Taksi orman yolunda ilerliyordu. Şehir geride kalmış ve geniş asfalt cadde, yerini gölgelerin arasında kıvrılan bir keçi yoluna bırakmıştı. Telefonu yer yer çekmiyordu. Harita uygulaması donmuştu. Araba sarsıldıkça çantası tıkırdıyor, motorun homurtusu da bu sese eşlik ediyordu.
Berfin kolunu cam kenarına yaslayıp dışarıya baktı. Ağaçlar, masallardaki devler gibiydi. Gökyüzü sanki örümcek ağlarıyla sarılmıştı, öyle çoktu ağacın dalları.
“Burası ne biçim bir yer böyle?” diye düşündü. Aslında bunu daha önce, ilanı ilk gördüğünde de sormuştu kendine. “Orman evi için yatılı çocuk bakıcısı aranıyor” diyordu. “Konaklama ve maaş dâhildir. Sadece üniversite öğrencileri değerlendirilecektir.” Maddi durumu nedeniyle tereddütsüz aramıştı numarayı. İklima Hanım kendinden emin ve oldukça nazik biri olarak konuşmuştu. Telefonda söyledikleri içini biraz rahatlatmıştı. Ama şimdi ormanın derinliğine girdikçe içi yeniden huzursuzlukla doluyordu.
Taksi yavaşlayarak durdu. Sol tarafta, ormandan çitlerle ayrılan geniş bir bahçenin ortasında, kırmızı boyalı, iki katlı, kiremit çatılı bir ev görünüyordu. Renk, ormanın karanlığına karşı bir meydan okuma gibiydi. Ev sanki başka bir evrenden buraya taşınmıştı. Kapının önünde İklima Hanım onu bekliyordu.
“Hoş geldin Berfin.” dedi, siyah bir kumaş pantolon ile bluz tercih etmiş olan orta yaşlı kadın, nazik bir ses tonuyla.
Ardından evin sahibi başka hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı, Berfin de tekerlekli bavulun çıkardığı sesin eşliğinde peşinden gitti.
En sonunda İklima küçük ve eşyasız, kabin gibi bir odaya girdi ve Berfin de arkasından girince kapıyı kapattı. Ellerini belinin arkasına koyarak “Bavulunu açabilir misin?” diye rica etti.
Kumral saçlı kız bu isteği garipsedi. Ancak hiçbir şey demeden sessizce yerine getirdi. Ev sahibi bunun ardından kıyafetlerini tek tek boşalttırmaya başlamıştı. Berfin’in çıkarıp gösterdiği her kıyafetine karşı hoşnutsuz bir yüz ifadesiyle başını iki yana sallıyordu.
“Olmaz! Çocukların yanında bunları giyemezsin. Sen bir çalışansın, plazada bu kadar ciddiyetsiz giyinebilir misin acaba? Yere at, bavula geri koyma.”
İklima’nın beğenmediği kıyafetler, Berfin’in günlük hayatında giydiği renkli tişörtler, gömleklerdi. Absürt ya da marjinal bir yanları yoktu. Berfin neye uğradığını şaşırmış bir halde İklima’nın dediğini yaptı. Onun beğenmediği kıyafeti yere atıp yeni bir tane çıkardı. En son sıra Tom ve Jerry’li tişörtüne gelince orta yaşlı kadın “Ah hayır!” diye haykırdı. “Ben çocuklarıma bunları izletmiyorum bile. Asla giyemezsin. Asla!”
Bakıcı bu tepki karşısında gözüne far tutulmuş tavşan misali donakaldı. Başka şartlarda, başka bir cevap verebilirdi ama hiçbir şey söyleyemedi. Sadece cılız bir sesle “Nasıl yani, hiç çizgi film izletmediniz mi?” diye sordu.
“Tabii ki izletmedim. Burada biz çocuk yetiştiriyoruz. Sen de izletmeyeceksin. Benim terbiye sınırlarımdan bir milim dışarıya taşmayacaksın.”
Kibarlık nasıl yakıcı bir kabalığa tebdil eder diye sordu kendine. Berfin ile telefonda konuşan, onu evde karşılayan kadın ile bu küçük odada ateş saçan ejderha aynı kişi miydi? Ne var ki bakıcı da yavaş yavaş şoku atlatıyor, izzetinefsindeki incinmeyi duyuyordu.
“İklima Hanım kendinize gelin lütfen.” dedi ayağa kalkarak. “Ben sizin çalışanınızım, köleniz değil. Bana bu üslupla iş buyuramazsınız.”
Ev sahibi derin bir uykudan uyanmış gibi gözlerini açıp kapattı. “Kusura bakmayın, şekerim çıktı galiba.” dedi. “Ben ilaç alayım, siz de içeri geçin.”
Berfin bavulunu almaya yeltenince “Hayır, lütfen.” dedi.
“Onlar benim kıyafetlerim.”
“Bunları çöpe atacağız. Evin içinde böyle şeyler giyemezsiniz. Size yeni kıyafetler vereceğim. Merak etmeyin, eskilerinin bedelini de ödeyeceğim,” dedi.
Berfin morali bozulmuş bir şekilde salona geçip oturdu. Yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişten sonra İklima gelip onu bir kez daha küçük odaya davet etti.
Yerdeki kıyafetler kaldırılmıştı. Bavulu dolu olarak önünde duruyordu.
“Tekrar açabilir misiniz?” dedi ev sahibi, biraz önceki gibi durarak.
Berfin içini çekip diz çöktü ve bavulu açtı. Bavul muhtevasının bütün renkleri gitmiş, geriye siyah ve beyaz kalmıştı. Sağ tarafta siyah, sol tarafta beyaz. “Beyaz gömlek ve siyah etek.”
“Evet, iş üniformanız bunlar.” dedi diğeri, neredeyse robotik bir sesle. “Üstünüzü değiştirdikten sonra işe başlayabilirsiniz.”
Odadan çıkmadan önce Berfin’e bir zarf uzattı.
Berfin küçük odada üstünü değiştirmek üzere tek başına kaldığında zarfı açtı. Epeyce bir pembe kâğıt para vardı burada, 200 liradan yapılma kalın bir tomar. Ne parayı saydı ne de para aldığına sevindi. Bavulunun iç çamaşırı için yapılmış cep kısmına zarfı yerleştirip üniformayı giydi ve saçlarını sıkıca topladı.
Günün geri kalanında çocuklarla baş başa olduğu için nispeten daha rahattı. Yine de diken üstündeydi. Çocuklar; ders, oyun ve sair etkinlikleri robot gibi yapıyor, Berfin saatin bittiğini söyler söylemez kalkıyorlardı. Berfin’in tanıdığı diğer çocuklar oyuna dalardı, televizyon başından kalkmak istemezlerdi; ders yapmak istemezlerdi, nazlanırlardı. Genç kadın, çocukların annesi hakkında ne düşüneceğini bilemiyordu. Çocukları disiplinli mi yetiştirmişti, yoksa onların insanlığını mı çalmıştı?
Akşam saat yedi, yemek saatiydi. Berfin çocukları aşağı kata indirdi ve ailenin yerleştiği yemek masasına oturmalarını sağladı. Babaları yoktu. Ne olduğunu sormadı Berfin. Masanın tam ortasında kocaman kızarmış ördek vardı. Çorbanın kokusu, lüks bir lokantanın atmosferini bu kırmızı eve taşımıştı. Profesyonel bir aşçının eseri gibiydi masadaki tüm yemekler.
Berfin aileyle mi oturacağını yoksa mutfakta mı yiyeceğini merak ederek ev sahibinin gözlerinin içine baktı. İklima’nın işaretiyle mutfakta yiyeceğini anladı ve yolunu değiştirdi.
Mutfakta, tezgâhın üzerinde bir tepsi hazırlanmıştı. Tepsideki yiyecekler, masadakilerin bir minyatürü gibiydi. Bir kâse çorba, üzerinde maydanoz süslemesi, ördek eti, pilav ve bardakta içecek. İçerideki masayı ve bu tepsiyi hazırlayan her kimse epey hamarat olmalıydı.
“İklima benim için bunu yapmaz.” diye düşündü. Birden garip bir durumu fark etti. Evde, şoför hariç, kendisinden başka hiçbir çalışana rastlamamıştı. Ne hizmetçi ne aşçı… Yemekleri ve temizliği kim yapıyordu? İklima’nın kendisi mi? Onu iş yaparken görmemişti ve hayal de edemiyordu.
Kendi düşüncelerine gülümseyerek yemeğini yemeye koyuldu. Elbette ki belirli saatler arasında aşçı gelip gidiyor olmalıydı. Aşçının da tıpkı kendisi gibi yatılı kalacak hali yoktu ya!
Berfin’e yataklı bir oda tahsis edilmişti. Yemek ve çay faslının ardından çocuklarla oynadı, çocuklara yatma saatine kadar kitap okudu ve hepsini yatırdı. Yeni evdeki ilk gecesini tamamlamak üzere odasına geçti, üstünü değiştirip yine ailenin verdiği geceliği giydi. Yastığına baş koyar koymaz uyumuştu.
Sabahleyin üst kata çıkarken bulutlara basıyor gibi hissediyordu. Düşecek gibiydi, sanki boşluk somut bir canavara dönüşecek ve onu tutup savuracaktı. Bu hissiyatla mücadele ederek İklima’nın odasının kapısını tıkladı.
“Buyurun,” diye seslendi odanın içinden ev sahibi.
İçeri girerken adımları ağırlaştı. Damağı sahralar gibi kurumuş ve bir yudum suya hasret kalmıştı. Birkaç gündür yaşadıklarının üstüne bu son gelişme eklenince ruhsal gücü tükenme noktasına gelmişti ve bu, bedenine de yansıyordu. Cılız bir sesle “Kusura bakmayın.” dedi.
“Ne oldu Berfin?” dedi kaşlarını kaldıran İklima. Ardından derin bir nefes aldı ve kızı şöyle süzdü. “Bak,” dedi. “O küçük odadaki tecrübemiz için özür diliyorum. Benimle konuşurken korkmana ya da çekinmene gerek yok. Ben anlayışlı bir insanım, her türlü sorununu benimle paylaşabilirsin. İş disiplini hariç hiçbir konuda kötü bir tepkiyle karşılaşmayacağından emin olabilirsin. Kullanacağın üniforma doğrudan disiplinle alakalıydı ve bu yüzden biraz sesimi yükseltmiş olabilirim.”
Sözcükleri özür diliyordu ama ses tonu hâlâ o kibri taşıyor ve haklılığını ilan ediyordu. İklima’da karşısındakine tepeden bakan bir yan vardı, ezici bir aura. Sıradan bir insan onun karşısında ister istemez savunma durumuna geçiyor ve siniyordu.
Henüz ilk günden zihninin bir köşesine virüslü bir düşünce yerleşmişti: İklima ne der? Önceden her sıradan insan gibi hareketleri kendi kontrolündeydi ancak artık ipleri bir başkasının eline geçmeye başlıyordu. Kendine ait olan bu hayatta zihni parçalanıyordu. Artık mesai saatleri içinde dikenli bir yoldan yürüyecekti. Uzuvları onun yanında bir sahibe daha itaat edecekti; belki sadece düşüncelerinde özgür olabilecekti.
Ertesi gece, ansızın gözlerini açtı. Kaçan uykusunu geri getirebilmek için kalkıp odanın içinde gezindi. Yatağına geri dönse de sabaha kadar uyuyamadı. Görevlerinin başlayacağı ana kadar geçen birkaç saati camdan dışarıya bakarak, ormanı seyrederek geçirdi. Güneş doğarken yatağından doğruldu. Mutfakta tıkırtılar işitti, çarpışan porselen sesleriydi bunlar, birisi tabakları masaya diziyor olmalıydı. “Yemek saatlerinde gelip sonra geri giden çalışanlar.” diye düşündü.
Banyoda yüzünü yıkadı, üzerini giyindi. Annelerinin tembih ettiği saatte çocukları uyandırdı ve yüzlerini yıkasınlar diye banyoya götürdü. Bu çocukların uyanışı bile bir garipti. Berfin kendi çocukluğunu hatırlıyordu, annesi onu okul için kaldırmaya çalıştığında “Lütfen, beş dakika daha!” diye yalvarıyor ve zorluk çıkarıyordu. Ancak İklima’nın çocukları Berfin odaya girer girmez gözlerini açmışlardı, dört yaşındaki Volkan bile. “Günaydın Berfin Hanım.” dedikten sonra tek sıra halinde banyoya yollanmışlardı.
Çocuklar yüzünü yıkarken Berfin çocukların yatağını kontrol etmeye başladı. Öyle demişti İklima, “Yataklarına şöyle bir bak ama asla toplama. Onlar toplayacaklar. Yolunda gitmeyen bir şey görürsen, bana haber ver.”
Volkan’ın yatağında ıslaklık görünce “İşte yolunda gitmeyen şey.” diye düşündü. Hayır, haber vermeyecekti, bu kez talimata karşı koyacaktı. Baskı altında yaşayan çocuğun bu tepkisi o kadar normaldi ki… Berfin banyodan bez getirip gizlice sildi ve kuruması için yatağın üstünü açık bıraktı. Çocuklar yataklarını topladıktan sonra da kapıyı kilitledi. Zaten birkaç saat içerisinde kururdu. Eğer İklima niçin kapıyı kilitlediğini sorarsa bununla ilgili bir şey söylemediğini öne sürecekti.
Evin en büyük çocuğu Kaya, “Kardeşimin işediğini neden gizliyoruz?” diye sordu. Ses tonunda korku yoktu, sanki havadan sudan bahsediyor ya da bilimsel bir soru soruyordu.
“Eğer söylersem anneniz onu cezalandırmaz mı? O daha çok küçük.”
“Hayır, artık sen varsın.” dedi çocuk. “Bize sen ceza vereceksin.”
“Birimiz altına yaparsa hepimiz bir günlük tuvalete gitmeme cezası alırız.” dedi Toprak.
Berfin son birkaç gündür defalarca yaptığı gibi tekrar nerede olduğunu sorguladı. “Çocuklar, insani bir şey bu.” dedi. “Hem bir gün boyunca tuvalete gitmemek ne demek? Bu… Bu…”
İşkence. Dilinden çıkmayan doğru sözcük buydu. Çocuklar alışmış, duygusuz bir sesle anlatıyorlardı. Annelerine kendileri söylemeliydiler, aksi bir durum olursa, yani anne, sakladıklarını anlarsa ceza artardı.
“Siz söylemezseniz öğrenmez.” dedi Berfin. “Lütfen çocuklar, kardeşinize yazık. Artık aşağı inelim ve fazla dikkat çekmeyelim.”
Çocukların kahvaltı masasına oturduğunu ve İklima’nın hiçbir şey söylemediğini fark ettiğinde rahatlar gibi oldu. Kendi kahvaltısını yapmak üzere mutfağa giren Berfin, çocukların istismar mağduru olduğunu düşündü. Çocuğun gelişimini engelleyecek denli ağır baskı yapmak, bedenlerine ve ruh sağlıklarına zarar verecek işkencelere maruz bırakmak da istismarın ta kendisiydi. Bu evdeki ana amacı bunları belgeledikten sonra kadını polise şikâyet etmekti artık. Uğruna her şeyi kabul ettiği parayı da kendi ayaklarının üstünde durma zırvasını da gözü görmüyordu.
Mutfak sandalyesine oturmuş, bacaklarını kasmış ve bu yoğun düşüncelere dalmışken İklima’nın onu çağıran sesini duyunca irkildi. Bir anlığına tereddüt etse de içini çekip yerinden kalktı ve hanımın odasına gitti.
“Berfin sana söylemem gereken bir şey var ki… A-a! Hayrola, ruh gibisin.”
Bakıcı sahte bir şekilde gülümseyerek “Hayır, ne alaka?” dedi. “İyiyim ben.”
“Ne bileyim, yüzün bembeyaz, korku filmi izlemiş gibi. Bugün dışarı çıkacağım, çarşıda birkaç işim var. Çocuklarla baş başasın.”
Berfin neden sonra gülümsemesi gerektiğini akıl edebildi. “Hayırlı işler.” dedi. “Çocuklar bana emanet.”
“Hoşuma gidiyorsun, görevini önemsemeye başladığını görüyorum. Bu arada ev işlerini sakın kafana takma. Yemekler hazır olacak, ortalık toplanacak.”
“İklima Hanım,” dedi hizmetçi, çekingenlikle sesini kısarak. “Ben, evde kendimden başka çalışan birini göremedim. Nasıl olacak?”
“Kafana takma dedim ya. Çalışanlarımızın eli hızlıdır pek göremezsin, sen başka bir odadayken bir bakmışsın halletmişler.”
“Ona ne şüphe.” dedi genç bakıcı.
“Ben evde yokken yemeğini mutfakta değil çocuklarla birlikte büyük masada yiyebilirsin.”
Bugünün programında, çocukların kahvaltıdan sonra resim yapması gerektiği yazıyordu. Öğle yemeği vakti geldiğinde Berfin, çalışma odasının kapısını açtı. Uzun masada yan yana oturup resim defterlerini açmış ve yüzlerinde hiçbir heyecan ya da mutluluk ifadesi olmayan, tıpkı bir robot gibi resim yapan kardeşlere yemek vaktinin geldiğini haber verdi.
Kaya, Toprak ve Volkan aynı anda defterlerini kapatıp ayağa kalktı ve asker gibi tek sıra halinde içeriye doğru yürüdü.
Oda boşaldığında Berfin kaçamak gözlerle etrafı süzdü. Masaya yaklaştı ve defterlerden birinin kapağını hafifçe kaldırdı. Kalbinde bir teklemeyle geri kapattı. Tam olarak ne olduğunu görememişti ama sadece siyah ve kırmızı renklerden oluşan figürler, dengesini sarsmıştı.
Ne düşünmeliydi Berfin? Kimdi mağdur? İlkin çocuklara acımıştı, fakat artık onlardan da çekiniyordu. Bir an için kendisini çocukların başrol olduğu bir korku filminin içinde hissetti, sonra elini bağrına koyup derin nefesler alarak kendisini sakinleştirdi.
Yemek odasına gittiğinde çorbanın, pilavın ve bir sebze yemeğinin hazır olduğunu gördü. Çocuklar yemeye başlamıştı bile. Kendisininkiler ise dokunulmamış bir halde, önünde duruyordu. Berfin karnında bir gurultu duydu. Yemekler oldukça lezzetliydi.
Yemeği bitirince bulaşıklara dokunmadan dışarı çıktı. Bir süre sonra geri döndüğünde boş tabakların ortada olmadığını gördü. Mutfaktaydı temizlenmiş bulaşıklar, metal bulaşıklıkta nizami bir şekilde dizilmişti.
Öğleden sonra Toprak’ın hafifçe kıvrandığını fark etti Berfin ve sebebini sordu.
“Çişim geldi,” dedi çocuk.
“Gel, tuvalete gidelim.”
“Ama cezalıyız.”
“Hayır,” dedi Berfin, hafifçe eğilerek. “Tuvalete gitmemek gibi bir ceza olamaz. Siz çocuksunuz, gece yatağınızı ıslatabilirsiniz. Bu bir suç değil. Çişini tutman sağlığın için çok zararlı. Hadi gel, tuvalete gidelim.”
Çocuğu zorlukla ikna edip tuvalete götürdü. İstismarı biraz olsun kırabildiği için teselli bulmuştu.
Akşam, İklima, Berfin’i bir kez daha odasına çağırdı. Gündüz vaktindeki sakinliğinden eser yoktu. Yüzü de gözlerinin akı gibi kızarmıştı. Kaşları çatık, “Kim oluyorsun da benim terbiye stilime karışıyorsun?” dedi. “Volkan’ın gece altını ıslattığını gizledin. Üstelik aynı gün Toprak’ın tuvalete gitmesine izin verdin. Bir kardeş bir hata yaparsa, cezayı hepsi çeker. Gün boyunca idrarlarını tutmaları gerekiyordu. Bu çocukları medeniyet için başka nasıl eğiteceğim?”
“Bu bir istismar,” dedi Berfin. Dudaklarını aralayabildiğine, hele de ev sahibinin gözlerinin içine bakabildiğine şaşırıyordu. Ancak çocuklara yapılan eziyete karşı çıkmak, insanlık göreviydi.
Gözleri ateş saçan İklima dudağının ucuyla güldü. “Benim çocuklarım, sizinkiler gibi değiller,” dedi. “Onları nasıl eğiteceğimi ben bilirim. Sen sadece emirlere uy.”
Sesi melodikleşmiş ve yumuşamıştı. “İyiliğin için, bu evde yaşamını sürdürebilmen için diyorum tatlım.”
Bakıcının korkusu giderek dağılıyordu. “Ya bu deveyi güderim ya bu diyardan giderim, öyle mi?” dedi öne doğru bir adım atarak. “Ya polisi çağırırsam? Bu çocukları sizin elinizden kurtaracağım.”
Ev sahibinin ikinci gülüşü bir kahkaha oldu; dudağının ucuyla değil, ciğerlerinin tamamıyla attığı bir kahkaha. “Polisin burayı bulabileceğini mi sanıyorsun?” dedi kahkahası biterken. “Bu deveyi gütmeyi öğreneceksin. Bu diyardan gitmek diye bir seçenek yok.”
“Yok” sözcüğünün üzerine basmıştı.
“Nasıl ya?” dedi Berfin.
“Yeterince açık olduğumu sanıyorum,” dedi İklima. Bakışlarını, kızın gözbebeklerinden ayırmıyordu. “İşi bırakamazsın. Bu evden başka bir yere gidemezsin. Denemek serbest. Kapıdan çıkıp git, bakalım ormandan çıkabilecek misin? Telefonun yerini biliyorsun. Girişte, dresuarın üzerinde. Tanıdığın herkesi ara. Polisi ara, hatta cumhurbaşkanını ara.”
Baskı, zihninde gücünü artırıyordu, Berfin ile varlığından bile haberdar olmadığı bir dilde konuşuyordu. Genç kız bir saniyeliğine bomboş bir ifadeyle ev sahibinin yüzüne baktı. Kalbi gümbürdüyordu, midesinde adeta bir boşluk vardı. Ardından koşarak merdivenleri indi ve dış kapıyı açıp evden çıktı.
Artık ormanın kalbindeydi. Güneş çoktan batmış ve ormanı geceye teslim etmişti. Ağaçların göğü saran dalları karanlığın acımasız askerleri haline gelmişti. Öylesine hızlı koşuyordu ki bacaklarını hissetmeyi bırakmıştı. Bir yandan da avazı çıktığınca “İmdat!” diye bağırıyor, boğazından brutal vokal yaparcasına tiz ve yırtık bir ses çıkarıyordu. İki zor eylemi aynı anda yaparken enerjisi hızla tükeniyordu.
Nihayet yavaşladı ve durdu. Geriye sadece kalbinin çılgınca atışı kalmıştı. Terleyen teninin rüzgârla birlikte soğuduğunu duyumsuyordu. Koluyla ağzını kapatıp öksürdü. Kalın gövdeli bir ağacın pütürlü kabuğuna elini dayayıp yavaşça diz çöktü. Gözlerinin kapanışına direnemiyordu. Bilincini bulutun ardına giren ay ışığı gibi yitirmeden evvel son kez “Buraya kadarmış,” diye içinden geçirdi.
Sabah alarmı ile uyandığında ormandaki kırmızı evdeki odasındaydı. Taze gün ışığı pencereden içeri giriyor ve odadaki eşyaları cömertçe parlatıyordu. Berfin’in zihni ise karmaşa dolu olmasına rağmen bedeni hiçbir şey olmamışçasına dinçti. Rüya görmediğini anlamak için parmağını ısırdı, her şey gerçekti. Ayağa fırlayıp kapıyı açtığında karşısında İklima Hanım’ı gördü.
“Ben bugün çarşıya ineceğim, çocuklarla sen ilgilenirsin,” dedi ev sahibi, sakince.
Genç kız öksürdü. “Siz benim aklımla alay mı ediyorsunuz?” dedi. “Nasıl getirdiniz beni ormandan?”
İklima, umursamazca “Aynı konuları tekrar konuşmayı hiç sevmem,” dedi. “İstersen bugün boş zamanlarında farklı denemeler de yaparsın. Ormandan gündüz geçersin ya da jandarmayı ararsın, her neyse. İşini aksatmadığın sürece istediğini yapabilirsin. Haydi, akşam görüşürüz.”
Orta yaşlı kadının sesinde bariz bir alay tonu vardı. Elini keyifle sallayıp koridordan geçti ve aşağı indi. Bir süre sonra dış kapının kapanma sesi duyuldu.
Berfin kafasında hesaplarla odasına döndü ve cep telefonunda harita uygulamasını açtı. Şehirden uzak olmalarına rağmen hat da internet de çekiyordu ve işte, iş ilanındaki konumun da gösterdiği gibi en yakın mahalleden yalnızca beş kilometre uzaktaydılar. Yol dolambaçlıydı.
Kafasını kaldırıp odanın köşelerine baktı. Evde belki gizli kamera sistemi vardı. Bu yüzden eliyle ekranı hafifçe kapatarak en yakın arkadaşına her şeyi anlattığı bir mesaj yazdı ve evin konumunu gönderdi. Elinde bir kanıt yokken polis gelir miydi, bilmiyordu. Fakat kendisi belirsiz bir durumun içinde olduğu gibi arkadaşını da tehlikeye atmak istemiyordu. Bu yüzden arkadaşının yanında babasını da getirmesini istedi.
O sırada odanın kapısı ardına dek açıldı. Toprak, pijamalarıyla bekliyordu, ayaklarını hafifçe açmış, minik ellerini yumruk yapmış, başını eğmiş ve bakışlarını kaldırmıştı. Bir çocuğa göre çok fazla öfke vardı o bakışlarda.
“Niye bizi kaldırmadın?” diye sordu kendi ince sesiyle. Bacaklarının arası sırılsıklamdı ve yere idrar damlıyordu. Berfin çığlık attı.
Öğlene kadar her şey bir nebze “normal”e dönmüş gibiydi. Gerçi bu ev, “normal”in de tanımını değiştiriyordu. Berfin yerleri temizlemiş, çocukların üstünü değiştirmiş, ne ara ve kim tarafından hazırlandığını anlayamadığı kahvaltıya oturtmuş ve bütün bunları yaparken göz ucuyla telefonunu kontrol etmişti. Güneş tepedeyken arkadaşından bir mesaj geldi: “Geliyoruz, çok yaklaştık. Yarım saate orada oluruz.”
Bugün çocukların sabah programında kitap okumak vardı. Henüz okula gitmeyen Toprak ve Volkan resimlerine bakacak, Kaya ise büyük puntolu bir kitabı okuyacaktı. Berfin dışı çiçekli böcekli kapak resimleriyle süslü fakat isim yazmayan kitaplarını çocuklara dağıtırken, birisinin içini merakına yenilip hafifçe araladı. Ceylanı yatırmış ve boğazına dişini geçirmiş bir kılıç dişli kaplanın resmiyle karşılaştı. Dişlerin açtığı yaralar ve akan kan, yüksek çözünürlüklü fotoğraf gerçekçiliğinde çizilmişti, öyle ki genç kız parmağını dokunsa sanki ıslatacaktı.
“Hadi!” dedi sabırsızlanan Volkan. “Kitabımı versene!” Küçük kollarını uzatıp kitabı çekip aldı ve yüzünde hiçbir dehşet ifadesi olmadan kaldığı sayfayı açtı.
Öğle yemeğinden hemen önce İklima geldi. Ceketini askıya asarken “Berfin,” dedi. Bakıcı, o sırada çocuklarla birlikte yemek odasına geçiyordu.
“Efendim.”
“Misafirlerin gelmiş bugün galiba.”
Berfin, evde gizli kamera olduğundan emin oldu. Fakat kameranın, telefonun ekranını nasıl bu kadar ayrıntılı görüntülediğini çözemedi. “Sürekli telefona baktığım için mi anladı?” diye içinden geçirdi. Bu sırada kızın yüzündeki ifadeyi gören İklima, “Niye ruh gibisin yahu?” dedi hafifçe gülerek. “Arkadaşın ve babası gelmiş, mutlu olmalısın.”
“Daha gelmediler,” dedi Berfin yutkundu. “Yoldalar.”
“Yoo… Geldiler. Hatta onlar yüzünden, belki de sayesinde demeliyim, erken geldim. Onlar da yemeğe katılacak. Gel.”
Yemek odasının kapısını açtı.
Çocuklar iştahla masaya otururken Berfin iki büyük tabağa gözlerinin ilişmesiyle donakaldı. Damarlarındaki kan sanki bir anda katılaşmış, buzdan saçaklara dönmüştü. Beyni, algıladığının gerçek olup olmadığını sorguluyordu.
“Bu… Bu bir şaka mı?” diye sordu boğulurcasına.
Büyük tabaklarda üstleri kırılarak açılmış insan kafatasları vardı. İçlerinde çiğ pembe beyin kan havuzunda yüzüyordu. Göz çukurları salatalıkla kapatılmış, dişleri arasına ise soyulmuş domates sıkıştırılmıştı.
“Selin ile Ekrem bugün soframızı şenlendirdi,” dedi İklima, saf bir neşeyle.
Berfin, bayılmadığına şaşırarak, arkasını dönüp merdivenlerden yukarı koştu ve kendisini odaya kilitledi. Polisi aradı. Gördüklerini anlatmaya çalıştı titreyen bir sesle. Ne yazık ki her zaman çeken hattın, şimdi kesileceği tutmuştu. İklima’nın sinyal kesici yerleştirdiğini düşündü genç kız. Evden hemen çıkmak yerine kendisini odaya kilitlediği için pişman oldu. Ev sahibi kapıyı tıklıyordu şimdi.
Sosyal medyayı açtı. “Akış yenilenemiyor,” uyarısıyla karşılaştı. “Hadi, hadi!” dedi parmaklarını ekrana sürterken. “Tabii ya…” diye geçiriyordu içinden. “Sinyal kesici.”
Yaklaşıp camı açtı ve yere baktı. Buradan atlarsa bacağını incitebilir, hatta kırabilirdi. Olası tüm zararları göze aldı. Bacak, canından daha mı değerliydi? Sürüne sürüne kaçabilirdi ama ya bu evde kalırsa… Kanlı kafataslarının görüntüsü beynine işliyor, fikrini durdurup korkuyu hâkim kılıyordu. Cama çıkıp dikkatlice aşağıya sarktı. Artık ağırlığını iki eliyle taşıyordu. İçinden üçe kadar saydı ve kendini bıraktı.
Toprak yerine bir insanın üzerine düştü.
İklima ve Berfin yerdeydi. Ev sahibi, genç kızın ağırlığıyla yere yığılmasına rağmen ahtapot gibi kollarıyla onu sarmıştı. “Sıra sende,” dedi tıslayarak. “Akşam yemeğimiz de sen olacaksın.”
Berfin, ev sahibinin yüzünü net bir şekilde görebiliyordu. Göz bebeklerinin ince şeklini ve köpek dişlerinin sıradan bir insana göre belirgin bir şekilde uzun olduğunu henüz fark etmişti.
“Tom ve Jerry izlemez çocuklarım,” dedi artık gerçek sesini maskeleme gereği duymayan anne. “Çünkü onlarda Jerry daima kurtulur. Yanlış… Yalan… Doğaya aykırı… Fareler bizden hiç kaçamadı.”
Bir manevrayla Berfin’i alaşağı etti İklima.
“Son duanı et. Tanrına yalvar. Belki seni kurtarır, tıpkı baban Habil’i babamızdan kurtardığı gibi ha…”
Kahkaha atarak genç kızın boğazına yapıştı. Sıradaki kurbanının yüzü morardıkça, iştahtan ağzı sulanıyordu.
“Dur,” dedi Berfin son gücüyle. Sesi çıkmıyordu. “Sana… Yardım edeceğim. Benim… Çok arkadaşım…”
İklima parmaklarını gevşetti. “Öyle mi?” dedi.
Genç kız öksürerek kendine gelmeye çalışıyordu. Yavaşça toparlandı, bacaklarını çekti, kadının fiziksel baskısından kurtuldu.
“Çok arkadaşım var,” dedi. “Her gün birini çağırırım. Sen de avlanmaktan kurtulursun. Ne dersin?”
İklima’nın çarşıya avlanmak için gittiğini anlamak için söze hacet yoktu. Bugün hazır gıda bulduğu için eve erken gelmişti.
“Anlaştık,” dedi ev sahibi. “Peki ya şüphelenirlerse? Ya gelmeyen olursa?”
“Ben elindeyim,” dedi Berfin, yutkunarak. Boynundaki gümüş kolyeyi yokladı.
İklima’nın yüzüne bir memnuniyet yayıldı. Bu sırada genç kız, kadının parmaklarındaki ince yanık izini fark etti.
“Artık, çocukların neden sert cezalar alması gerektiğini anladın,” dedi eve doğru bakarken. “İçgüdülerini dizginlemeleri çok zor. Önünü alamam. Saldırırlar Habiloğullarına. Oysaki varlığımızı sürdürmemiz için kendimize bir parça hâkim olma…”
Yaratığın gözleri yerinden fırlarcasına açıldı ve boğazından bir hırıltı çıktı.
Berfin, kolyesini çıkarmış ve İklima’nın boğazına dolamıştı. Gümüş, tıpkı efsanede söylendiği gibi tenlerini yakıyordu. Ev sahibinin kesilen şah damarından katran gibi simsiyah ve yoğun bir sıvı çıktı. Pis bir yanık kokusu ortalığı kaplamıştı. İklima’nın gözleri giderek solarken Berfin üzerine düşen gölgeyle başını kaldırdı ve çocukların yan yana durup ifadesiz bir şekilde onu izlediğini gördü.
Kaçmak için geriye doğru çekildi. Bu üç çocukla… Daha doğrusu çocuk görünümlü ama gücünü bilemediği üç yaratıkla savaşamazdı.
İklima yerde üstü başı dağılmış, uzuvları anatomiye aykırı bir şekilde çarpılmış halde, hareketsiz yatıyordu. Üç çocuk ansızın öne doğru atıldı. Berfin bir adım geriye sıçradı ama çocuklar yerdeki bedenin üstüne yumulup vahşi hayvanlar gibi etinden parçalar koparıp yemeye başladı.
Berfin’in başı dönüyordu. Tıpkı yabancı sinyallerin radyo yayınlarını bozması gibi eski görüntüler karışıyordu zihnine. Bir adam görüyordu elini tutan, birlikte bayır aşağı koştukları. Kan kokusu duyuyordu damağında. Yüzünde pişmanlık, suçluluk ve kötülük birbirine karışıyordu. Tanrı’nın laneti yakalıyordu onları. Kabil’in, Habil’in canına kıyarken yüklendiği eza, dünyanın üzerinde canlıydı ve kendi bağrında somutlaşıyordu.
Derken bütün vizyonlar kayboldu. Berfin kendisini biraz önce olduğu yerde öylece dikilirken buldu. Ardında orman, önünde ise kırmızı ev vardı. Çocuklar, yerdeki cesedi bir paçavraya çevirdikten sonra onun yanına gelip bacaklarına sarılmıştı. “Anne,” diyorlardı düellonun kazananına. “Anne.”
Artık ne adı Berfin’di ne benliği insan. Kabil’in ikiz kız kardeşi ve karısı olan İklima’ydı o. Yasak bir ilişkinin parçası, kan içenlerin annesiydi. Lanetli bir zincirin parçasıydı. Soyu bir ağaç gibi köklenip dalları göğe yükselmeyecek, durağan bir zamansal boyutta dönenip duracaktı. Asla büyümeyecek çocuklarının içsel vahşetini medeni bir görünüm altında zapt edebilmek için sıkı disiplin kuralları koyacak ve avlanmaya çıktığında çocukların başında durması için bakıcılar tutacaktı. Gelen kızların neredeyse hepsi evin kan rezervi olurken, birisi çıkıp bu habis düzeni sorgulayacak, onunla savaşacak, yenerse onun yerine geçecek yani İklima’ya dönüşecekti. Aynı döngü kıyamete dek sürüp gidecekti.
Bu öyküyü dinleyebilirsiniz:

