Onu sadece fotoğraflarda görmüştüm. Gülerken, ağlarken, yemek pişirirken, okulda ders dinlememek için uyuklarken… Her halini elindeki iri ekranlı telefondan çeker ve bir mesajlaşma uygulamasıyla bana gönderirdi. Ben de aynısını yapardım. Böylece hep yan yanaymışız gibi hissederdik. Biz, her zaman uzak mesafe ilişkisi yaşayan sıradan bir çiftten daha fazlası olmuştuk.
“Büyük aşklar kavgayla başlar” klişesi bizim için de vuku bulmuştu. Bir internet sitesinde, bilim etiği ile ilgili bir haberin yorumlarında karşılaşmıştık. O, etiğin bilim için geriletici bir unsur olduğunu düşünüyordu. “Ayıp, günah” demeden her deney yapılabilmeli, her soru sorulabilmeliydi.
Ben ise bilimin insan için olduğunu, doğaya ve insanlara zarar verecek hiçbir adımın kabul edilemeyeceğini söylemiştim. Nazi kamplarındaki doktorların ve Birim 731 çalışanlarının, onun savunduğu düşünceye uyarak insanlık suçları işlediğini söylemiş ve onu canavarlıkla itham etmiştim. Epeyce tartışmış, ardından işi telefon numarası istemeye kadar götürmüştük.
Önce telefon görüşmelerinde saydırdık birbirimize, derken öfkemiz geçtikçe birbirimize ısındık. Önce arkadaşlık, ardından hoşlantı başladı. Öyle ki ben onun derdini dinleyen, fevriliğimi törpüleyen, öğüt veren hayat ışığı oldum; o da sevgimi tarif ederken kelimelerimin kifayetsiz kaldığı adam.
Tanıştığımızda yirmi yaşındaydım. O bir gün ortadan kaybolduğunda ise yaşım, yirmi altıya gelmişti.
Yıllar duygularımızdan bir şey eksiltemedi ama kader bir türlü fiziksel olarak buluşmamıza izin vermedi. Her seferinde bir engel çıktı. Doru’nun yazıları giderek karamsarlaşmaya başlamıştı. Öğrenim hayatı boyunca yüksek başarı gösterdiğini, fakat üniversite son sınıfa doğru çöküşe yaklaştığını söylüyordu. “Sistem zekamı ve bilgilerimi öğütüyor.” diyordu, “Beni basit bir beyaz yakalı köleye çevirmeye çalışıyor.”
Desteğe ihtiyacı olan bir dönemdeydi ve onu yalnız bırakmamaya çalıştım. Ailesiyle iletişim sorunları yaşıyordu. Dertlerini bir tek bana anlatabildiğini söylüyordu.
Bir akşam telefonuma bir fotoğraf gönderdi. Yüzü mosmor, kan revan halini görünce canımın yandığını hissettim. Derhal aradım, korku içindeydim; sesi de çok kötü geliyordu. Okulu bıraktığını söyledi. Ardından babasıyla kavga etmişlerdi, bunun üzerine o da evi terk etmişti. Yüzündeki çürükler babası yüzünden miydi, yoksa başka bir sebepten mi, söylemedi.
Elim ayağıma dolaştı. Polise mi yönlendirmeliyim, babasıyla mı uzlaştırmaya çalışmalıyım yoksa uçağa atlayıp bizzat meseleye dahil mi olmalıydım karar veremedim. En çok Doru’nun kendisine zarar vermesinden korkuyordum çünkü maalesef ruh sağlığı hiç iyi değildi. Ben cevap veremeden iletişimimiz kesildi. Sonraki üç ay boyunca ne ailesi ne de ben ondan haber alabildik.
Gündüzleri sineme çöreklenmiş sinsi bir kaygıyla, geceleri ise gözyaşıyla geçirdim. Yokluğu, hayatımda büyük bir gedik açmıştı. Her ne kadar bağımız birtakım dijital kodlardan ibaret olsa da sevgiyi hissetmek için ekranda belirecek birkaç satıra ne kadar razı ve muhtaç olduğumu anladım. Her gün ucu olmayan bir umutla aradım ve mesaj yazdım. Telefonu daima kapalıydı. Kayıp ilanlarını sokak sokak gezerek duvarlara astım ama sanki Hansel ve Gretel masalından fırlayan kuşlar ondan geriye kalabilecek her ufağı yemişti.
Havalar bozdu, mevsim kışa çaldı. Yağmurun camları dövdüğü bir gece kapı çaldı. O sırada dalmıştım, irkildim ve damağımı baş parmağımla ittikten sonra kapıya yürüdüm. Delikten baktığımda düşeyazdım. Gelen Doru’ydu.
Saç ve sakalları uzamıştı. Baştan aşağı sırılsıklamdı. Onu içeri çekip hiçbir şey söylemeden ve ıslaklığına aldırmadan sarıldım. Önce tepkisiz kaldı, ardından kollarını kaldırıp benimki kadar sıkı olmasa da sarıldı.
Sesini ilk kez o zaman duydum. Yumuşaktı, sakindi “İçeri geçelim.” demişti. “Anlatacaklarım var.”
Sırt çantasını askıya asmak için aldığım sırada içini gördüm. Yükte hafif, pahada ağır eşyalar vardı. Altınları görünce irkildim ve bunların nereden geldiğini sordum. Annesinin takılarını çalmıştı. Yanında hiçbir teknolojik alet yoktu, hepsini nakit paraya çevirmişti. Şehir dışına kadar yürümüş, sahipsiz bir harabe bulmuştu. Öfkeyle duvara kafa atmıştı, darbenin etkisiyle burnundan kan almaya başlayınca parmağını kırmızıya bulamış ve duvara “Ötenaziden Ötesi” yazmıştı.
“Ne demek bu?” diye sordum dehşetimi yara gibi gizlemeye çalışarak.
Pek düşünmeden yazdığını anlattı. Yorgunluk bedenine galip geldiğinde, duvar dibine oturmuş ve ne demek istediğini düşünmüştü. Ötenazi, bir insanın kendi ölümünü talep etmesiydi. Peki ondan ötesi ne olabilirdi?
“Taşranın sessizliğinde uzun uzun düşündüm. Kimse müdahale etmeden, sorumluluklar beni dürtmeden, sistemin prangaları bileklerimden çekmeden; kesintisiz, yoğun ve alabildiğine özgür… Zekanın kıvılcımlarının beynimde yeniden parladığını hissettim.” Yüzüne hastalıklı bir neşe yayıldı. “İşte ben, şimdi bendim. İnsandım, medeniyetler kurandım, eşref-i mahlukattım.”
Başımı iki yana salladım. Sevdiğim adamın bu hale geldiğine bir türlü inanmak istemiyordum. Özgürlükle kafayı bozmuştu. Özgürlük, onun esareti olmuştu. Öyle ki uğruna okuluna, ailesine ve en önemlisi de benliğine sırt çevirmişti. Hayatı olduğu gibi kabul edip huzurlu yaşamak yerine uçuk hayalleriyle sarhoş olmuştu.
Şu an onu uyandıramazdım, buna gücüm yetmezdi. Zaten er geç uyanacaktı ve derin bir pişmanlığa mahkûm olacaktı. Bana düşen ise kendimi bu girdaptan kurtarmaktı.
“Düşmanımı da artık biliyorum.” dedi. “Beni ve benim gibileri çürüten, bu hantal sistemden başkası değil. Ötenazi ölümü talep etmekse, bu sisteme razı olmak ötenaziden ötesi.”
“Sisteme karşı çıkmak iş değil! Sistem, zaten kendi karşıtlarını da üretir. Önemli olan bir alternatif ortaya koyabilmek,” dedim.
Boynuma kolunu geçirip alnımdan öptü. “Zaten kavgam o benim,” dedi. “Daha doğrusu, ben bir sistem ortaya koymayacağım. İnsanları sistem olmadan yaşamaya ikna edeceğim. Yani herkesi değil, özgürlüğü hak edenleri.”
Bu beni ilk öpüşüydü. Tepeden tırnağa titredim fakat heyecan ve mutluluktan değil. Dudakları soğuktu. Tuhaf bir yabancılık hissetmiştim. İlk temasımızı böyle hayal etmemiştim, beklediğim bu değildi. Sanki Doru’nun bedeninde farklı bir ruh vardı. Onu hafifçe ve belli etmeden ittim. Ardından, yumuşak bir ses tonuyla insanın düzen ya da sistem olmadan hayatını sürdüremeyeceğini anlatmaya çalıştım.
“Doğa boşluk kabul etmez,” dedim. Bir sorunu yok etmek istiyorsanız, çözüm bulmak zorundaydınız. Herhangi bir sistemi anlayabilirdim ama sistemsizlik, beynimi kısa devreye sokardı. Vahşi doğanın bile kendince bir sistemi vardı. Özgürlüğü tanımlamasını istedim.
“Mutlak özgürlük,” dedi düşünerek, “Hiçbir şeye ihtiyacın olmamasıdır. ‘Nirvana’ diye tanımladıkları durum. Ne arzu ne korku ne de hareket…”
Kollarımı dolamıştım. “Eh, bu insan türü için mümkün görünmüyor.”
Eğer özgürlük, Doru’nun dediği şey ise yeryüzünde, tutsaklığı en ağır olan insanlardan birisi Doru’ydu. Onun gözlerindeki hırsı ve arzuyu başka hiçbir yerde görmemiştim.
“Niye geldin?” diye sordum birden. Onunla yakın oldukça beynimin amigdalası çalışmaya başlıyor, alarmlar çalıyordu.
“Seni benim kadınım yapmak için,” dedi. “İdeallerimin kadını yapmak için.”
Nefesim hızlandı. Kalbim sanki göğsümden çıkıp kaçacaktı. Doru’nun sözlerinden çok kelimelerindeki titreşim beni daha çok etkilemişti. Beni hipnoz ediyor gibiydi.
“İdeallerimin kadını yapmak için,” demişti. Bu sözün sevgiyle bir alakası yoktu. Onun dönüştürmek istediği bir nesneydim.
“Ne demek istiyorsun?” dedim. Sesim, içimdeki paniği saklayamayacak kadar tizdi.
“Seni bu sistemin esaretinden kurtaracağım.”
“Benim iradem diye bir şey hiç yokmuş gibi davranıyorsun,” dedim elini iterek. “Ya ben…” Bir parça korkarak söylemiştim. “Sistemden memnunsam?”
“İradeni özgürleştirecek kişi benim. Bu bir ironi, biliyorum.” Gülümseyişi bir iskeletin dişlerinin görünmesine benziyordu. “Senin iradene aykırı olarak iradeni özgür bırakacağım. Ne var ki şu an söylediğin ve düşündüğün hiçbir şey, sandığının aksine sistemin seni şartlamasından kaynaklanıyor.”
Gök gürleyince ürperdim. Omuzlarımı tutup alnımdan öptü. Soğuk dudakları tenimi de donduruyordu.
“Bundan sonra korkacağın hiçbir şey olmayacak,” dedi.
Yavaşça geriye çekildim. Dönüşü mümkün olmayan bir eşikten geçmek üzere olduğumu hissediyordum. Karnımda yoğunlaşan bir iç sıkıntısı vardı. Doru, korkumu dindirmek istedikçe sezgilerimin karanlık fısıltısı daha da güçleniyordu. Dışarıda yağmur, ruh halimle eş zamanlı olarak şiddetini arttırmış, sanki beni uyarmak ve hislerimden temizlemek istiyordu.
O, gülümsedi. “Bilmediğin şey seni korkutuyor,” dedi sakince. “Özgürlüğü tattığın zaman niçin bunca zaman ondan mahrum yaşamayı kabul ettiğini anlamayacaksın. Sisteme değil kendi benliğine güven. Kalbinin sesini dinle. Bunca zaman konuştuk, yazıştık, ruhlarımızı açtık birbirimize. Bizim düşünce yapımız aynı. Biz sistemin ele geçiremediği uyumsuzlarız.”
“Bilmiyorum,” diye fısıldadım.
Boğazım kurumuştu. Öksürsem, sessizliği bozacağım diye korkardım. Doru ağzını açmadı ama yüzündeki ifade bile beni büyülemeye yetiyor gibiydi. İkna oluyordum. Aklım, duygularımın değişimini feryat ederek izliyordu. Derken silkindim.
“Çık git evimden,” dedim. “Ama…” diye cevap vermesine müsaade etmeden sırt çantasını askıdan alıp kapının önüne koydum. Yumruklarımı sıktım. Başım meydan okumak istercesine öndeydi.
“Benim bir hayatım var. Git ve kendi kendine yap, ne yapacaksan. Özgürleşiyor musun, deliriyor musun…”
Yorgun gözlerini kapı aralığından görünen çantaya çevirdi. Ardından yavaşça bakışını hareket ettirdi ve gözlerimin içine sabitledi. “Anlaşılır bir durum,” dedi. “Hazır değilsin.”
“Sana git dedim,” derken sesimin tonunu bir an bile yumuşatmadım. Burada olduğu her an ruhsal dengem biraz daha sarsılıyordu.
“Zamanı gelene dek…” dedi kendi kendine ve kapıdan çıkıp gitti.
Sağanak yağmur sesiyle baş başa kalmıştım. Gözlerimi yumdum. Kalbimin bir tarafı pişmanlıkla alev alev yanıyordu, ancak onun peşinden gidemez, bir bilinmezin peşinde hayatımı yakamazdım. Acı verse de mantıken doğru kararı vermiştim.
Oturma odasına dönecekken vestiyerin altına düşmüş bir taşınabilir bellek fark ettim. Doru’ya ait olmalıydı. Merakla bilgisayarıma taktım. İki dosya vardı içinde, biri “Truman Show” isimli bir film, diğeri de bir metin dosyası.
“Filmi izle.
Hayatın, tıpkı filmdeki adam gibi sahte.
Bir deneyin içerisindesin. Bana inan.
Gerçek hayata kavuşmak istiyorsan beni bul.”
Not üzerinde düşünmeden filmi açtım ve oturuşumu değiştirmeden izlemeye başladım. Parmaklarım, beynimden bağımsız olarak hareket etmişti. 103 dakika boyunca ışık ekrandan yüzüme vurdu. Jenerikler geçerken dahi filmi kapatamadım.
Her şey bittiğinde anlamsız bir sessizlik içindeydim. Ne düşünüyordum acaba? Hiçbir şey. Truman için üzülmüştüm fakat hepsi bu. Arkamı döndüm. Çocukluğumdan beri yaşadığım eve baktım. Annemle babam, emekli olduklarında bir kıyı kasabasına taşınmış, şehirdeki bu evi bana bırakmıştı. Tek başına yaşıyordum.
İnternet geçmişimi karıştırmaya başladım. Doru’yla mesajlaşmamızın hangi haberin yorumlarında başladığını merak ediyordum. Çünkü haberin kendisine dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Altı yıl önceki bir içeriği bulmak çok zordu fakat başarmıştım.
Haberin başlığını görünce tüylerim diken diken oldu.
“10 bin gencin hayatı 7/24 izlenecek.”
Bahsedilen, bir psikoloji deneyiydi. Haberde fazla ayrıntı yer almıyordu. Her satırını okumadım ancak, deney için seçilen gençlerin reşit olmadığı ve anne babalarından izin belgesi alındığı ayrıntısı gözüme çarptı. İşte, yorumum oradaydı.
“Anonim: Böyle bir şey etik mi? Mahremiyet bir insan hakkıdır. Bu çocuklar insan değil mi? İzin veren ebeveynlere de yuh diyorum.”
Yanıt olarak ise Doru’nun “MindPeak” kullanıcı adı ile yazdıkları duruyordu.
“MindPeak: İnsan haklarına tamamen uysaydık, tıp bugün geldiği yerde olacak mıydı? Hiç ilaç kullanıyor musunuz? O ilaçlar hangi testlerden geçiyor sanıyorsunuz?
Anonim: Bilim etiği denen bir dal var. Kanunu, kuralı var. İlaçlar bu kurallara uyarak üretiliyor.
MindPeak: Bilim tarihiyle ilgili bir kitap okumadığınızı fark ediyorum.”
Tartışmamız ve tanışmamız bu cümlelerle başlamıştı işte. Anılar canlandıkça bunları yazdığım anı bile hatırlamaya başlıyordum. Karşıdaki tekli koltuğa baktım. Orada sırt üstü iki büklüm yatmış, ayaklarımı kolçaktan sallandırmıştım. Sinirlendiğim için klavye tuşlarına hızlı hızlı basmıştım.
Evde yalnızdım, tıpkı şimdi olduğu gibi. Yirmi yaşındaydım ve annemler evden gideli henüz üç yıl olmuştu. Onlar gittiğinde reşit değildim.
Alnım yanmaya başladı. Noktaları birleştiriyor ve hayatımın sağlam temellerinin zihnimdeki yıkılışını seyrediyordum. Bilgisayarı bırakıp kapıyı açtım. Yağmur hâlâ devam ediyordu. Botlarımı aradım, bulamayınca ev terliğiyle dışarı çıktım. Doru gitmiş miydi? Çok mu uzağa gitmişti?
Bahçe kapısında bir adam görünce şaşkınlıkla yerimde kaldım. O kadar ıslanmıştı ki buzdan yapılan bir heykele dönmüştü. Doru olduğunu gözlerimi birkaç kez kırptığımda fark edebildim. Bunca zamandır, yani onu gönderdiğimden beri, bu kapının önünde miydi?
“N’apıyorsun sen burada?” diye bağırdım.
“Hazırsın,” dedi sesini duyurabilecek kadar yüksek tonda.
Damlanın denize düşüşü gibi ona doğru çekiliyordum. Sokak lambalarının aydınlatmaya yetmediği karanlık, ıslak ve boş sokakta meçhul bir yöne doğru yürümeye başladık. Hiçbir soru, hiçbir sorgu yoktu içimde.
Sağda, sanki hep oradaymış gibi duran eski bir araba vardı. Hemen ardından kendimi arabanın içinde buldum. Lambanın sarı ve güçlü ışığı gölgeleri keskinleştiriyordu. Sürücü koltuğundaki Doru’nun yüz hatları her zamankinden daha net görünüyordu.
Kontağın sesini duymayı bekleyerek gözlerimi yumdum. Aracın hareket ettiğini hissederek gözlerimi açtığımda yerinde durduğumuzu, bir milim bile kıpırdamadığımızı fark ettim. Doru, torpidoya doğru eğildiğinde saçlarında kir, yağmur ve toprak kokusunun bir karışımını duydum. Oradan bir şurup şişesi çıkarıp elime tutuşturduğunda ne yapacağımı biliyordum.
Soru sormadım, itiraz etmedim. Şişedeki sıvının tümü boğazımı yakarak geçti. Gerisi umurumda değildi.
Doru, ıslak saçlı bir kadın başının torpidoya düştüğünü gördü. Son nefesini verişini tepkisiz gözlerle izledi. Hareketi tamamen kesilince, ölü bedenin elinden siyanür şişesini usulca aldı. Arabadan inip ölen kadını kollarının altından tuttu ve dışarı sürükledi. Yolun kenarına yatırdı.
Bu sırada, o sokaktan orta yaşlı bir kadın geçiyordu. Genç kadının komşusu, anne ve babasının da arkadaşıydı. Kapıyı açık görünce meraklanarak içeri girdi. Kadının ismini ünledi fakat cevap yoktu. Oturma odasına girip açık bilgisayarı fark etti. Tereddütle bilgisayarın başına geçip tarayıcının yer işaretlerine kaydedilmiş sayfaya baktı. Websitesinin “Ögeyi denetle” ile değiştirildiğini fark etti ve orijinaline döndürdü.
Haberin başlığı değişti.
“10 bin maymunun hayatı 7/24 izlenecek.”
Haber, bazı maymunların sahiplerinin henüz reşit olmayan çocuklar olduğunu, bu yüzden ebeveynlerinden izin alınacağını söylüyordu. İlk yorum şu şekildeydi:
“Anonim: Böyle bir şey etik mi? Hayvanları hapsedemezsiniz. Bazılarının sahibi de çocukmuş. Bu çocuklar insan değil mi de buna alet oluyorlar? İzin veren ebeveynlere de yuh diyorum.
MindPeak: İnsan haklarına tamamen uysaydık, tıp bugün geldiği yerde olacak mıydı? Hayvanlar bir yana yani… Hiç ilaç kullanıyor musunuz? O ilaçlar hangi testlerden geçiyor sanıyorsunuz?”
Komşu, bilgisayarın başından kalktı. Neler olduğunu anlamıyor ama bir şeylerin fena halde yanlış olduğunu hissediyordu. Genç kadını aradı ama telefon içerideydi. Ardından polisi arayıp komşusunun kapısının açık olduğunu ve onu evde bulamadığını söyledi.
Dışarı çıktı. Sokağın ilerisinde, bir duvarın dibinde boylu boyunca yatan biri dikkatini çekti. İlkin, onun kendini kaybetmiş bir sarhoş olduğunu düşündü. Ne var ki yaklaşınca onun genç kadın olduğunu anladı. Çığlığı boğazında dondu.
Adını haykırarak yaklaştı. Artık yaşamadığını anlayınca dizleri çözüldü. Başını hafifçe kaldırdı ve kadının uzandığı duvara, taze, kırmızı boyayla yazılmış yazıları okudu.
“Die Welt ist meine Vorstellung.”
Arthur Schopenhauer’in meşhur sözüydü. “Dünya benim tasarımımdır,” demekti.
Hemen alt satırda ise “Zihnin efendisi, gerçekliğin efendisidir,” yazıyordu.
Gerçeklik tasarlanmıştı; itiraz edecek bir özne kalmamıştı.

