Bu yazı, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Dergisi‘nin 102. sayısında yer almıştır.

Bir sabah uyanıyorsunuz. Yataktan henüz kalkmadan, yastığın altında dolaşan eliniz telefon arıyor. Bulunca bir tanıdığa rastlamış gibi hissedip rahatlayarak bildirimlere bakıyorsunuz. Şaşırtıcı bir şekilde, bir tane bile yok. Sosyal medya hesabına girdiğinizde videolar yüklenmiyor. İnternet bağlı görünüyor ama hiçbir yere girmiyor.

Google’a yazdığınız kelime cevapsız kalıyor. Bulut depolama hesabınıza ulaşamıyorsunuz. Dijital fotoğraf albümünüz boş bir klasöre dönüşüyor. Sosyal medya profilleriniz, e-postalarınız, aldığınız notlar, çektiğiniz videolar, yıllarca emek verdiğiniz araştırmalar… Bir zamanlar dünyanın dört bir yanındaki veri merkezlerinde milyonlarca kopyası bulunduğunu düşündüğünüz her şey, görünmez bir sis gibi dağılıyor.

Belki küresel bir siber savaş yaşandı. Belki şiddetli bir güneş rüzgârı bütün elektronik altyapıyı susturdu.

İnsanlık tarihinin büyük kısmında bilgiyi kaybetmek için şehirlerin yanması gerekiyordu. İskenderiye Kütüphanesi’nin alevlere teslim olması gibi… Bugün ise kütüphanelerimizin yanmasına gerek yok. Çünkü onları artık elimizle tutamıyoruz. Onlar; ekranların arkasında, fiber optik kabloların içinde, veri merkezlerinin loş koridorlarında yaşıyor.

Çünkü insanlık tarihinin başından beri üretilen toplam bilginin hacimsel olarak %90’dan fazlası artık sadece dijital ortamda var oluyor ve ezici bir çoğunluğunun fiziksel -basılı, yazılı- bir kopyası bulunmuyor. 2007 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünyadaki bilginin dijitalleşme oranı 2000 yılında %25 iken, 2007 yılında %94’e ulaşmış. Günümüzde ise bu oranın %99’un üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Peki internet yok olduğunda, başka bir deyişle dijital karanlık çağ başladığında geriye ne kalacak?

Kil Tablet ve Silikon Çipler

Bundan üç bin yıl önce Mezopotamya’nın bereketli topraklarında adsız bir Asurlu kâtip, ıslak bir kil tabletin üzerine ucu sivriltilmiş bir kamışla çivi yazısı simgeler kazıyordu. Bir tüccarın koyun satışını, bir kralın zafer beyanını ya da gökyüzündeki yıldızların hareketlerini kaydediyordu. O tablet güneşte kurudu, belki bir saray yangınında pişerek daha da sertleşti ve toprağın katmanları arasında asırlar sürecek derin bir uykuya daldı. Aradan milenyumlar geçti; medeniyetler yıkıldı, diller unutuldu, imparatorluklar toza dönüştü. Fakat o pişmiş çamur parçası, 21. yüzyılda bir arkeoloğun fırçasıyla gün ışığına çıkarıldığında, üzerindeki üç boyutlu oluklarla hâlâ ilk günkü okunaklığındaydı.

Şimdi bugüne, insanlığın bilgi üretme hızının baş döndürücü zirvesine dönelim. Cebimizdeki tek bir akıllı telefon, İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm papirüslerin toplamından daha fazla bilgiyi saniyeler içinde işleme gücüne sahip. Ancak mucizevi görünen bu dijital altyapının arkasında dev bir varoluşsal kriz yatıyor: Bilgiyi soyutlaştırdıkça, görünmez elektronların ve silikon çiplerin üzerine inşa ettikçe kalıcılığını yok ediyoruz. Bilgi, tarihte belki de ilk kez bu kadar kırılganlaştı.

Ninova’da kazınan o tablet hâlâ okunabiliyor. Ben ise bugün çektiğim bir fotoğrafın henüz doğmamış çocuğum tarafından görülebileceğinden emin değilim.

Yapay Zekâ Şirketleri Kitapları Yok Ediyor

Analogdan dijitale geçtikçe kalıcılığı neden yitiriyoruz ve bu gidişi tersine çevirmenin bir yolu var mı? Cevap, fizik ve kimyanın soğuk kanunlarında yatıyor. Fırınlanmış kil kimyasal olarak neredeyse ölümsüzdür: paslanmaz, oksitlenmez, manyetik alandan etkilenmez. Üstelik bilgi orada bir boyanın renginde değil, malzemenin üç boyutlu geometrisine kazınmıştır. O oyukların silinmesi için tabletin bütünüyle parçalanması gerekir.

Bir sabit diskin (HDD) içinde bilgi, mikroskobik manyetik bölgelerin yön değiştirmesiyle saklanır. Bu manyetik alanlar disk çalışmasa bile zamanla, oda sıcaklığındaki ısıl titreşimlerden dahi etkilenerek zayıflar. Bitler yönünü kaybeder ve böylece veri yavaş yavaş yok olur. Üst sınırı baz alırsak yaklaşık yirmi yıl içinde bir HDD kullanılamaz hale gelecektir.

Flash bellek ve SSD’lerde durum daha da kötüdür. Bu kez veriler, milyarlarca küçük transistörün içine hapsedilmiş elektrik yükleri olarak tutulur. Ancak hiçbir yalıtkan kusursuz değildir. Elektronlar yavaş yavaş sızar. Rafa kaldırılmış bir sürücünün ömrü çoğu zaman üç ila on yıldır.

Üstelik sorun yalnızca donanım değildir. Elinizde kusursuz çalışan bir disk olduğunu düşünelim. Peki ya onu okuyacak yazılım artık yoksa? Dosya biçimi unutulduysa? İşletim sistemi tarihe karıştıysa? Bugün otuz yıl önceki disketleri okumak bile koleksiyoncuların peşine düşmeyi gerektiriyor. Bir zamanlar gündelik hayatta sıkça kullanılan teknolojiler, birkaç on yıl içinde arkeolojik eser hâline gelebiliyor. Son beş yıl içinde yeni bir bilgisayar aldıysanız, hanginizin bilgisayarında CD/DVD okuyucu var?

“Ama benim verilerim bulutta” diyebilirsiniz. Oysa bulut dediğimiz şey havada, soyut bir yerde değildir. Okyanus tabanlarından geçen fiber kablolarla birbirine bağlı, dünyanın dört bir yanındaki devasa veri merkezleridir. Küresel bir çatışma, bir elektromanyetik darbe ya da altyapıya yönelik bir sabotaj, o merkezleri bir anda etkisiz hale getirebilir.

Bu nedenle interneti sonsuz bir kütüphane gibi düşünmeye alışmış olsak da, gerçekte o dev kütüphane sürekli yeniden inşa edilmek zorundadır. Sabit diskler değiştirilir, sunucular yenilenir ve veriler durmadan yeni ortamlara kopyalanır. İnsanlığın dijital hafızası, görünmez bir göç hâlindedir. Göç durduğu gün hafıza da duracaktır.

İşte bilim insanlarının giderek daha sık dile getirdiği “Dijital Karanlık Çağ” kavramı tam da bu ihtimali anlatıyor. Eğer bir gün büyük ölçekli bir siber savaş, küresel altyapı krizi ya da uzun süreli enerji çöküşü yaşanırsa, son otuz-kırk yılda üretilen kültürel mirasın önemli bir kısmı erişilemez hâle gelebilir. Basılı kitapların, taş tabletlerin ve parşömenlerin aksine dijital bilgi yalnızca var olmakla yetinmez, okunabilmek için bütün ekosisteminin de hayatta kalmasını ister. Belki de insanlık tarihinde ilk kez bilgi, onu üreten uygarlıktan daha kısa ömürlüdür.

Peki ya kitaplar? Basılı, fiziksel kitaplar? Elimizdeki kültür hazinesini korumakta nasılız? Ne yazık ki bu soruların cevabı da olumsuz. Dijital devrim, analog bilgiyi gereksiz kılmakla kalmayıp aktif olarak yok ediyor.

Yapay zekâ şirketleri internetteki metinleri tükettikten sonra gözlerini eski kitaplara çevirdi. Zoom Books adında bir şirket gece yarısı bot siparişlerle Avrupa’daki sahaflardan milyonlarca eski, kurgu dışı, basımı tükenmiş kitabı topladı. Bu kitapların devasa tarama merkezlerinde taranıp dijitalleştirildikten sonra, telif hakkı iddialarından kaçınmak amacıyla fiziksel nüshalarının kıyım makinelerinde imha edildiği düşünülüyor.

Ayrıca, mahkeme belgelerine göre Anthropic, “Project Panama” kapsamında milyonlarca fiziksel kitabı satın alıp ciltlerinden ayırdı, sayfalarını tarayıp dijitalleştirdi ve orijinalleri çöpe attı. 2025’te bir federal hâkim bu “yıkıcı taramayı” adil kullanım saydı.

İnsanlığın yüzyıllık niş bilgi birikimi, sahafların sirkülasyon halindeki canlı kütüphanelerinden sökülüp alındı ve bir daha asla fiziksel olarak erişilemeyecek şekilde bir avuç şirketin karanlık depolarında dijital bir hammaddeye dönüştürüldü. Fiziksel olan yok edilirken geriye ise sunucuların şalterine bakacak kadar kırılgan bir dijital gölge bırakıldı.

Umberto Eco’nun Jean-Claude Carrière ile sohbetinde dile getirdiği o unutulmaz tespitini hatırlayalım:

“Kitap; tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.”

Hafızayı Korumak İçin Umut Var Mı?

Umutlar hiçbir zaman tükenmez. İnsanlık, bilgiyi zamanın dişlerinden korumak için yeniden o eski kil mantığına dönüyor: “Bir boyayla değil, malzemenin kendisine yaz.”

İnsan garip bir türdür. Önce unutur, sonra unuttuğunu fark eder. Ardından hafızasını kurtarmak için yeni icatlar yapar.

Çivi yazısından papirüse, papirüsten parşömene, matbaadan manyetik banda uzanan her teknolojik sıçrama, aslında aynı sorunun farklı bir cevabıydı:

“Benden sonra gelenler beni okuyabilecek mi?”

Bugün de aynı soruyu soruyoruz. Ancak bu kez cevaplarımız yalnızca kâğıtta ya da metalde değil; fotonlarda, moleküllerde ve atomların içinde saklı.

Bunun en gösterişli örneği cam. Microsoft’un Project Silica çalışmasında, saniyenin katrilyonda biri kadar süren femtosaniye lazerler bir kuvars cam bloğunun içine “voxel” denen üç boyutlu mikroskobik oyuklar açıyor. Avuç içi kadar, bir bardak altlığı büyüklüğündeki tek bir cam levha yaklaşık 4,8 terabayt, yani iki milyon kitaba denk veri taşıyabiliyor. Suya, ısıya, manyetik alana bağışık olduğu gibi enerjiye de ihtiyacı yok. Nature’da yayımlanan hızlandırılmış yaşlandırma testlerine göre verisini on bin yıl koruyabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla, modern bir kil tablet.

Southampton kökenli SPhotonix’in geliştirdiği “5 boyutlu hafıza kristali” ise daha da baş döndürücü bir iddiada bulunuyor. Geleneksel CD, DVD veya sabit diskler veriyi yüzeydeki iki boyutlu (2D) izlere kaydeder. Southampton Üniversitesi araştırmacılarının geliştirdiği bu teknolojide ise veri, lazerler yardımıyla camın içine üç boyutlu (3D) olarak yazılır.”5 Boyutlu” denmesinin sebebi, üç mekanik boyutun (X, Y, Z koordinatları) yanı sıra, verinin yazıldığı mikro yapıların büyüklüğü ve yönelimi olmak üzere 2 ekstra parametrenin daha veri kodlamada kullanılmasıdır. Yani tek bir noktaya çok daha fazla bilgi sıkıştırılabilir. Beş inçlik tek bir cam diskte 360 terabayt, evrenin yaşı kadar -yaklaşık 13,8 milyar yıl- kararlı kalabilecek bir disk ürettiklerini söylüyorlar. Bir nevi, insanlığın bilgi birikimini sonsuza dek saklayacak “zaman kapsülü” teknolojisi.

Bir başka laboratuvarda ise mühendisler, doğanın milyarlarca yıldır kullandığı depolama teknolojisini taklit etmeye çalışıyor. DNA, dört harften oluşan bir alfabe; A, T, G ve C… Bir insanın tüm biyolojik planını saklayabiliyorsa, neden Shakespeare’i, Beethoven’ı ya da bütün interneti saklayamasın? Bilim insanları bugün dijital verileri bu dört nükleotit dizisine dönüştürmeyi başarıyor. Teorik olarak bir kahve fincanını dolduracak kadar sentetik DNA’nın içine, bugün dünyanın ürettiği dijital verilerin tamamına yakınını sığdırmak mümkün olabilir. Daha da büyüleyici olanı ise DNA’nın zaten doğanın kanıtlanmış arşiv sistemi olmasıdır. Binlerce yıllık mamut kalıntılarından genom okuyabiliyorsak, doğru koşullarda saklanan sentetik DNA’nın da on binlerce yıl boyunca bilgi taşıyabileceği düşünülüyor. İnsanlık var olduğu sürece DNA okuma teknolojisi asla eskiyen bir donanım olmayacak.

Norveç merkezli Piql şirketinin geliştirdiği film tabanlı arşiv sistemi, dijital verileri son derece yüksek çözünürlüklü analog film şeritlerine kaydediyor. Bu filmler, Kuzey Kutbu’ndaki Svalbard takımadalarında bulunan Arctic World Archive adlı yer altı kasalarında korunuyor. Dünyanın dört bir yanından devletler, müzeler ve kurumlar en değerli dijital miraslarını, internet bağlantısı olmayan eski bir kömür madeninin içine emanet ediyor. Elektrik kesilse bile film orada kalmaya devam ediyor; çünkü okunabilmesi için önce bir medeniyet değil, yalnızca biraz ışık gerekiyor.

Bunlar, kolektif hafızamızı korumak için alınan büyük çaplı önlemler. Ancak bireysel arşivimizi saklamak için de yapabileceklerimiz var.

Bugün uzun ömürlü kişisel arşiv oluşturmak isteyenler için en ulaşılabilir seçeneklerden biri M-DISC adı verilen optik depolama teknolojisi. Geleneksel DVD ve Blu-ray disklerin aksine, organik boya katmanı yerine cam-seramik benzeri mineral bir kayıt yüzeyi kullanıyor. Lazer, veriyi boyayı karartarak değil; bu mineral katmanı fiziksel olarak değiştirerek yazıyor. Bir bakıma dijital bilgiyi yeniden “taşa kazıyor.” Hızlandırılmış yaşlandırma testleri, uygun saklama koşullarında klasik optik disklere göre çok daha uzun ömürlü olduğunu gösteriyor. Yine de bu çözümün bile önemli bir açmazı var: Veriyi korumak yetmiyor, onu okuyacak cihazların da var olması gerekiyor. Eğer M-DISC alıp verilerinizi saklayacaksanız optik okuyucuyu da yanına koymayı unutmayın.

Voyager ve Altın Plak

1977’de fırlatılan Voyager 1 ve 2 sondaları, güneş sisteminin sınırını aşıp yıldızlararası boşluğa geçen ilk insan yapımı nesnelerdir. Her birinin yan tarafında altın kaplama bakırdan bir plak taşırlar. Carl Sagan’ın öncülüğünde hazırlanan bu Altın Plak, Dünya’nın minik bir portresidir: 116 görüntü, rüzgârın ve gök gürültüsünün sesi, Bach’tan Chuck Berry’ye uzanan yirmi yedi müzik parçası ve elli beş dilde söylenmiş selamlamalar. O dillerden biri de -tam bu yazının başladığı yerdeki kâtibin dili- antik Sümerce. Ninova’da bir kilin üzerine bastırılan o ilk selam, dört bin yıl sonra altına kazınıp yıldızlara doğru yola çıktı. Altın Plak’ın kapağına, nasıl çalıştırılacağını gösteren simgeler, Güneş’in konumunu bildiren bir pulsar haritası ve fırlatma tarihini hesaplatacak bir uranyum örneği kazındı. Sagan bunu, kozmik okyanusa atılan bir şişeye benzetmişti, belki hiç bulunmayacak, ama atılmış olmasının bile insanlık adına umut olduğunu düşünüyordu. Dünya’da yaptığımız her şey toza dönüştüğünde, o plak hâlâ bizim adımıza konuşuyor olacak.

Kaynak:

  1. soL Haber. “Yapay zekâ şirketleri sahafları boşaltıyor: Milyonlarca kitabı alıp, tarayıp, imha ettiler.” https://haber.sol.org.tr/haber/yapay-zeka-sirketleri-sahaflari-bosaltiyor-milyonlarca-kitabi-alip-tarayip-imha-ettiler
  2. Ars Technica. “Anthropic destroyed millions of print books to build its AI models.” https://arstechnica.com/ai/2025/06/anthropic-destroyed-millions-of-print-books-to-build-its-ai-models/
  3. Microsoft Research. “Project Silica’s advances in glass storage technology.” https://www.microsoft.com/en-us/research/blog/project-silicas-advances-in-glass-storage-technology/
  4. Tom’s Hardware. “SPhotonix pushes 5D glass storage toward data center pilots.” https://www.tomshardware.com/pc-components/storage/sphotonix-pushes-5d-glass-storage-toward-data-center-pilots
  5. imec. “DNA storage: the power of biology to archive data.” https://www.imec-int.com/en/expertise/health-technologies/dna-storage
  6. GitHub Archive Program. “Arctic Vault.” https://archiveprogram.github.com/arctic-vault/
  7. Wikipedia. “Arctic World Archive.” https://en.wikipedia.org/wiki/Arctic_World_Archive
  8. Communications of the ACM — Vinton G. Cerf. “We’re Going Backward!” https://cacm.acm.org/magazines/2016/10/207755-were-going-backward
  9. Hilbert, Martin ve López, Priscila. (2011) “ The world’s technological capacity to store, communicate, and compute information” https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/21310967/

2 thoughts on “Gizem’in Seyir Defteri: Dijital Karanlık Çağ ve Hafızayı Korumak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir