Şeker gibi tatlı bir uykuydu. Başını koyduğu mescit halısı kaz tüyü yastık gibi rahat gelmişti ona. Cebinde çalan telefonun yüksek sesi ise bütün bu ahengi bozuyordu. Ekrana ekşi bir yüzle baktı, yeşil ahize simgesini sürükleyip kulağına götürdü.

“Alo?”

“Emir, neredesin?”

Hesap sorarcasına kulağını yakan bu sese “Mescitteyim, uyuyakalmışım.” dedi.

“Hangi mescitte Emir? Rampalı’ya ineceğiz ya… İki saattir seni arıyorum ya!”

Emir, etrafına şöyle bir baktı. Kendisini toparlayarak dışarı çıktı, günışığı ile gözlerini kıstı. Bir tepedeydi. Arkasını döndü ve Romanesk mimarili binayı inceledi.

“Gülay, ben neredeyim, biliyor musun?” dedi. “Eflatun Mescidi’ndeyim. Alâeddin Tepesi’nin üstünde. Yani üzerinde bir saat kulesi olması gerekiyordu diye hatırlıyorum ama…”

Sözleri, hattın diğer ucundaki sesi daha da sinirlendirmişti. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?”

“Aşkım gerçekten buradayım. Fotoğraf atayım istersen. Mescitten yeni çıktım, şu an önündeyim. İçim geçmiş.”

“Eflatun Mescidi 1919’da yıkıldı Emir. Yalanı bırak, gerçekten neredesin?”

Emir, tam “Aşkım bak,” diyecekti ki kelimeleri boğazında dondu. Eflatun Mescidi, Millî Mücadele yıllarında düşmanın eline geçme tehlikesiyle gerçekten de yıkılmıştı. Yerinde ağaçlar vardı artık. Karısı ile Alâeddin Tepesi’ne çıkan Emir, eşi tuvaletteyken kuş seslerini ve dallar arasından geçen rüzgârı dinlemek için bir banka oturmuş ve…

“Bir saniye Gülay, hatta kal,” dedikten sonra mescidin etrafını dolandı. Alâeddin Camii buradaydı işte. Doğuya baktı. Mevlânâ Türbesi zümrüt yeşili görünümüyle arz-ı endam ediyordu. Eksiklikler dikkatini bir anlık duraksamadan sonra çekti. Görünen binaların hepsi tarihîydi. Tek bir modern bina bile yoktu. Alâeddin Tepesi de kaldırım taşları ya da bakımlı çimler yerine toprakla kaplıydı. Aşağıdan tepeye doğru fesli ve şalvarlı iki erkek çocuğu koşuyordu.

“Gülay…” dedi Emir telefona sarılarak. Kadının kızgın sesine parazit hışırtılar karışıyor, anlaşılmaz hale getiriyordu. Derken görüşme sona erdi. 

Emir arkasını döndü, biraz evvel içinde uyandığı Eflatun Mescidi’ne baktı, önüne döndü, Konya manzarasını seyreden Osmanlı çocuklarına baktı. En son telefon ekranını kaldırdı, hat çekmiyordu.

Başını gökyüzüne kaldırıp “Hayır!” diye bağırdı.

Çocuklardan biri başını ona doğru çevirdi, ardından arkadaşını dürttü. Emir, daha hangi durumda olduğunu anlayamazken birilerinin dikkatini çekmek istemezdi ama artık çok geçti. Afacanlar tepeyi koşarak tırmanıp şaşkınlık içindeki adamın yanına geldiler.

“Bir şey mi oldu ağabey?” derken diğer çocuk gülüyordu.

“N’oldu, neye gülüyorsun?” dedi adam.

Küçük, eliyle ağzını kapattı ve daha çok güldü. İlk konuşan çocuk ise Konya ağzıyla “Pantolonuna gülüyor,” dedikten sonra arkadaşını dürttü. “Ayıp oğlum!”

“Ne varmış pantolonumda?” dedi Emir.

“Dokunabilir miyim?” dedi ilk konuşan.

Adam sessiz kaldı. Çocuk, kot pantolonun cep kısmını yokladı. “Bu nerenin kumaşı? Babam bir terzidir. Hint kumaşı bile gördüm ama böylesini hiç görmemiştim. Nereden aldın?”

Emir, geri çekilip “Hiç…” dedi. “Hadi, benim işim var, yolunuza gidin,” dedi ve Alâeddin Camii’ne doğru yürüdü.

Namaz vakti olmadığı için içerisi boştu. Bir köşeye çekilip gözlerini kapatan adam, “Hayır,” dedi içinden, “Bu gerçek olamaz. Rüya görüyorum ve uyanacağım.”

Suratına sert bir tokat atarken gözleri hâlâ kapalıydı. “Uyan hadi,” dedi sıktığı dişlerinin arasından. Yanağını kızartana kadar devam etti tokatlarına, bir sağ, bir sol. Kolunu sıvayıp çimdikledi. Gözlerini açtı.

“Derin bir nefes…” diye fısıldadı. Bedenini dinlemeye çalıştı. “Uyandım,” dedi. “Alâeddin Camii’ndeyim, dışarı çıkacağım ve her şey normale dönmüş olacak.”

Yerinden doğruldu ve kapıya seğirtti. Ayakkabılarını giyip merdivenden inerken bakışları yerdeydi. Araba sesleri yerine yalnızca rüzgârın ağaçlarla çaldığı ıslığı duyuyordu. Üçe kadar saydı ve başını kaldırdı.  

Karşısında yine eski bir devrin manzarası vardı. Hayal kırıklığıyla iç çekti.

“Allah’ım, ne yapacağım ben?” diyen Emir’in gözleri yaşla dolmuştu. Çıldıracağını sanıyor, hatta çoktan çıldırmış olduğundan şüpheleniyordu. Hangi yıldaydı? Buraya nasıl gelmişti? Ne yapacaktı, kimden yardım isteyecekti ve en önemlisi, asıl hayatına nasıl dönecekti?

Vücudundan bir ürperti dalgası geçerken zihninde bir umut belirdi. Ona yalnızca imam yardım edebilirdi. Camiye geri girdi ve başka birinin onu fark etmemesini umarak imamı aradı fakat içeride epeyce dolaşmasına rağmen kimseye rastlamadı.

İmamı, şadırvanda abdest alırken buldu. Selam verdi. İmam, yaşlıca bir adamdı. Yavaşça arkasını dönüp selama karşılık verdikten sonra nazik bir sesle “Comment puis-je vous aider, monsieur?” dedi.

Emir’in bu hayatta başına gelecek en inanılmaz ikinci şey, Osmanlı’nın henüz hangisi olduğunu bilmediği bir dönemine zaman yolculuğu yaptıktan sonra, oradaki bir imamın Fransızca konuşmasıydı.

“E-efendim?”

“Aaa, siz Türk’sünüz,” dedi kollarını kurulayan imam. “Frenk sanmıştım.”

“Türk’üm, adım da Emir. Yardımınıza ihtiyacım var hocam,” dedi konuk. “Her şeyi anlatacağım.”

“Geçelim,” dedi imam.

Avluda birlikte yürürlerken Emir “Fransızcayı nerede öğrendiniz?” diye sordu.

“İstanbul’da medrese okurken öğrendim,” dedi imam. “Frenkçe için hususi ders aldım. Frenk feylesofların kitaplarını kendi lisanında okumak istedim. Hiçbir tercüme, aslı gibi olmaz.”

“Ne güzel! Kültürlü, dünya görmüş birisiniz,” dedi Emir, sevinerek. Lafı uzatmadı. “Hocam, ben gelecekten geliyorum. Bu yüzden giysilerim farklı.”

İmamın cevap vermesine fırsat vermeden telefonunu ve paraları çıkardı. Telefonun yan düğmesine basıp kilit ekranını gösterdi. “Bakın hocam.”

Hoca şok içindeydi. Telefonu, her an patlayabilecekmiş gibi tuttu, evirip çevirdi, geri verdi. 200₺’lik banknotu gerdi, bir sağa bir sola eğip filigranlarının renk değiştirmesini seyretti, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” yazısına, seri numarasına, “Sevelim sevilelim” yazısına; gül, güvercin figürlerine, Yunus Emre resmine bakakaldı. Paranın ön yüzünü çevirdi, ay yıldızı ve Atatürk’ü gördü.

“14 Ocak 1970 tarih ve 1211 sayılı kanuna göre çıkarılmıştır.” yazısını gösterip “Bu tarihten mi geliyorsun?” diye sordu.

“2025’ten,” dedi Emir. “Ama… Miladi takvime göre Hicri takvime göre ise yaklaşık…”

İki takvimi nasıl birbirine çevireceğini biliyordu. Elini çenesine koyup kafasından hesap yaptı. “1446.”

İmam hâlâ bu olağanüstü durumu sindirmeye çalışıyordu. Emir, şimdi hangi yılda olduklarını sordu.

“1281’de, Zilkade ayındayız,” dedi eski devrin adamı.

Zaman yolcusu yine kafasında hesap yaparak “1865,” diye mırıldandı. Göz bebekleri büyüdü. 161 yıl gerideydi. İki insan ömrü yahut altı nesil gerideydi.

Hüzün ve korkuyla göğüs kafesi titredi. “Nasıl geri döneceğim hocam?”

“Nereden bileyim… Acayip bir vaka. Lâkin dert etme, Allah’ın izniyle buluruz bir çaresini. Ölümden gayrı her şeyin devası vardır. Evvelâ sana üst baş getireyim de ahalinin gözüne batma.”

Avlunun dışına çıkıp “Mehmet!” diye seslendi. Emir, olup biteni kapının kenarından seyrediyordu. Babasının terzi olduğunu söyleyen çocuktu gelen.

“Haydi babanı çağır,” dedi imam.

Emir huzursuzlandı. Sırrını ne kadar çok insan bilirse o kadar tehlikeliydi ama neyse ki imam, terziye yalnızca bedeninin ölçüsünü aldırmış, bir takım giysi sipariş edip başka hiçbir bilgi vermemişti. 

Nihayet akşam oldu. İmam, artık döneme uygun olan kıyafetler giymiş Emir’i ata bindirdi ve Meram’a, yalnız yaşadığı tek katlı kerpiç eve götürdü. Zamanın kayıp yolcusu, üzüm bağlarıyla süslü bahçeye çıkıp toprağa uzandı. İhtişamını cömertçe gözler önüne seren Samanyolu’na baktı. Işık kirliliğinin olmadığı yerde gökyüzü bütün büyüleyiciliği ile ortaya çıkıyordu.

Meram Deresi’nin çağıltısı uzaktan uzağa duyuluyordu. Emir susadı. Kapının eşiğindeki toprak testiden su içti. Ahenkli bir ses çalındı kulağına. İmamı içeride, gaz lambasının ışığında Kur’an-ı Kerim okurken gördü. Eve girdi, dizlerinin dibinde oturdu, dinledi.

Ak sakallı, okumayı bitirdikten sonra, “Allah burada ne diyor evladım, biliyor musun?” dedi.

“Ne diyor hocam?”

“Rabbin katında öyle bir gün vardır ki, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir, diyor. Zaman bir mahluktur. Vücûd değil, mevcûddur.”

“Pek anlayamadım,” dedi genç adam. “Biraz daha izah edebilir misiniz?”

“Zaman mutlak değildir. Eğilir bükülür, yavaşlar, hızlanır, ilerler ve geriler. Bazı evliyalar, Allah’ın izniyle bast-ı zaman kerameti göstermişler, yani zamanı genişletmişlerdir.”

“Ama ben evliya değilim,” dedi Emir. “Sıradan bir insanım.”

“Allah’ın kudretini izhar etmesi için bir şart yoktur evladım.”

Yolcu, imamın serdiği yer yatağında yün yorgana sarıldı ve bu sözleri düşünerek uyuyakaldı.

Gün henüz aydınlanmadan kalktı. Pek az uyumuştu ama yeni doğmuşçasına dinçti. İmamla birlikte Alâeddin Camii’nin yolunu tuttu ve en öndeki safa katılıp namaz kıldı. 

Cemaat dağılırken dışarı çıktı. İnsanların dört bir yana dağılışını izledi. Onların aksine, Emir’in gidecek yeri yoktu. Henüz aydınlanmakta olan göğün koyu pembe rengine baktı. Sabahleyin onu terk etmiş olan uyku, yağmur bulutları gibi tekrar çöküyordu üstüne.

Eflatun Mescidi’ne yürüdü. Dışarıda güneş doğsa bile romanesk mimariden dolayı içerisi karanlık ve serindi. Geçenki köşeye kıvrıldı Emir, kendinden geçti.

Kalın sesli erkeklerden oluşan kilise korosunun ilahisi, onu rüyasız uykusundan ilmek ilmek sökerken şalvarlı, çakşırlı genç adam gözlerini biraz daha yummak istedi. Ancak nihayet tamamen uyandı ve yerinden doğruldu. Siyah cübbeli uzun sakallı papazlar apsiste yay şeklinde dizilmişti. Tavana baktı Emir, yan duvarlarda gezdirdi gözlerini, ikonalar ve haçlar gördü. Eliyle yeri yokladı, üzerine uzandığı halının artık olmadığını fark etti.

Aklı bu duruma anlam veremiyordu. Yavaşça yerinden kalktı, kilisedekiler onu fark etmemişti. Sendeleyerek dışarı çıkan Emir, yine toprakla kaplı olan Alâeddin Tepesi’yle karşılaştı. Arkaya dönüp baktı, burası dün bıraktığı Eflatun Mescidi’ydi. İmamı bulmak üzere kuzey yönüne, camiye doğru yürüdü fakat zihninin ezberlediği yer, artık boştu. Doğuya baktı, türbenin yeşil kubbesi yoktu, hatta neredeyse hiçbir bina yoktu. 

Neredeyse tuhaf bir rüya gördüğünü sanacaktı. Fakat arkasını dönüp binaya bir kez daha baktığında dank etti. Orası, o dönemki ismiyle Saint Amphilochius Kilisesi’ydi ve Emir, 1865’in Osmanlı’sına ait giysilerle Bizans dönemindeydi.

Çığlığı boğazında tıkandı. “Bu kadarı da olamaz,” diye düşünürken “Ne kadar olamaz?” diye sordu kendine. “160 yıl geriye gitmen normal de en az sekiz yüzyıl daha geriye gitmen mi normal değil?”

“Allah’ım ne yapacağım ben?” diye haykırdı. Dillerini bilmiyordu. Ne Latinceden ne Grekçeden anlardı. Onlarla anlaşmayı başarsa bile gösterebileceği bir kanıt yoktu. Telefonu, paraları ve kot pantolonu imamın yanında kalmıştı. Burada olup olacağı, yabancı dil konuşan tuhaf kıyafetli bir adamdı; belki onu deli olarak görecekler, bir yere hapsecekler, belki daha kötüsü…

“Tamam Emir, sakin ol,” dedi kendine, nefes nefese. Biri onu duydu mu diye etrafına baktı. “Rüya olsun, ne olur rüya olsun,” diye mırıldanarak kolunu çimdikledi. Ne yazık ki eti acıyordu ve yaşadığı o an, soluduğu hava kadar gerçekti.

Yorgunlukla diz çöktü ve hangi yılda olduğunu düşündü. Her halükârda milattan sonra 1000 yılından daha geride, 400’den ise ileride bir tarihte olmalıydı. Burası İconium’du, başkent olduğu parlak günlere henüz çok uzak, küçük bir garnizon şehriydi. Nereye gidebilirdi? Evlere mi, yoksa bozkırın ıssız tarlalarına mı?

Arkasını döndü. Bu zamana dair tanıdığı tek şey, Saint Amphilochius Kilisesi oradaydı. Bir papazla iletişim kurmaya çalışsa ne olurdu? Orta Çağ’daki toplumların en bilgili insanları din adamları değil miydi? Ayrıca, onu asıl zamanına taşıyacak sır her ne ise, bu binada saklı olmalıydı.

Siyah cübbeli adamlar kiliseden çıktı. Emir, içerisinin boşalmasından da cesaret alarak ağır ağır adımladı. Kapının taş eşiğinde durdu ve kararsız bir halde bekledi. Derken içerideki tek kişiyi gördü. Uzun sakallı, boynunda kocaman bir haç kolyesi asılı papazı…

Papaz da Emir’i gördü. Yüzünde, zaman yolcusunun beklediğinin aksine bir şaşkınlık emaresi belirmedi. Bir şeyler söyledi. Yolcunun onu anlamadığını fark edince, el işaretiyle içeri davet etti. 

“Nasıl anlatacağım kendimi ben?” dedi sesi titreyen genç.

Papaz cevap vermedi. Emir’in boynuna bakıyordu. Ansızın elini uzatıp sadece ipi görünen kolyeyi dışarı çıkardı ve başını eğip yakından incelemeye başladı.

Emir, çocukluğundan beri gümüşten bir dua kolyesi takardı. Kolye, ince uzun şekliyle minyatür bir kuleye benzerdi. Din adamı, parmaklarını bu kez yolcunun ensesine doğru uzatarak kolyeyi çıkardı. Zamanın yabancısının uyuyakaldığı köşeye seğirtti. Emir de peşinden…

Tabanla yan duvarların birleştiği köşe taşında bir delik vardı. Papaz, kolyeyi deliğe yerleştirdiğinde, gümüş parça boşluğa tam olarak oturdu. 

Emir, kolyeyi almak için eğildi. Zincirinden tutup çekerek delikten çıkardı. Tam papaza neden böyle yaptığını el işaretiyle de olsa soracaktı ki başını kaldırdığında, Hristiyanlık alâmetlerinin ortadan kaybolduğunu ve mescit halısının geri döndüğünü gördü.

Dışarı çıkıp etrafına bakındığında imamı Alâeddin Camii’nden aşağı yürürken gördü. Koşarak yetişti.

“Başıma gelenlere inanamayacaksınız,” dedikten sonra Bizans döneminde yaşadıklarını anlattı.

Daha birkaç nefes önce sekiz yüz yıl öncesindeydi. Bunu düşündükçe nefesinin kesilmemesi mümkün müydü? İmam, rahatlatıcı bir tebessümle dinledikten sonra “Demek ki bu zaman seyahatlerinin hikmeti, mescitteki eksik bir parçaymış,” dedi. “Kolye sende mi?”

Emir elini kaldırıp zincirin ucunda sallanan gümüşü gösterdi.

“Kolyeyi o boşluğa yerleştirmeyi bir kez daha dene. O zaman belki asıl zamanına gidebilirsin.”

Genç adamın konuşacak hali kalmamıştı, başıyla teşekkür etti. Mescide dönüp uyuduğu köşedeki halıyı kaldırdı. Ne var ki o taşta delik yoktu. Halbuki dakikalar önce o deliği kendi gözleriyle görmüştü. Her bir taşı elleriyle yoklayarak mescidi dolaştı lâkin çatlak bile bulamadı. Takati tükenince hayal kırıklığıyla diz çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. 

Yatsı namazının cemaati dağıldıktan sonra imam ve yolcu, Meram’a kadar yürüdü. Derenin kenarına, bir ağacın dibine oturdular.

“Acaba o yanında getirdiğin ilginç aleti…” dedi imam, düşünceli bir şekilde.

“Telefon,” dedi Emir.

“Telefonu kullansan bir faydası dokunabilir mi?”

21. yüzyılda telefon “her derde deva” bir aksesuardı. Ama 1865’in Meram bağlarında, sadece bir cam ve metal parçasıydı.

Ayın aksinin eğilip bükülüşünü seyreden genç, “Ne yapabilirim ki?” dedi. En fazla fotoğraf çekebilirdi, o da şarjı bitmediyse. İmama doğru döndü. “Fotoğraf nedir, biliyor musunuz? Bu tarihte sanırım icat edilmişti.”

İmamın yüzündeki ifade, bu sözcük hakkında hiçbir fikri olmadığını gösteriyordu. “Manzarayı sabitlemek,” diye açıkladı Emir. “Hatta bire bir göstereyim.”

Yerinden sıçradı, ötedeki köprüye doğru seğirtti ve imamın evinin yolunu tuttu.

On dakika sonra, ağaca sırtını yaslamış uyuklayan imam, ani parlak bir ışıkla sıçradı. “Subhanallah!” diye bağırdı. Emir’in mahcup yüzüne baktı. “Bu nedir bre?” 

“Şey,” dedi genç. “Flaşı kapatmayı unutmuşum.”

Telefonu imama uzattı. “İşte… Fotoğraf böyle bir şey.”

Ertesi gün, öğlene doğru Emir, Alâeddin Tepesi’ndeki caminin avlusunda bağdaş kurmuş, oturuyordu. Artık eski yabancılığını hissetmiyordu. Hep burada, bu çağda yaşamış gibiydi.

Telefonu kuşağının içindeydi. Sağına ve soluna dikkatlice bakıp yalnız olduğundan emin olduktan sonra telefonu çıkarıp bir özçekim yaptı. Sarıklı haline bakarak gülümsedi. Bir tarih dizisi karakteri gibi görünüyordu. Yerinden kalkıp uzaklaşarak camiyi, Selçuklu sultanlarının türbesini, Konya manzarasını çekmeye başladı.

Eflatun Mescidi’ne doğru döndü. Yutkundu. Telefonunu kaldırdı, kadrajda mescidi gördü ve düğmeye bastı. Gözlerini yumup birkaç saniye sonra açtı. Çevresinde bir tur döndü. Nedense, kendisini bir anda tekrar 21. yüzyılda bulacağını düşünmüştü ancak hiçbir şey olmadı. 

İçeri girdi. Uyuyakaldığı, zamanda devinimler yaptığı o köşeye oturdu. Bir yandan içinde tekrar Bizans dönemine ya da bilmediği başka bir devre gitme korkusu, diğer yandan da merak vardı. Telefonunda %10 şarj kaldığını fark etti. Bu bittiğinde çağıyla son bağlantısını da kaybetmiş olacaktı.

Ön kamerayı açtı ve video kaydetmeye başladı.

“Merhaba. Benim adım Emir. 2025 yılında yaşıyordum,” diye düşündü. “Miladi takvime göre 2025… Tam bu noktada uyuyakaldım ve kendimi bu mescitte buldum.”

Bir tuşla arka kameraya geçti. Ekranda Eflatun Mescidi’nin içi görünüyordu. Görüntüye bir kadın girdi ve Emir’in gözlerinin içine baktı.

Emir, telefonu indirdi. “Gülay!”

Gülay, kumaş pantolon ve bluzuyla, kolunda çantasıyla, saçlarında güneş gözlüğüyle karşısındaydı.

“Sen… Sen buraya nasıl geldin?” dedi Emir. “Kimse seni böyle görmemeli.”

“Ne saçmalıyorsun Emir sen?” dedi kızmakla şaşırmak arasında kalan kadın. “Bu üzerindekiler ne? Nereden buldun bu kostümü?” 

Emir’in gözleri Gülay’dan uzaklaşıp mescidin karşı duvarındaki klimaya odaklandı. “Ne?” dedi fısıltıyla.

Gülay da aynı noktaya baktı. “Klima…” dedi. “Başka ne var?”

Emir kapıdan başını uzattı. Alâeddin Tepesi ağaçlarla dolu, çimlerle kaplıydı, yeni yüzyılın insanları geçip gidiyor ya da çimlerde oturuyordu. Dışarı çıkıp tepeden aşağıya baktı. İş Bankası, Rampalı Çarşı ve bütün o modern binalar yerindeydi; şehrin gündelik kalabalığı bir nehir gibi akıyordu. 

2025’e geri dönmüştü.

Mescide girdi. Gülay’ın, uyuyakaldığı o köşede bir taşa dokunmak üzere olduğunu görünce koşup kolundan tutup çekti. “Hayır, hayır!” dedi. “Yapma. Sakın. Çıkalım buradan.”

Gülay, Emir’e anlam verememenin donukluğuyla baktı ama hiçbir şey demedi ve onun peşi sıra yürüdü. İki yüzyıl evvelinin kıyafetlerini giyen adam, mescidin kapısındaki bilgilendirme yazısını okudu.

Son paragrafta şunlar yazıyordu: “Kolordu komutanı Fahrettin Altay Paşa, 1919 yazında bu eseri yıktırmayı düşündü, hatta emir verdi fakat son dakikada yıkım kararını geri çekti. Böylece Eflatun Mescidi günümüze gelmeyi başardı.”

Birkaç adım geriye çekildi ve 1872’de, Sultan Abdülaziz döneminde eklenmiş saat kulesinin ihtişamını seyretti.

Gülay’ın kızgınlığı geçmiş, geriye sadece merak kalmıştı. “Eee, anlatmadın.”

“Neyi hayatım?”

“Bu kostümleri nereden bulduğunu.”

Kol kola tepeden aşağı yürüyorlardı şimdi. “Şöyle ki…” diyen Emir, sağ tarafına baktı ve donakaldı. Bir bankta takım elbiseli iki yaşlı adam oturuyordu.

Gülay, Emir’in koluna dokundu. 

“Fotoğraf çekiliriz diye düşündüm,” dedi genç, gözlerini yaşlılardan ayırmadan. İhtiyarlar da Emir’e bakıp tanıyarak gülümsediler. Çift birkaç adım daha ilerledi.

“Benim kostümlerim nerede o zaman?”

“Eee… Şey… Ellerinde kalmamış.”

Kafası bambaşka bir yerdeydi. Banktaki yaşlı adamlarda… Birisi Osmanlı dönemindeki imam, birisi de Bizans dönemindeki papazdı.

Emir, “Bir saniye,” deyip arkasını döndü ve banka doğru koşturdu fakat bank artık boştu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir