinine bakıyordu. Çinli bilge Chuang-Tzu’nun dediği gibi: “Acaba ben rüyasında kelebek olan bir insan mıyım, yoksa şimdi rüya görüp kendini insan sanan bir kelebek mi?” Karşı karşıya duran iki bedenden hangisi yansıma, hangisi gerçekti?
Aralarındaki engel sıvılaşıyordu. Çağla, giderek ona yaklaştı. Saç telleri statik elektrik yüklenmişçesine tek tek havalanıp karşıya yöneliyor ve onu mıknatıs gibi çekiyordu. Parmak uçları birbirine değdiğinde dünya değişti. Renkler akıp birbirine karıştı; duvarlar devrildi, zemin yükselip alçaldı ve tüm sınırlar silindi.
O anda evde dış bir göz olsaydı eğer, aynanın yüzeyi bir an için su gibi dalgalandığını, genç kızın görüntüsünün buğu gibi silindiğini ve gündelik kelimelerle tanımlanamayacak bir ışığın parlayıp söndüğünü görürdü.
O evde sönen nefes, önceki gün şehrin otogarında kızın ciğerine girip çıkıyordu. Çekçek valizi elinde, ne yapacağını bilmez bir halde öylece etrafa bakıyordu. İnsan doluydu her yer. Kimisi yakınını karşılıyor, kimisi otobüsten iniyor, kimileri sarılıyor ve sohbet ediyordu. Çağla ise çöl fırtınasında devinip duran kumların arasında ağır ve gömülü bir taş kadar yalnızdı. Anlayamadığı hislerin arasında ağır bir kalple yürüdü ve taksiye bindi.
Kalacak yer konusunu ailesiyle tartışmıştı. “Yurt hayatı”nı hiç istemiyordu. Ortak mutfak ve banyo; başkasının sesi, nefesi, belki de pisliği… Onu izleyen gözler, potansiyel zorbalık, öyle olmasa bile yüzündeki mimiğe bile dikkat etmek zorunda kalması… Düşüncesi bile midesini bulandırıyordu. Rahat edebileceği tek yer, bir evdi.
Kiralık bir evi nasıl bulacağı hakkında fikri yoktu. Ebeveynleri, kızlarının yurtta kalmasını istediği için ona sırt çevirmiş, Çağla evde diretince, “İyi, evi de kendin bul o zaman,” demişlerdi. Yalnızca hayatında değil kararlarına giden yolda da yalnızdı. Çok boyutlu ama bavula sığan bir yalnızlıktı onunki.
Caddede gördüğü ilk emlakçıya çekingen bir tavırla girdi. “Merhaba,” dedi başını yerden kaldırmadan. Ev aradığını söyledi.
“Nasıl bir ev arıyorsunuz?”
Bütçesini söyledi ve şehre yeni gelmiş bir öğrenci olduğunu da ekledi. “Kriterim yok,” dedi. “Temiz olsun, yeter.”
“Anlıyorum,” dedi emlakçı. “Hangi okulu kazandınız?”
Okulu öğrenince gülümsedi. “Harika!” dedi bilgisayarını karıştırarak. “O kadar iyi dek geldi ki…”
“Dek gelen nedir?”
“Buyurmaz mısın?” dedi adam, masasının önündeki koltuğu işaret ederek. İki çay söyledi.
Çaylar gelince bilgisayarını çevirerek anlatmaya başladı. “Okula on dakikalık yürüme mesafesinde, iki odalı ve eşyalı kiralık bir evim var.”
Ekranda evin fotoğrafları vardı. “Kirası, emsallerine göre yarı yarıya ucuz. Tam bir öğrenciye göre.”
Çağla, “Peki… Neden öyle?” diye sordu. “Bir kusuru mu var?” diye ekleyecekti fakat ayıp etmekten korktu, her kelimesini tartacak kadar ürkekti.
“Ah,” dedi emlakçı. “Önemli bir sebebi yok. Evde bir eksiklik yok fakat kimse kiralamak istediği için ev sahibi istediği ücreti düşürdü. İnsanların aptallığı işte! Bir iki söylenti var, bu da insanları uzak tutuyor. Neyse ki gençler böyle şeylere pek kulak asmıyor.”
“Ne gibi?” dedi kız.
“Evde lanet varmış, eve giren bir süre sonra kayboluyormuş. Saçma sapan batıl inançlar.”
Çağla, bu söylentileri biraz daha deşmek istiyordu fakat emlakçı ayağa kalkmıştı. “Müsaitseniz, evi gezdireyim.”
“Şimdi mi?”
Yirmi dakika sonra, evin koltuklarında karşılıklı oturuyorlardı. “İstediğiniz kadar dolaşın,” dedi adam. “Tek bir eksiklik var mı?”
“Dediğiniz gibi temiz ve hoş, fakat…” dedi kız, yutkunarak.
“Nedir?”
“Bilmiyorum.” Bacaklarını salladı. “Huzursuz hissediyorum.”
Emlakçı, kumarda istediği zar gelmemiş birinin edasıyla ayağa kalkıp “Psikoloji böyle bir şey işte!” dedi. “Eğer eve gelen taleplere yetişemediğimi, sizin dışınızda üç öğrencinin daha talip olduğunu söyleseydim, evi tutmak için büyük bir istek duyacaktınız, değil mi? Maalesef yalan söylemeyi beceremiyorum. Dürüst bir emlakçı olmanın böyle zararları oluyor, sırf söylentiler yüzünden siz de diğerleri gibi şöyle güzel bir evi kaçıracaksınız.”
“Şey, ben…” dedi Çağla.
“Yok, yok!” dedi adam. “Hiç açıklama yapmayın. Okullar yeterli eğitimi veremiyor demek ki.”
“Ne alakası var?” dedi kız, kızarak.
“Bilimsel düşünme ve akılcılık gibi şeyleri öğretmiyorlar.”
“Benim hislerimin akılcılık ile ne alakası var?” diyen öğrencinin sesi bir parça yükselmişti.
“Ben de onu diyorum ya! Hiçbir ilgisi yok. Siz niçin ev tutuyorsunuz, mesela? Tek başına rahatça yaşamak için, değil mi?”
Çağla’nın iliklerinden bir ürperti geçip gitti. Yalnız kalmak istediğinden ve bunun için yurdu reddettiğinden hiç bahsetmemişti ki… Karnında bir delik varmış da oradan düşünceleri okunuyormuş gibi hissetti, korumasız ve saydamdı sanki. İstemsizce karnını kapattı.
“Uygun fiyatlı konaklamayı hangi öğrenci istemez, söyleyin bana! Yine de siz istemiyorsanız, başka bir kiracı bulurum. Şehre sizin gibi bir sürü yeni öğrenci geldi.”
“Ben evi bir daha dolaşayım,” dedi kız, ortamdan uzaklaşmak için.
İkinci odaya girdi. Pencereden giren güneş ışığı aynadan çarparak yüzüne vurdu. Bu, bir karşılama gibiydi. Çağla’nın içinde huzursuzluğa zıt olarak başka bir his de doğuyordu: “Burada kalmak benim kaderim.”
Ayaklarının bağlandığını düşündü. Kalbi de göğüs kafesinden çıkmış, duvarda bir gravür olmuştu. Buradan uzaklaşabilmek için her şeyini verirdi ama bu evden ayrılamayacak kadar çaresiz hissediyordu. Halbuki aklı ona “Hayır,” demesinin ve eşikten dışarı çıkmasının yeterli olduğunu söylüyordu.
Odaya geri dönüp “Tamam,” dedi, derininde hâlâ “hayır” demeyi arzularken. “Tutuyorum.”
Kontrat imzalamak için emlakçının ofisine döndüler. Dış kapıdan çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. Evin içinde zaman bir nevi durmuş, dışarı çıktıklarında ise yine başlamıştı. “Günün çoğunu ev dışında geçireceğim zaten,” dedi kendi kendine. “Orada kalsam ne olur ki?” Bu yüzden kabul etmek mantıklı görünmüştü ona.
İmzayı attı ve depozitoyu ödedi. Anahtara uzanırken bir an kararsız kaldı fakat sonra emlakçının elinden çekip aldı.
“Teşekkürler,” dedi.
“Yaptım,” dedi içinden. “Ben seçtim ve başardım.”
Kendisiyle konuşmaya alışıktı. Anlaşılmamanın öğrenilmiş çaresizliği onu içine kapatmıştı. Çocukluğundan beri süren bir durumdu bu. Bazı insanlar hayata karşı derin bir duyarlılıkla doğardı, Çağla da öyleydi. Yaşından beklenmeyecek sorularla yetişkinleri hayrete düşürürdü. Görünenin ötesini sorgulardı böyle çocuklar.
Mesela “Ben olmak, ne demek?” derdi.
Annesi, parktan eve dönmek için “Hadi Çağla, zamanımız yok,” dediğinde kaydıraktan inip koşarak gelip “Anne, zaman nedir?” diye sorduğunda henüz okula başlamamıştı.
Anaokulunda sınıf arkadaşları Çağla’yı aralarına almazdı. Çünkü küçük kız, evcilikten ya da bebek giydirmekten çabucak sıkılır, karmaşık oyunlar kurardı. İlkokulda satranç oynamaya başladı, bu sayede bir parça sosyalleşebildi ve bütünüyle yalıtılmış kalmaktan kurtuldu. Yine de oturup muhabbet edebildiği bir arkadaşı olmadı. Çünkü ilgilendiği konular yaşından çok ilerideydi. Bu dünyada niçin var olduğunu anlamak istiyordu. Yaşı biraz büyüyünce varlık felsefesi ile ilgili kitaplar okumaya başladı.
Okuduğu her kitapla algılarını biraz daha açılmış buluyordu Çağla. Her sözün, kitabın ve insanın bir seviyesi vardı. Farklı diller birbirine tercüme edilebilirdi fakat üst seviyedekiler altta kalanlara, daha doğrusu altta kalmaktan rahatsızlık duymayıp yerinde saymak isteyenlere açıklanamazdı.
Çağla, eksikliği yüzünden fevkalade üzülüyor, okuduğu her yeni bakış açısı ile kendi cehaletiyle yüzleşiyordu. Kitaplardan oluşan bir merdivene çıkıp göğe yükseldikçe gök de genişliyor, yüceliyor ve bilmedikleri artıyordu.
Bu süreçte kitaplarından bir dünya kurdu. Merakı tatmin olmadıkça dili söylemez oldu. Ailesinin ona arkadaş bulmak için verdiği çabalar sonuca ulaşmadı. Böylece Çağla, yalnızlığı sevdi çünkü anlaşılamayan bir insanın yareni, yalnızlıktı. Bu halinin bir yan etkisi olarak kalabalıktan fiziksel olarak da bunalmaya başladı.
Odasında dinlenirken ya da kitap okurken bir alışkanlık geliştirdi. Bir el aynasını masasının üzerine koyuyor, arada bir bakışlarını oraya çeviriyordu. Ne zaman yansımasıyla göz göze gelse, içi bir anlığına hafifliyor ve düşünceleri dağılıyordu. Aynaya yükünü bırakıyor gibi…
Ne var ki kendisini bu minik oyuna fazla kaptırırsa, kendinden uzaklaşıyor, gerçek ile hayal arasındaki perde saydamlaşıyordu. Yansımasının gözlerinde kendi ifadesini değil, yabancı bir pırıltı görür gibi oluyordu. Dünya iki boyutlu bir tiyatro dekoruna, benliği de holograma dönüşüyordu. Bu hisse yakalandığında aynayı ters çeviriyor; saçlarına, yüzüne, kollarına dokunuyordu. En azından bir süreliğine her şey normale dönüyordu bu şekilde.
Bu süreçte ilgi alanları felsefeden, edebiyat ve mitolojiye taştı. İnsanüstü varlıkların, tanrıların, büyücülerin hikâyelerini okurken asıl sorduğu hep aynıydı: “Ben kimim?”
Aynalara olan ilgisi, onu nihayet Narkissos’un efsanesine götürdü. Çağla, Narkissos gibi kendini beğenmiş değildi ama ama o da bir yansımanın karşısında zamanın eriyip gittiğini hissediyordu. O yüz ona hem tanıdık hem yabancıydı. Bir parça korkuyordu bu durumdan. Neden aynalar, onun için bir nesneden ötesiydi?
Lise son sınıfta tanıdık telaşların onu sarmasıyla bu konulardan biraz uzaklaştı. Sistem, onun ve tüm sınıf arkadaşlarının sırtına bir gelecek kaygısı yüklüyordu. Üniversite sınavına hazırlanmak, derslerine yoğunlaşmak ve bol bol test çözmek zorundaydı. Çağla, tıpkı satranç oynadığı dönemdeki gibi kafasının içinden çıkıp dış dünyayla bağlantı kuruyor ve yaşıtlarına benzeyebiliyordu.
Sınav gelip geçti. Çağla, başka bir şehirde felsefe bölümünü kazandı. Emlakçının gezdirdiği evde gördüğü o ayna, güneş ışığını gözlerinin içine yansıtınca odasındaki küçük el aynasına bakarken hissettiği duygular geri geldi. Korku ama tamamlanmışlık… Yabancılaşmak, ama bir parça tanıdıklık…
Evi tutmayı kabul ettiği gün, aynanın karşısına geçmeden önce yatağına uzanıp olacakları sezmişçesine tavana baktı. Ardından çantasından bir defter çıkarıp Necip Fazıl’ın şu dizelerini yazarak varlığından son bir hatıra bıraktı:
“Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.”
Bu öyküyü dinleyebilirsiniz:

