KAİNATIN KALBİ – Bir Bağ Öyküsü

❝Aslında bir şey yapmıyordum. Canlı ve cansız bütün varlıklar arasında… Ne desem? Nasıl anlatsam? Işıktan bir bağ vardı. Bir tür ağ. Sadece bu ağa tutunuyordum, böylece benim dışımdaki bir varlığı daha iyi anlıyor ve yaşadıklarını hissedebiliyordum, sonra da buna göre davranıyordum.❞

Ses dalgaları zeminden yayıldı, yastığıma tırmandı, kulaklarımdan beynime ulaştı ve beni gecenin ortasında uyandırdı. Adrenalin kanımda geziyordu. Hiç uyumamış gibi açıldı gözlerim. Tetikteydim, salondan gelen tıkırtıları dinlerken kafamda seslerin sahibini öldürdüğüm senaryolar kuruyordum.

Nefesimi tutuyordum. Kalbim öyle çarpıyordu ki göğüs kafesimden neredeyse fırlayıp çıkacaktı. Elimi yastığın altına sokup yastığın diğer yüzünün rahatlatıcı soğukluğunu hissettim. Derken daha keskin bir soğuk değdi parmaklarıma: tabancamın metal kabzası. Silahı kurup ayağa kalktım. Yatak odasının kapısının önünde pusuya yatarak içeriyi gözledim. Pembe pijama, eskimiş tişört, aslan yelesi saçlar ve akmış makyajla hem komik hem korkunç görünüyordum. Kilere girmek için sürünerek ilerledim, kendimi içeri attım ve sakinleşebilmek adına derin bir nefes aldım.

Burada yalnızca yeşil ekranların ışığı vardı. Sıvası dökülmüş duvara ve yığılı bakliyat çuvallarına vuruyordu. Gözlerimin alışması için birkaç kez kırpıp CCTV sisteminin başına oturdum. Gece görüşlü güvenlik kameraları evin her köşesini gözlerimin önüne seriyordu.

Davetsiz misafir salonda geziyordu. Pahalı televizyonu, bibloları, avizeyi es geçip koltukların altına bakıyordu. Belli ki aptalın tekiydi, onu haklamak kolay olacaktı. Neyi aradığını biliyordum fakat o, nerede arayacağını bilmiyordu.

O da diğerlerinin izlediği yolu takip edecekti. Salondan çıkıp antrede duracak ve kararsızlıkla sağa sola bakınacaktı. Çok geçmeden yatak odasının olduğu koridoru fark edecekti. İlkin bakacak… Bakacak… Bir şeyler görmeyi bekleyecekti. CCTV ekranlarından çıkan yeşil ışığın kilerin eski kapısından sızıntısı dikkatini çekecekti.

İşte o anda ışık büyüyecekti, çünkü ben kapıyı açıyor olacaktım.

Işık onu alıp götürecekti, çünkü alnının tam ortasından vuracaktım.

Kameralar hareketlendi. Davetsiz misafir salondan çıkıyordu. Tam da tahmin ettiğim gibi baktı, bekledi, kileri fark etti, yaklaştı. Kilerin kapısı açıldı. Yeşil ışık büyüdü ve evin içinde bir silah patladı.

Düşmanım balta vurulmuş bir çam gibi yere yığılırken çocuk odasından bir çığlık yükseldi. Çocuk uyandı! Uykusu bir hiç uğruna bölündüğü için kalbim burkuldu. Her seferinde böyle oluyordu.

“Dışarı çıkma bebeğim, yat sen!” diye seslendim. Odadaki küçük ruhun yere boylu boyunca uzanmış kanlı bir ceset görmesini istemiyordum. Çocuğu ikna ettiğimi fark ettiğimde oh çekip koridor boyunca yürüyüp ışığı açtım.

Aklımdan geçen ilk cümle “Buraları nasıl temizleyeceğim şimdi?” oldu. Silahla yaralandıklarında kanları insanlardan daha fazla akıyordu. Yer yapışkan masmavi bir sıvıyla kaplıydı. Yüzümü tiksintiyle buruşturup jel görünümlü gri tenli ucubeden başımı çevirdim ve çarşaf getirmek üzere yatak odasına yöneldim.

“Yılın üçüncü ayında sekizinci şirên saldırısı.” diye düşündüm. Düşünürken de kimi zaman kendi kendime konuşuyordum. “Ne zamana kadar sürecek bu böyle?”

Stres ve uykusuzluktan dolayı ağlamaya başladım. Hem dolabı karıştırıyor, hem de yüzümü siliyordum. Gözyaşlarımın sebebi olan olaylar zinciri hayalimden bir bir geçti.

Bir Aralık gecesi, dört ay önce… Bir üniversitede güvenlik görevlisi olarak çalışıyordum. Kulübenin önünde kahve dolu kupayla ellerimi ısıtıyordum. Bir gümbürtü beni yerimden sıçrattığında kahvenin tamamı yere döküldü. Beş saniyelik şok sırasında aklımdan beş bin ihtimal geçti: Terör saldırısına uğramıştık, savaş uçakları tarafından vurulmuştuk, doğalgaz patlamıştı…

Nefes alma yetimin yerinde durduğunu fark ettiğimde laboratuvar binasına bakma cesareti bulabildim. Camların sesin şiddetinden dolayı kırıldığını, binadan dışarı fırlayan öğrencilerin korkuyla kaçıştığını ve üst katta, pencerenin kenarında duran bir çocuğun dengesini kaybederek aşağı düşmekte olduğunu gördüm. Ayaklarım bilincimden bağımsızlaşarak harekete geçti. Güvenlik kabini ile laboratuvar binası arasındaki mesafeyi saniyeler içerisinde aştım, kollarımı açtım ve kemiklerimi kıracak ağırlığı bekledim.

Ne var ki kucağıma düşen şey, yastık kadar hafifti. Dört yaşında bir çocukla aynı cüssede olmasına rağmen azaları incecik, kafası büyüktü. Teni koyu maviydi, sarı renkte göz küresinin ortasında mosmor irisleri vardı. Ufacık dudakları da yine gözleri gibi mordu. İnsan olmadığı gibi, bildiğimiz bir hayvan türüne de benzemiyordu. Pelüş oyuncak olduğunu düşündüm. Göz küreleri gözüme doğru çevrilene ve göz bebeğinin siyahlığı, ebru suyuna bir damla boya düşmüşçesine morluğun içinde büyüyene dek anlamamıştım: şey canlıydı ve bilinçliydi.

Şok içinde beklerken polisler geldi ve bizi binadan uzaklaştırdı. Varlığı kucağımdan apar topar aldılar. Ne olduğunu anlayamadan kendimi ambulansta buldum. Genel bir kontrolden sonra beni eve bıraktılar. Henüz kıyafetlerimi bile çıkarmamıştım ki amirim tarafından arandım. Olup bitenleri kimseye anlatmamam için tembih edildim.

Oysa ben bilmek istiyordum. Patlamanın sebebi neydi? Kucağıma düşen ve gözlerimin içine bakan o garip varlık da neyin nesiydi? Haberler olayı basit bir gaz kaçağı olarak aktarıyordu. Rektör, vali, belediye başkanı, diğer yetkililer… Hepsi halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyordu.

Nihayet dayanamadım. Patlamanın onuncu gününde fizik bölümü başkanının odasına gittim ve olayın aslını sordum. Kendimi her türlü kötü ihtimale hazırlamıştım. Azarlansam, işimden kovulsam, hatta derdest edilsem bile umurumda olmayacaktı.

Beklediğimin aksine, başkan beni oldukça sakin karşıladı. Medyada dile getirilen gaz kaçağı bahanesini tekrarladı. Ben ise buna inanmayacağımı belirterek o gece yaşadıklarımı ilk kez, bütün ayrıntısıyla anlatma imkânı buldum.

Dalgın, neredeyse hüzünlü bir ifadeyle beni sonuna kadar dinledi. “Demek öyle.” dedi. “Çocuğu sen kurtardın.”

“Çocuk mu?” diye sordum.

“Evet.” dedi. “O bir çocuk, teknik olarak da bir mülteci.”

Ardından, patlamanın göktaşı çarpması sonucunda meydana geldiğini anlattı. “Dünya dışı yaşamı hep gezegenlerde aradık fakat burnumuzun dibine bakmayı akıl edemedik. Asteroit Kuşağı’nda altı yüz bini aşkın asteroit ve cüce gezegen bulunmakta olup…”

“Ne? Anlamadım.” diyerek hocanın sözünü kestim. “Asteroit Kuşağı mı?”

“Mars ve Jüpiter arasında yer alan bölge. Burada irili ufaklı yüz binlerce kaya parçası bulunur.”

“Mutlaka araştırılmıştır!” dedim. “Hatta haberlerde okuduğum kadarıyla bazı asteroitlerin üzerine uzay gemisi indirilmiş.”

“Altı yüz bin gök cisminden bahsediyorum Melis Hanım.” dedi başkan. “Hepsinin üzerine uzay gemisi indiremeyiz. Herhangi bir asteroit ya da cüce gezegende, yer altında gelişmiş bir medeniyet varsa, bunun varlığını uzaktan saptamamız çok zor. Meğerki rast gelmiş olalım.”

“Nasıl?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Biz, tesadüfen asteroitin birinde yerin altında yaşayan bir uzaylı medeniyetiyle mi karşılaştık?”

“Aynen öyle.” dedi işaret parmağını kaldırarak.

Sorularım yağmur gibi başkanın üzerine yağdı. Uydular, uçaklar, açık havada gökyüzüne bakan insanlar düşen göktaşını nasıl fark edememişti? Uzaylıların varlığı diğer insanlara neden açıklanmamıştı? Çocuk neden mülteciydi, bunu nereden biliyorlardı?

Bütün sorularıma doyurucu yanıtlar verdi. Renka Ülkesi, adları buydu, görünmezlik konusunda gelişmiş bir teknolojiye sahipti. Oyulmuş kayalardan yaptıkları uzay gemileri radarlarla tespit edilemiyordu. Eğer tespit edersek de göktaşı sanıyorduk, zaten çoğunluğu “uzaylısız”dı ve dünya atmosferinde parçalanıyordu. Binanın çatısına çarpıp camlarını patlatana kadar bu yeni göktaşının varlığından üniversitedekiler de haberdar değildi.

Birkaç saat sonra Renka, Ankara ile iletişim kurmuştu. Bu iletişim Türkçe yapılmıştı. Bu tür bir kazaya hazırlık olarak Çince, İngilizce, İspanyolca gibi yaygın dilleri öğrenen özel görevliler vardı. Herhangi bir Renkalı yirmiye kadar insan dili öğrenme kapasitesine sahipti. Kendileri hakkında bilgiler vermişlerdi. İnsanlardan haberdar olduklarını ve varlıklarının bilinmesini istemediklerini söylemişler, devlet ile mahiyetini tam bilemediğimiz bir anlaşma yapmışlardı.

“Renka Hükümeti’ne karşı isyan suçu işleyen bir grubun çocuğu. İsyancılar gezegenimize girerken yok olmuşlar, geriye bir tek o kalmış.”

“Nasıl yani?”

“Sürtünme sonucu gemileri yanmış.”

Ayaklarımın ucuna bakarak sessiz kaldım. Dilini bilmediğim bir ülkede bütün sevdiklerimi kaybetseydim halim nice olurdu, onu düşündüm. Bu senaryoda bile halim uzaylı çocuğunkinden yeğdi, çünkü benim ülkeme dönme şansım olabilirdi fakat onun için böyle bir ihtimal yoktu. Ayrıca ben her hâlükârda türdeşlerimle birlikte kalacaktım ama o, ömrü boyunca yapayalnız kalacaktı.

İçimde bir meşale parladı. “Ona ben bakmak istiyorum.” dedim. “Hastane ya da laboratuvar köşelerinde yaşamamalı. Türü ne olursa olsun o bir çocuk ve aileye ihtiyacı var.”

“Bu dediğin mümkün değil.”

“Neden, yalnız yaşıyorum diye mi? Bekâr olmam aile ortamı sunmama engel mi?”

“Melis, seni anlıyorum ama o çocuğun türü hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne yer, ne içer, cinsiyeti ne, yaşı kaç; hepsi belirsiz. Laboratuvar şartlarında incelememiz gerekiyor. Merak etme, kimse onun canını yakmaz.”

Biraz daha dil döktü ve beni en azından bir hafta beklemem için ikna etti. Bu bir hafta içerisinde Dünya atmosferinin çocuk üzerindeki etkilerini gözlemleyecekler, vücudundaki olası mikroorganizmaları saptayacaklar ve ev ortamında yaşamasının bir sakıncası olmadığı ortaya çıkarsa benimle yaşamasına izin vereceklerdi. Ayrıca her gün üniversitede çocuğu ziyaret etme şansım olacaktı.

Yedi günün bitişini çocukluğumda bayramı bekler gibi bekledim. Her gün sabah erkenden laboratuvar yollarını tuttum. Çocuğun kolundan kan alınırken yanında oturup destek oldum ona, idrar kabını analize ben götürdüm.

Doktor kan ve idrar tahlili sonuçlarını yorumlarken Renkalıların kanında bir insana göre fazlaca kalsiyum bulunduğunu söyledi. Bir tavsiye verdi. Yumurta kabuklarını yıkayıp, birkaç dakika kaynatıp kuruttuktan sonra öğütüp toz elde edebilirdim. Bir bardak süte bu tozdan bir kaşık ekleyip iyice karıştırdıktan sonra çocuğa sabah ve akşam verirsem ideal bir şekilde beslemiş olurdum. Kesinlikle şekerli bir yiyecek vermemeliydim, çünkü vücudu bunu kaldıramazdı. Zaten çocuğun dişleri yoktu. Bu da bizim gibi yemek yiyemeyeceği anlamına geliyordu.

Günde yalnızca iki bardak sütün yeteceği ufacık bir bedeni vardı.

Evdeki odalardan birini onun için hazırladım. Cibinlikli yatak yaptırıp oyuncaklar aldım. Başta yerini yadırgasa da çok geçmeden alıştı.

Bir gün konuşmaya başladı. Adını söyledi. “Ayo.”

“Ayo!” diye tekrarladım.

“Melis!” deyip dudaksız ağzıyla kocaman gülümsediğinde içim eridi.

Yeterince dilimizi çözdüğünde ülkesini anlatmaya başladı. Ait olduğu halkın adını söyledi. (Nasıl yazacağımı bilmiyorum, “soreen”, “sorên” ya da “soreğen” şeklinde olabilir.) Onların alfabesinde ise bu kelime içi boş bir daireyle, yani “O” şeklinde yazılıyormuş. Alfabeleri fonetik değilmiş, tıpkı Uzak Doğu dilleri gibi her kelime için farklı bir harf mevcutmuş. Ayo, bilginlerin bile sorên dilindeki harflerin tümüne hâkim olmadıklarını söyledi.

Bir de “şirên”ler varmış, sorênlerle aynı kökenden gelmelerine rağmen kanlarının bileşimini değiştirerek uzun bir ömre, hastalanmayan bir yapıya kavuşan seçilmişler topluluğu. Şirênler, sınırlı kaynakları tükettikleri gerekçesiyle sorênleri yok etmeye karar vermiş.

Bana sarıldı Ayo, istesem de onu koruyamayacağımı söyledi, şirênler ne yapıp edip onu öldürecekti. “Hayır.” dedim içimden. “Seni haksız çıkaracağım.”

Elimde antredeki şirên cesedini örtmek için bir çarşaf varken bunları düşünüyordum. Yüzümü sıvazlayıp saçlarımı düzelttim. Komiseri aramam gerekiyordu.

Zorlandığım bir zaman, kendime bütün bunlara niçin katlandığımı sormuştum. Bende “anne kalbi” mi vardı acaba? Hayır, şefkat annelere özgü bir şey değildi. “İnsanın özü, insan kalbi” diye ifadeyi genişletebilir miydim? Bu da yetersizdi, çünkü ne kadar bilinçleri bizimki gibi olmasa da hayvanların ve şu an odasında, kim bilir hangi rüyalarda dolaşan sorênin merhametine tanık olmuştum, biliyordum.

Aslında bir şey yapmıyordum. Canlı ve cansız bütün varlıklar arasında… Ne desem? Nasıl anlatsam? Işıktan bir bağ vardı. Bir tür ağ. Sadece bu ağa tutunuyordum, böylece benim dışımdaki bir varlığı daha iyi anlıyor ve yaşadıklarını hissedebiliyordum, sonra da buna göre davranıyordum.

Psikologlar buna “empati” diyordu, mistikler ise “tanrının merhameti, onun sonsuz rahmet okyanusundan bir damla”.

Ben ise Ayo’nun küçücük parmaklarını tutarken yaban mersinli ve çikolatalı drajeye benzeyen beyazsız gözlerine bakıyor ve ortak bir kalbi paylaştığımıza ikna oluyordum.

Kâinatın kalbini.

Liste(leri) seçin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.