Bu öykü, Öykümen Edebiyat dergisinin 17-20. sayıları arasında tefrika olarak yayımlanmıştır.
Sabahın dördünde boşluğa bakarak balkonda oturmak, bir derdin varlığına delalet ederdi, hele oturan kişi geceden bir damla uyku nasiplenmemişse ve yanındaki kül tablası izmaritlerle doluysa, söz konusu dert, kalbi taş gibi karartıp ağırlaştıracak kadar büyük demekti. Derdin küçüğü uyuyup uyanmayla geçerdi, bundan dolayı bir atasözü “Gün doğmadan neler doğar” derdi.
Dert algılara çarpa çarpa büyürdü. Geçmişe yönelik pişmanlıklar ve geleceğe yönelik belirsizlikler, kaygı mekanizmasını harekete geçirerek stres düzeyini tedavisi olmayan bir hastalık gibi yükseltirdi çünkü sadece yaşanılan anı ilgilendiren sorunlar çözüme açıktı. Kaygıları tetiklenmiş insan bir yerden sonra aklıselimini kaybeder ve yalnızca kendisinin duyabildiği acil durum sirenleri çalıyormuşçasına bir çıkış arardı, o çıkışın kapısı nereye açılırsa açılsın.
Sakallarını tıraş etmek için hiçbir motivasyonu olmayan otuzlu yaşlardaki adam, saat beşe doğru iç çekerek balkondan kalktı. Oturma odasına geçip bilgisayarın başına oturup iş ilanlarına bakmaya başladı. Yan sekmede ise bir haber sitesi ve her yerinden fırlayan reklamlar vardı. Arama motorunda ilk sıralarda çıkması için anlamsız ve tekrarlanmış cümlelerle uzatılmış haberden hiçbir şey anlamayan adamın dikkatini bu reklamlardan birisi ilk kez çekmeyi başardı.
Sıradışı bir reklamdı. Siyah zemin üzerine büyük beyaz harflerle yazılmış bir yazıdan ibaretti: “GERİCİLERİN MANİFESTOSUNU OKUYUN.”
Kayıtsız bir şekilde reklama tıkladı. Ülkedeki sonuçsuz siyasi çekişmelerin bir parçası… Bir siyasi parti, diğerini gericilikle suçlamış olmalıydı muhakkak. Fakat karşısına çıkan internet sitesinde gözüne çarpan başlık, şöyle bir irkilmesine neden oldu.
“Biz gericileriz.”
Otuz küsur yıllık ömründe kimsenin kendisine “gerici” sıfatını yakıştırdığını duymamıştı. Uyanan ilgisiyle yazıyı okumaya devam etti.
“Evet, biz gericileriz. İnsanın en gerideki, en saf haline dönmesini savunuyoruz.
Gerçi sizler kökeniniz konusunda bile fikir birliğine varabilmiş değilsiniz. Evrimciler ve yaratılışçılar yıllar yılı kavga edegelmiştir. Kimisi primat der, kimisi Âdem… Fakat istisnasız bir şekilde her iki taraf da asırlar boyu elde ettiği sözde ilerlemeden gurur duyar. Hani, bu sizin ilerlemiş haliniz mi?”
Kaşlarını çatıp yüzünü kaşıdı. Yazı boyutu bir kelimeliğine büyümüştü. “Düşünmeyin.”
“Yazdıklarımız üzerine düşünmeyin. Düşünmek sizi bugüne kadar bir yere getirmedi. Düşünmek, gerçeği bulmanızı sağlayamadı. Kökeninizi bile bilmiyorsanız, bu, düşünmenin manasız ve hastalıklı bir yol olması yüzündendir. Düşünmeyin, sadece hissedin ve olun.”
Yazı düşünmemeyi öğütledikçe, okuyucu, istemsizce sanki inadına daha da derin düşünüyordu. Düşünmemek ne demekti? Bu soru üzerinde düşünerek bir oksimorona kapılıyordu. Bu sırada yazı savlarını sunmaya devam ediyordu.
“Yapamadınız. Düşünmemeyi bilmiyorsunuz. Bu yüzden biz de mecburen düşüncelerinize sesleniyoruz. Şizofren hastasının sanrılarını kabul etmiş gibi yaparak onu iyileştirmeye çalışan bir doktor gibi… Halbuki bilmiyor ki o doktor tedavi ettiği kişiden daha beter hastadır.
Bilinç bir hastalıktır. Toplum bu hastalığın sonucudur. Soyutluk ve ideal yanılsamadır. Somutluk ve madde gerçektir. Akıl, yolun sonuna geldiğinde kendini fesheden, çıkmaz bir yoldur. Dürtü insanın gerçeği hissedip buna göre tavır alma yetisidir. İnsan doğanın parçasıdır ama kendisini doğadan koparmıştır.”
Ara sıra gözlerini kapatıp zihnini boşaltmaya, “düşünmemeye” çalışıyordu fakat zihni çılgın gibi çalışmaya devam ediyordu.
“Tekrar doğaya dönüş mümkündür. Bu da bilincimizi terk ederek bedenimizin, içgüdülerimizin sesini dinleyerek olur.”
Bu paragraftan sonra stresin zararlarına dair araştırmalardan alıntılar yapılmıştı. Araştırmalar genelde çalışanlar üzerinde yapılmıştı. Daha sonra manifestonun yazarı, bu insanların karınlarını rahatça doyurduğundan, suya erişimlerinden ve vahşi hayvanlar tarafından yenme tehlikesinden uzak oluşlarından bahsediyor ve ekliyordu:
“Doğada karnı tok, suya kanmış ve düşmanlarından uzak bir hayvanın strese girdiğini göremezsiniz. Stresi yaratan bilinç ve düşüncedir.”
Uykusuzluktan göz altları morarmış halde, yadırgayarak başladığı yazıya hak verirken buldu kendini. Sayfadaki irtibat numarasını güneş doğduktan sonra aramak üzere not alıp odasına geçti ve yatağa yığıldı.
Öğlene doğru hâlâ yataktaydı. Yedi saatlik kendinden geçişin ardından uykusunu alamadığı gibi bir de baş ağrısı çekiyordu. Kolunu gererek komodindeki telefona uzattı.
“İyi günler,” dedi kalın ve çatallı bir sesle. “Adım Zafer. Gericilerle görüşüyorum, değil mi? Manifestonuz için aramıştım.”
Hattın diğer ucundaki adam gülerek, “Evet, doğru numara,” dedi. Diksiyonu oldukça düzgündü.
Boştaki eliyle kafasına vurup “Ben şu kafadan kurtulmak istiyorum,” dedi. “Bilincimden kurtulmak istiyorum. Doğaya dönmek istiyorum. Nasıl yapacağız?”
“Gelin görüşelim. Bu arada ben de Deniz, tanıştığıma memnun oldum. Gericiler Derneği’nin kurucusu ve manifestoyu yazan kişiyim. Gerçi iyileştikten sonra iletişim kurmak için isimlere gerek duymayacağız. Ne var ki geçiş dönemindeyiz.”
“Siz bir tarikat mısınız?” diye soruverdi Zafer.
“Hayır,” dedi Deniz. “Bakın, bizim kullandığımız ‘gerici’ sözcüğünün dinle, teokrasiyle hiçbir ilgisi yok. Aksine biz dine karşıyız.”
Dizlerini çekip sırtını dikleştirdi. Artık oturuyordu. “Neden?”
“Çünkü din, doğadan korkan insan bilincinin bir savunma mekanizmasıdır.”
“O halde doğu felsefeleriyle mi ilgileniyorsunuz?” Zafer yüzüne soğuk su çarpmış gibi ayıldığını hissediyordu. “Düşünceyi durdurma, meditasyon, yoga falan…”
“Anlamıyorsunuz,” dedi iç çeken Deniz. “Doğu felsefesine de batı felsefesine de karşıyız. Binaenaleyh, felsefeye karşıyız. Düşünmeye dayalı ve soyut olan her şeyi reddediyoruz. Telefonda anlatarak olmaz. Gelip görmeniz gerekiyor.”
Yataktaki adam ofise gittiğinde bayıltılıp böbreklerinin çalınmasından korktu bir an.
“Geleceğim ama önerdiğiniz çözüm yöntemine dair bir fikir sahibi olmam gerekiyor.”
“Ormanlık alanda ilkel yaşam şartlarını deneyimliyorsunuz. Biz de sizi bu süreçte dış tehlikelerden koruyoruz. Kamp yapmak gibi… Tabii ki çadır yok. Medeniyete dair hiçbir şey yok. Bu süreçte aslında doğayla ne kadar uyumlu olduğumuzu, medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavarın bizi kafamızın içindeki cehenneme atan bir bariyerden ibaret olduğunu fark ediyorsunuz. Huzur dolu bir tatil…”
“Ne kadar sürüyor?”
“Ne kadar isterseniz,” dedi Deniz. “Çoğu üyemiz hafta sonları gidip geliyor. Elbette ki bizim amacımız daha fazla insanın daha uzun süre doğal yaşamı tercih etmesi.”
“Ücretli mi?” diye sordu Zafer.
“Kaç gün kalacağınıza göre değişir.”
“Günlüğü kaç lira?”
“10 bin lira bölü kalacağınız gece sayısı,” dedi Deniz.
“Nasıl yani?”
“Bir gece kalacaksanız, 10 bin lira,” dedi Deniz. “Cuma gecesi başlayıp pazartesi sabahı biten hafta sonu paketimiz var, 3333 lira 33 kuruş. Eğer bir hafta boyunca kalmak isterseniz 1250 lira.”
“1428 lira 57 kuruş olması gerekmiyor mu?”
“Yedi gün sekiz gece olarak hesapladım. Yedi gece kalmak isterseniz, 1428 lira olur tabii…”
“Bir saniye,” dedi Zafer, hafifçe eğilerek. “Daha uzun süre ormanda kalırsak daha az ödüyoruz. Öyle mi?”
“Evet,” dedi yetkili. “Dediğim gibi uzun süreleri teşvik ediyoruz.”
“Yiyeceği nasıl temin ediyoruz? Avlanarak mı?”
“Modern hayat, yeteneklerimizden birçoğunu kaybettirdi,” dedi Deniz. “Üyelerimizin avlanamadığını biliyoruz. Bu yüzden yiyecekleri hazır olarak biz veriyoruz. Elbette ki bunlar işlenmemiş yiyecekler.”
“Çiğ et gibi mi?”
“Et yemek isterseniz, evet, çiğ olur. Fakat…”
“Ah,” diye sözünü kesti. “Ateşi biz yakıyoruz.”
“Ateş yakmak yasak.” Yetkili güldü. “Ateş, medeniyetin, yani bizim yok etmek istediğimiz şeyin kaynağıdır. Varmak istediğimiz halin tam tersidir. Prometheus hikâyesi bu konuyla alakalı fakat anlatmayacağım, görüyorsunuz ya, benim zihnim bile soyutluktan kurtulmuş değil. Ancak merak etmeyin, üyelerimizden henüz çiğ et yemek isteyen çıkmadı, bu yüzden menümüz vegan: meyve ve kuruyemiş.”
“Bir saniye,” dedi Zafer. Komodinin ilk çekmecesinden bir hesap makinesi çıkarttı. “Tam bir yıl kalırsak,” derken yavaş konuşuyor hızlı hızlı tuşlara basıyordu. “27 lira ödeyip çıkacağız. Siz de tüm yıl meyvemizi, kuruyemişimizi sağlamış olacaksınız. Öyle mi?”
“Aynen öyle. Bu arada 100 liranın altındaki tutarlar sıfırlanır.”
“Yani,” diye hesaplamaya koyuldu Zafer fakat Deniz ondan hızlıydı. “100 gün ve daha fazla kalmak isterseniz hiçbir ödeme yapmayacaksınız.”
Konuşmaları aynı günün ikindi vakti, sade ve sıradan bir tasarıma sahip Gericiler Derneği ofisinde devam etmekteydi.
“Sizi şu konuda uyarmam gerekir,” dedi Deniz, sütlü kahve ikram ettiği misafirine. “Otuz dört yıl boyunca medeniyet içinde yaşadınız, medeniyetin kurallarına alıştınız. Doğal yaşama hemen uyum sağlayamayabilirsiniz. Önce birkaç günlüğüne deneyip belki…”
“Yahu,” dedi kahveyi sıçratacak kadar hızla masaya koyan Zafer. “Siz de para kopartma derdindesiniz. Param yok. Ben buraya niye geldim? Medeniyetle ne zorum da vardı geldim? Kaç kere anlattım. İşten kovuldum. Borçlarımı zar zor kapattım. Şu an sıfırım. Ekside değilim ama sıfırım. Evim kira olduğu için yeni ay gelmeden evimi kapatıp ormana yerleşmek istiyorum. Yüz gün değil, ömrümün sonuna kadar kalmak istiyorum.”
“Anlıyorum,” dedi yetkili. “Zafer Bey, açık konuşacağım. Yasakları ihlal eden üyeleri ormandan çıkarıyoruz. O zamana kadar kaç gece kalmışlarsa, ona göre ödeme yapmaları gerekiyor. İlk kez ormanda kalanlar mutlaka bir yasağı ihlal ediyorlar. Alışkanlık bu, bünyeden kolay kolay sökülmez. On bin lira size ağır bir yük olur.”
“Evet ama aptal değilim,” dedi diğeri, çaresizce. “İlk gün kendimi kovdurmam.”
“Büyük konuşmayın. Sizi mağdur etmek istemiyorum. İlk gün ormandan çıkarılabilir ve on bin lira ödemek zorunda kalabilirsiniz. Bu riski almanız lazım.”
“Alıyorum,” dedi Zafer derin bir nefesle, hiç duraksamadan.
“Emin misiniz?”
“Eminim.”
“Sormak istediğiniz bir şey var mı?”
Üye adayı, bir süre düşünerek “Hastalık ve kaza halinde ne yapıyorsunuz?” dedi.
“Üyelerimiz bu tarz durumlar için sigortalıdır. Ormandan derhal çıkarıp hastaneye sevk ediyoruz. Kendi kendine zarar verme hali sigorta kapsamı dışındadır.”
Bir kâğıt tomarı çıkarıp masaya koydu. “Sözleşmeniz. İyice okumadan imzalamayın.”
Zafer, kâğıtları kucağına aldı ve yasaklar listesinin ilk sırasında “konuşmak” olduğunu gördü.
“Konuşmak… O da mı yasak?”
“Medeniyetin bir parçası olduğuna göre elbette.”
“Acil bir durumda nasıl yardım isteyeceğiz?”
“Kameralar ve mikrofonlarla alanı dikkatle takip ediyor olacağız. Aynı zamanda çığlık atarak sesinizi duyurabilirsiniz. Doğadaki hayvanlar tehlike anında rahatsız edici yüksek sesler çıkarırlar. Zaten ses bunun içindir. İnler, horlar, homurdanır, mırıldanır, çığlık atar; dil kemendiyle bağlanmadan, çıplak bir şekilde hisleri ifade eder.”
Ormandaki yaşam ayrıntılarıyla belirlenmişti. Örneğin “Konuşmak yasaktır,” denip geçilmemiş; kendi kendine ya da başkasıyla sesli bir şekilde konuşmak, yazışmak, işaret dili ya da mors alfabesiyle anlaşmak; kısacası dile dayalı her türlü iletişim menedilmişti. Kendi kendine fısıldamak ya da mırıldanmak, her ne kadar gericiliğe uymasa da vazgeçilmesi zor bir alışkanlık olduğu için hoş görülüyordu ancak başkasıyla fısıldayarak da olsa haberleşmek yoktu.
Bilince delalet eden hiçbir şey burada kabul edilmiyordu. Resim çizmek, yazı yazmak, dans etmek, ormanın dışında bırakılacaktı. İçgüdüsel olarak görülen basit oyunları oynamak serbestti. Burada kalacak insanın her manada ilkel bir yaşam sürmesi bekleniyordu. Kişisel bakım dahi uzayan tırnakları pürüzlü taşlara sürmek ve vücut artıklarını toprağa gömmekten ibaretti. Bunun dışında sınırsızca uyumak, yemek, yürümek ya da koşmak, ormandaki kaplıcada yıkanmak, hareket etmek, yeri kazmak ya da her şeyi koklayıp tatmak serbestti.
“İki önemli meseleyi sona bıraktım,” dedi Deniz. “Şiddet ve cinsellik doğada yer alan unsurlardır. Biz, normal şartlarda bunların da serbest bırakılmasından yanayız ancak şu an tamamen doğal yaşam içerisinde değiliz. Geçiş dönemindeyiz. Yasalara tabiyiz. Bu yüzden kimseyi yaralayacak şekilde şiddet uygulamayın. Cinsellik için de karşı tarafın rızası olduğundan emin olun. Sizi yasalardan korumadığımızı unutmayın. Birisi sizi darp ederse sigorta kapsamında ormandan çıkma ve karşı tarafa dava açma hakkınız var. Danışıklı dövüş sigorta kapsamı dışındadır.”
Zafer gülerek “Ormandan bedavaya çıkmak için kendimi dövdürtmem,” dedi.
“Bilemem, ben her olasılığı söyleyeyim de…” dedi iç çeken dernek kurucusu. “Son kararınız nedir?”
“Ormana girmek tabii ki…”
“Ne zaman başlamak istiyorsunuz?”
“Bu gece mümkün mü?”
“Mümkün ama tavsiye etmiyorum,” dedi yetkili. “Kendinizi hazırlamanız gerekiyor. Mesela aile ve arkadaşlarınızla görüşün, kuralları şöyle bir tekrar okuyun.”
“Eh, valide rahmetli oldu, pederle de yılda iki kez bayramda görüşüyoruz,” diye araya girmişti Zafer.
“Bundan sonra en azından yüz gün boyunca hiçbir tanıdığınızla görüşmeyeceğinizi, bir şey okuyamayacağınızı düşünün. Kısa süre kalacak olsaydınız böyle bir şey demezdim fakat siz hayatınızı tamamen değiştirmek istiyorsunuz. Doğal yaşama alıştığınızda huzurlu olacaksınız ama başta zorlayıcı olabilir.”
Zafer ofisten ayrılmadan önce “Umarım başarırsınız,” dedi Deniz. “Bu bizim için de bir ilk olacak. En uzun kalan üyemiz bir hafta kalmıştı. Biz başından beri doğayla bağını kalıcı bir şekilde güçlendirmeye cesaret eden bir üye gelmesini umuyorduk.”
Ceketini askıdan indiren aday “Siz kendiniz ormanda kalıyor musunuz?” dedi.
“Dernek çalışanları mı? Evet, onlar da kalıyor.” Deniz’in alnı kırışmıştı. “İşlerin yoğunluğundan dolayı ayda üç geceyle sınırlı tutmak zorunda kaldım. Ben kurucu olduğum için daha yoğunum. Ne ironi, değil mi? Bilinci yok etme yolunda kendimi bilinçten kurtaramıyorum.”
Üç gün sonra Zafer hazır olduğunu söyleyerek geri geldi. Saçlarını ve sakallarını tıraş etmiş, yanına da mayo şort almıştı.
Deniz var olup olmadığı belirsiz bir gülümsemeyle “Buna ihtiyacınız olmayacak,” dedi.
Diğer adam şaşırdı. “Kural listesinde ‘Kıyafet yok’ yazıyordu ama…”
“Tamam işte. Şort da bir kıyafet değil mi?”
Zafer gözlerini kaçırdı, sanki Deniz onun kafasında uçuşan soruları gözlerinden okuyacaktı.
“Nüdizm, doğaya dönüşün başlangıç noktasıdır,” dedi derneğin kurucusu. “Nüdistler kıyafetlerden tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi kurtularak özlerine döndüklerini iddia ederler fakat o bebeğin konuşamadığını, düşünemediğini, yalnızca doğanın kulağına fısıldadığı sese kulak vererek meme arayıp ağladığını göz ardı ederler. Biz onların başladığı noktadan yola çıkıp bir adım ileri gidiyoruz.”
Gericilerin yaşadığı orman ofise arabayla yirmi dakikalık uzaklıktaydı. Arabayı Deniz sürüyordu, saçları gidince yüzü büyümüş gibi duran Zafer de merak ve endişeyle camdan bakıyordu. Şehirden çıkıp ormanın girişinde durdular.
“İşte burası. Üstünü içeride çıkarabilirsin.”
Deniz arabadan indi. Zafer iç çamaşırına kadar soyunduktan sonra arabanın kapısını açtı. Biraz üşüdü fakat bir süre sonra alıştı.
“Utanç eşiğini aşman gerek,” diye seslendi ona Deniz, uzaktan. “Hayvanların boşaltım sistemi organlarından utandığını gördün mü?”
Zafer aslında hayvanların da utandığını görmüştü. Örneğin kediler uluorta işemek istemez, kıyıya köşeye geçerlerdi. Hayvanların teni tüylerle gizlenirdi fakat insan giysi giymezse çırılçıplak ortada oluyor ve hayvandan da pespaye bir hale düşüyordu. Yine de gözlerini sıkıca yumdu, kurucunun sözünü dinledi ve önünü kapatarak aşağı indi.
Deniz ayaktaydı, arkası dönüktü, kollarını da arkada birleştirmişti. “Şu an ellerin bacak aranı örterken iki büklüm durduğunu tahmin edebiliyorum,” dedi. “Kendini rahat bırak. Yoksa ormanda da rahat edemezsin. Arkamı dönüyorum.”
Diğer adam soğuk havayı ciğerlerine derince çekerek gevşemeye çalıştı. Ellerini yavaşça bıraktı ve gözlerini açtı. Kendisini banyodaymış gibi hayal etmeye çalıştı, böylece içindeki insaniyet Deniz’in karşısında onu utandırmazdı. “Ben bir hayvanım,” diye telkin etti kendine, “Bilinç diye bir hastalıkla malul… Derim benim asıl giysim. Yanlış bir şey yapmıyorum.”
Çırılçıplak bir şekilde ayakta durmak hâlâ onu rahatsız ediyordu. Bel ağrısının, insanın evrimi sürecinde dört ayak kullanmaktan iki ayak kullanmaya geçerken omurganın uyum sağlayamamasından kaynaklandığını anlatan bir dergi yazısını anımsayınca çözümü buldu. Dizlerini ve ellerini yere koyup dört azası üzerinde durdu.
Önce Deniz’in yüzüne, ardından ormana baktı ve emekleyerek birkaç adım attı. Küçük taşlar ve dökülmüş çam yaprakları dizlerini acıtınca ayağa kalkıp koşmaya başladı.
Doğal hayat başlamıştı. Ayağı bir ağacın toprakta yumru yapan kök damarına vurduğunda acıyla bağırdı. Birkaç kez sekip ağaca tutunarak durdu ve dört yanına dikkatli bir şekilde baktı. Ağaçların heybetiyle çelişen sükuneti onu karşıladı. Burada insana ve yapaylığa dair hiçbir şey yoktu. Doğal insan artık utanç içinde değil, hür ve huzurluydu. Hep böyle olması gerekiyormuş gibiydi.
Böylece daha yavaş yürümeye başladı Zafer. Çevresine baka baka ilerledi. İç kısımlar daha temizdi. Ayağına batacak taş, cam kırığı, plastik parçası yoktu. Yine de dikenlere dikkat etmesi gerekirdi. Ağaçların arasında bir süre yürüdükten sonra kumluk, düz bir sahaya ulaştı.
Diğer insanları gördüğünde şaşırdı. Gözleriyle şöyle bir saydı. Yaklaşık elli kişi vardı. Bazıları ağaç gölgesinde uzanmıştı, birkaçı da uykuya dalmıştı. Bir elin parmakları kadarı çember kurmuş, bir kozalakla top gibi oynuyordu. Birisi alanın diğer ucunda göğe bakarak bağırıyordu. Birisi ağacın dibine işiyordu. Tüysüz dev şempanzelerin habitatı gibi görünen bu meydanda herkes 20-30 yaş aralığındaydı ve bir kişi hariç hepsi erkekti.
Durduğu yerin sağ tarafında, ulu çam ağacının dibinde, dizlerini çekmiş bir halde oturan ve boşluğa bakan tek kadını görünce Zafer’in ilk düşündüğü şey “Ne cesaret!” oldu. Bunca erkeğin içinde… Çırılçıplak… Hani, oldukça da güzel bir kadındı. Açık kahverengi saçları toprağa değecek kadar uzundu. Kaşları ince ve şekilliydi. Bakışında derin bir hüzün vardı. Hayvaniyeti ortaya çıkarmak için tasarlanmış bu yerdeki tek insani şey onun yüzüydü.
Ortamdaki hiç kimse kadınla ilgilenmiyordu. Her köşenin kamerayla izlendiğini göz önüne aldığında, “Belki de…” diye düşündü ormanın yeni sakini, “Onun için en güvenli yer burasıdır.” Sonuçta istemediği bir şey yapmaya kalkışan olursa dernek yetkilileri derhal müdahale eder ve saldırganı dışarı çıkarırdı.
Kadınla tanışmayı deli gibi istedi fakat ilk gününde kovulmamak için kendini tutmak zorundaydı.
Kimse, onun kadınla ilgilendiğini anlamasın diye etrafa sahte bakışlar atarak yürüdü ve bodur bir çam ağacının dibine oturdu. Ağacın gövdesine yaslanarak gözlerini yarı yarıya kapattı ve kozalak oynayanları izlemeye başladı. Uzaktan çılgın kahkahalar, böğürmeler, haykırışlar geliyordu. Zafer hiçbirini ne görüyor ne duyuyordu, devre dışı bırakmaya çalıştığı zihni birkaç saniyeliğine gördüğü o tek kadınla doluydu. Onu zarif, beyaz, ince, ayaklarına kadar uzanan askılı bir elbiseyle hayal ediyordu.
Ne garipti! Erkekler normalde hoşlandıkları kadınları çıplak hayal ederdi fakat burada işler tersine dönmüştü. “Burada mı rastlayacaktın hayatının aşkına? Hadi ama… Sıradan bir kadın. Dışarıda dikkatini bile çekmezdi. Bak, yine düşünüyorsun. Durdur şu düşünceyi.” Zafer’in iç sesi, daha doğrusu iç sesleri hiç olmadığı kadar yüksek çıkıyordu. Tartışıp duruyorlardı. Nihayet şöyle bir karar aldılar: Zafer o kadınla muhakkak tanışmalı, ismini öğrenmeliydi. Yoksa iç dünyasına sulh gelmeyecekti. Peki, ormanın kurallarını çiğnemeden bunu nasıl yapardı?
Yan bakışlarla kadını süzdü. Her beden devinim halinde olmasına rağmen o, gölgesinde oturduğu ağaç kadar sabitti. Ara sıra içini çekiyor, diğer insanları seyrediyor, sonra bakışları boşluğa geri dönüyordu. Bu bakışlarda kördüğümleşmiş bir hüzün vardı. Ara sıra, dilinden çıkmak üzere olan sözcükleri zaptediyormuşçasına dudaklarını ısırıyordu.
Zafer, içinde büyüyen hınçla ağaca yumruk attı. Modern hayatın içindeyken ağzını nicedir açmamıştı. Konuşmanın yasak olduğu tek yerde ise söyleyecek kelimeleri birikiyordu. Kadına yaklaşmak, ne derdi olduğunu sormak, omuzlarındaki görünmez yükü biraz olsun indirmek istiyordu. Fakat bunun imkânı yoktu. Öte yandan kadının buraya geliş amacının ne olduğunu merak ediyordu. Zihnini boşaltmak, bilinç denen hastalıktan kurtulmak değilse, neydi? Kadın fazlasıyla bilinçli, yani fevkalade hasta görünüyor ve hastalığını yeni gelen adama da kara veba gibi bulaştırıyordu.
Günün geri kalanında kadının yanından uzaklaştı, ormanda dolaştı fakat hüznün ebru gibi süslediği yüzünü bir türlü aklından atamadı.
Meydana geri döndüğünde bir kamyonetin yaklaştığını gördü. Arıcılar gibi baştan aşağı maskeli bir görevli, kamyonetin tepesindeki meyveleri ve kuruyemişleri meydanın ortasına boşaltıyordu. Gericiler sevinç homurtuları çıkararak yığına üşüşüyor, birbirlerini itip kakarak azami yiyeceği kapmaya çalışıyorlardı. Kadın ise hâlâ ulu ağacın yanındaydı fakat oturmuyordu, ayakta, çekingen gözlerle yığının başındaki mücadeleyi seyrediyordu.
Zafer önce kalabalığa, sonra da kadına baktı. Ardından yığının içine atıldı. Kaslı bacaklarıyla kolundan asılan iki kişiyi tekmeleyerek uzaklaştırdı. Kucağına sığdığı kadarıyla elma, muz, armut ve avokado doldurdu. Uzanan yabancı elleri omzuyla savuşturarak ağaca doğru koştu. Kadının gözlerinin büyüdüğünü, tüylerinin diken diken olduğunu, arkasını dönerek ceylan gibi koşmaya başladığını gördü.
Sesini hiçbir harfe büründürmeden bağırdı. Elmalardan birini kadına doğru fırlattı. Sırtına ya da bacaklarına gelmesini bekliyordu fakat elma, doğruca kadının kafasına isabet etmişti. Kadın tökezledi ve dizleri üzerine düştü. Kafasını tuttu, başını çevirdi ve Zafer’in gözlerine dehşetle baktı.
Yere düşen insanı daha fazla korkutmamak için kedilerin yaptığı gibi mırıltılı sesler çıkaran adam, yavaşça yaklaştı ve kucağındaki yiyecekleri eğimli toprağa bırakıp yuvarladı. Elmalar, armutlar, avokadolar kuşak gibi kadının çevresini sarmıştı. Hızını alamayarak öteye yuvarlanmaya devam eden bir meyveyi yakalayan kadın, gözlerini adamın gözlerinden hiç ayırmadan yemeye başladı. Zafer ise yavaşça geri çekildi ve tıpkı biraz önce kadının yaptığı gibi arkasını dönüp meydana doğru koştu.
Hava kararırken düşüncelerini kadından biraz olsun uzaklaştırabilmişti. Yorulana kadar kozalak atmaca oynamış, ardından yorgun bir şekilde bulduğu bir toprak tümseğinin yanına serilmiş ve kendisini sorgulamaya başlamıştı. Ne yapıyordu o? İnsani sıfatlardan soyutlanmış halde ormanda dolaşmak, oynamak, hareket etmek, yemek, içmek, uyumak… Konuşma yok. Sohbet yok. Medeniyet emaresi yok. Nereye kadar sürecekti? Yüz gün dayanabileceğini sanmıştı fakat şimdiden sıkılmaya başlamıştı. İki gece durup ayrılsa derneğe ödenmek üzere birisinden beş bin lira borç bulabilir miydi?
Zafer zihninden kaçmak için gelmişti fakat şimdi zihninin mahkemesine çıkıyordu.
“Aklımı seveyim. Hiç düşünmeden atladım. Ne yapacağım şimdi? Hem… Böyle… Anadan üryan, hayvanlar gibi. E amaç o zaten, oğlum! Hayvan olmak. Fakat ne yapayım, utanıyorum. Bari iç çamaşırı giymemize izin verselerdi ya da aramızda kadın olmasaydı. Burası Avrupa mı yahu? Öyle şeylere hazır değil toplumumuz. Sus! Tamam, yeter. Düşünme. İçgüdülerinle yaşa. Of, olmuyor. Düşünmemeye çalıştıkça daha derin düşünüyorum. Zihnimi susturamıyorum. Sahi, o kadının ne işi var burada? Hayatında kimse yok mu? Evli değildir, sanıyorum. Peki sevgilisi de mi yok? Böyle güzel bir kadın yalnız olacak değil ya! Muhakkak sevgilisi var. O zaman… Peh! Ne deyyuslar var be!”
Yattığı yerden bir hışımla kalkıp yokuş yukarıya koştu. Bir kayanın üstüne çıkıp avazı çıktığı kadar bağırdı.
Sabah, serin bir rüzgârla uyandı. Bir ağacın dibine kıvrılmış, uyurken farkında olmadan dizlerini bükmüştü. Cenin pozisyonundan normal oturuşa geçti. Kollarını açıp gerindi. Yaprakların arasından geçip bedenine vuran güneş ışığının eşliğinde kahvaltı için gelmiş meyve ve kuruyemiş yığınına doğru yürüdü.
Bu kez geç kalmıştı. Diğer gericiler getirilenlerin neredeyse hepsini silip süpürmüştü. Üç beş çürük muzla elma çöpleri kalmıştı, bir de çevreye saçılmış badem ve fındıklar.
Adamın hissettiği hayal kırıklığı kendi midesinden ziyade kadınla kurmaya çalıştığı iletişimin sekteye uğramasıyla ilgiliydi. Öylece dikilirken sırtında hissettiği dokunuşla tepeden tırnağa titredi. Başını çevirdi.
Kadın, hemen arkasındaydı. Gözlerinin içine bakıyordu. Bilinçsiz süsü verilen bilinçli hareketlerle arkasına baka baka ağaçların arasına yürümeye başladı. Zafer’in onu takip etmesi gerektiğini işaret etti.
Büyülenmiş gibiydi adam. Kadının peşine kuyruk oldu. Ne bir sorusu ne de şüphesi vardı. Ormanın olağan seslerinin arasından bir su sesi işitir gibi oldu. Derken etraf buğulandı, ağaçlar geride kaldı ve sesin kaynağı göründü. Taşların arasında bir kaplıca vardı.
Kadın suya indi. Buhar, bedenini saran latif bir elbise gibiydi. Adam da peşinden… Su bellerine kadar geliyordu. Birlikte kaplıcanın kaynadığı yere doğru yürüdüler. Kadın bir kayaya tutundu. Zafer’in kulağına eğilerek “Burada bizi duyamaz” diye fısıldayıverdi.
Suyun içinde bile Zafer’in tüylerini diken diken edebilecek tek şey, herhalde buydu. Bu sırada kadın yüzerek adamdan uzaklaşmıştı. Sürekli yan yana durmaları şüphe çekerdi. Bir tur atarak geri dönen kadının kulağına bu kez adam “Niye üzgündün?” diye fısıldadı. Kadın cevap vermedi. Karşıya kadar yüzdü, sudan çıktı ve sırılsıklam yürüyüp gitti.
Akşam yemek vaktine kadar iletişim kurmadılar. Zafer, ormandaki ilk gününü aylaklık yaparak geçirdi. Hayvanlığın tadını çıkardı. Meyveler geldiğinde tıpkı dünkü gibi yine kadın için toplayıp götürdü. Kadın iki armut aldı, birini ısırıp diğerini adama fırlattı.
Başta Zafer kadının yalnızca meyvesini paylaştığını düşündü fakat armudun üstünde tırnakla yapılmış bir ok gördü. Yere düşmüş meyvelerden arandı. Bir elma buldu, üstüne ok çizdi ve kadına uzattı.
Yıldızlar belirginleştiğinde kadın ağaç kabuklarının üzerinde yüzüstü yatarken buldu. İçinden yanına uzanıvermek gelse de çekindi ve iki adım ötesinde kaldı. Orada, toprağın üzerinde uyudu. Güneş yanaklarını ısıtmış ve bir sinek kulağının etrafında dolaşırken uyandı.
Yerden doğrulmaya çalışırken avucunun içinde bir ağaç kabuğu olduğunu fark etti. İç kısmına tırnakla bir yazı yazılmıştı: “Her şeyimi kaybettim.”
Nefesini tutup bıraktı. Ardından ayağa kalkıp kadını aramaya koyuldu.
Onu ilk kez gördüğü ağacın yakınında başka bir ağacın altında buldu. Kaçamak bakışlar attı, acaba burayı gören bir kamera var mıydı? Dudaklarını oynatarak “Ben de…” dese sorun olur muydu? Kadın onun bu niyetini sezmiş gibi kaşlarını çattı. Sanki “Sakın konuşma! İkimizi de ormandan mı attıracaksın?” diyordu.
Anlaşmak için konuşmalarına gerek yoktu. Aralarında adeta sözsüz bir anlaşma vardı. Gün içinde dikkat çekmemek için ayrı vakit geçiriyor, kaplıcaya yalnızca ara sıra birlikte gidiyorlardı.
Zafer keyif alıyordu aralarında oynadıkları oyundan. Kadınla kuralları çiğnemenin zevkini paylaştığını fark edip gülümsüyordu. Lisedeyken okuldan kaçarken hissettiği, yasakları çiğnemenin verdiği suçlu bir keyifti bu. Bir yandan da insan olmanın getirdiği aptallıklarına gülüyorlardı. Bu yükümlülüğü, bu yasakları kendileri seçmişti. Bir kuralın altına hiç girmemek varken onu kabul edip sonra etrafından dolaşmak için bin bir çaba göstermek, ne demekti? Halbuki dışarıdayken ve ceza çekme ihtimali yokken diğerleriyle iletişim kurmanın hiçbir zevki yoktu.
Bir keresinde kaplıcaya gittiklerinde “Kaç gündür buradasın?” diye sordu. Kadın hiçbir şey demeden yüzmeye başladı fakat bir tur atarak geri geldiğinde “On yedi,” dedi. Zafer’in ise beşinci günüydü. O gün ikisinin de cesareti üzerindeydi. Tanıştılar. Sohbet ettikleri anlaşılmasın diye uğraşıyorlardı. “Seda,” diye fısıldadı kadın, ismi sorulunca. Sevgilisinin elinden her şeyi alarak onu terk ettiğini anlattı. “Üzerime kredi çektirdi, beni kandırıp evimin tapusunu üstüne aldı. Her şeyimi kaybettim.”
“Peki neden buradasın?” diye sordu Zafer. Seda bu sorunun cevabını ertesi gün verdi.
“Her şeyden sıyrılmak istedim,” dedi. “İnsanlıktan, sevmekten, beni bir aptala çeviren aşktan.”
Burada ne kadar kalabilirse, o kadar kalacaktı.
“Ama kredilerin…” diye fısıldadı adam. “Hayır,” diye geçirdi içinden. “Burada yasalardan kaçamayız. Bankalar ona rahat vermez. Bir şeyler yapmalıyım ama ne?”
Düşünürken günler geçti.
Geceleri artık soğuktu. Ormandaki diğer misafirler toparlanıp gitmişti. Yalnızca Zafer ve Seda vardı. Kaldıkları geceleri sayan adam, borçlarının cüzi bir miktara indiğini anlayınca ormanı terk etmeye karar verdi.
Yüz geceyi doldurana kadar bekleyemeyecekti. Çünkü bu şekilde yaşamak bir işkence haline gelmişti. Zaman geçmiyordu. Zihni susmuyordu. Bomboş bir kutu gibi hissediyordu. Gerçi boş kutular birçok işe yarardı ya… Peki o ne işe yarıyordu? Amaçsız yaşamak bünyesini iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Karnı tok, sırtı pekti fakat iç sıkıntısından nefes alamıyordu. Bedensel ihtiyaçları karşılandığı halde ruhu çığlık atıyordu. Bir tutam büyü olmadan şu hayat çekilmezdi.
Bir kaplıca faslında Seda’ya “Artık çıkalım buradan,” dedi. “Sana yardımcı olacağım. Söz veriyorum.”
Kaplıcadan çıkıp kurulandıktan sonra ormanın giriş kısmına doğru yürüdüler. Nicedir ilk kez yüksek sesle konuşarak çıkmak istediklerini söylediler. Yarım saat sonra Deniz arabayla geldi. Seda’ya otuz altı gecenin karşılığı olarak 278 lira borcu olduğunu söyledi. Zafer bu parayı karşılamak istiyordu fakat kadının ormana girmeden önce emanet olarak bıraktığı çantada cep harçlığı olarak bu kadar nakit para zaten vardı. Böylece Deniz, Seda’yı şehre götürdü ve tek başına geri geldi.
Arabadan inip kollarını doladı. “Senet imzaladın. Yüz günü daha tamamlamadın. Hani ödeyecek bir liran yoktu?” dedi.
“Yirmi dört gecedir kaldığıma göre, 417 lira ödesem yeter. Büyük bir miktar değil. Bulup öderim,” dedi Zafer. Önünü kapatıyor, dik duruyordu. “Artık giysilerimi geri verir misin?”
Deniz, sonbaharda ağaçtan düşmek üzere olan bir yaprak gibi kırılgan hissediyordu. Boğazındaki yumrudan dolayı yutkunamıyordu. İncindiği kadar öfkeliydi de. Sesi boğuk çıktı. “Dışarı çıkmana izin vermiyorum.”
Zafer bunu bir şaka sayarak “Nasıl yani?” diyecekken dernek başkanı belinden bir tabanca çıkarıverdi.
“Konuşmana izin vermiyorum. Ormana dön. Seni ben besleyeceğim, sen de bir hayvan türü olarak medeniyetten sıyrılmış halde yaşayacaksın.”
“Bir saniye…” dedi ellerini kaldırarak. “Neden? Diğerleri değil de neden ben? Bari bunu açıkla.”
“Çünkü onların hepsi marjinal bir kamp deneyimi için geldiler. Sen ise manifestoma inanarak gelen tek kişiydin. Bilincin bir hastalık olduğuna ikna olmuştuk, seninle ben.”
Halbuki Zafer’in kanaati değişmişti. İlk insandan bu yana kaç toplum gelip geçmişse; ne kadar garip adetleri, tuhaf alışkanlıkları, batıl inançları vardı ise hepsini anlıyordu. İnanç, nasıl da yüce bir kavramdı! İnsan şu dünyada ayakta kalabilmek ve kendi başının etini yememek için tahta bir totem vasıtasıyla dahi olsa aşkınlığa inanmalı, zihnini maddeden kurtarmalıydı. Bir amaç için burada olduğuna ikna olmalıydı ki zihnindeki düşünce yığını ölüm çemberine girmiş karınca kolonisine dönmesin.
Deniz’in titreyen eliyle uzattığı tabancanın namlusuyla bakışırken kararı kesindi. Bir lahza için gökyüzüne baktı, belki de bu, gördüğü son manzara olurdu. Bulutların şeklini hafızasına kazıdı. Ardından bakışlarını muhatabına dikti.
“Ne yaparsan yap,” dedi. “İnsanlığımı feda etmeyeceğim. İstesem de edemem. Sen beni zorla bu ormanda bir hayvan gibi yaşatabilirsin ama kafamın içine karışamazsın.” İşaret parmağını şakağına dayamıştı. “Nitekim ben de karışamadım. Zihnim benden bağımsız çalıştı.”
“Sana hastalıktan kurtulma şansı vermiştim,” dedi Deniz.
“Bilinç mi?” dedi Zafer. “Hayır. Bilinçten kurtulmak yerine onu daha da uyandırmaya karar verdim.”
“Neden?”
“Bilinç bir hastalık değil. Asıl ait olduğumuz madde ötesi boyutla kurduğumuz bir bağ.”
Dernek kurucusu, silahı indirmeden “Manifestomdaki hangi argüman yanlış?” dedi. “Ne oldu da bilince sarılmaya karar verdin?”
“Ne yazdığını madde madde hatırlamıyorum ama bilincin stres yarattığına dair bir şeyler söylemiştin,” dedi elini sallayan Zafer. Delikli demir olmasa daha rahat konuşacağı kuşkusuzdu. “Şunu atlamışsın, bizi yalnızca bilinç rahatlatabilir. Bilinç sayesinde hayatımıza anlam veriyoruz.”
“Bizi mahveden şey anlam aramak değil mi?” dedi Deniz.
“Hayır. Hayvanlar maddi ihtiyaçları karşılandığı sürece yaşayabilir. Biz insanlar ise… Anlam vermek isteriz, istekten de öte anlamaya ihtiyaç duyarız. Herhangi bir şempanze ya da gorille aramızdaki tek ciddi fark belki de bu. Anlam ihtiyacı… Ben artık bunun peşinden gitmek istiyorum. Sen kendi arayışını yok etmeye çalışabilirsin ama beni serbest bırak.”
Giyinik adam yavaşça tabancayı indirdi. “Biliyor musun?” derken gözleri kızarmıştı. “Dernek artık yok. Herkes istifa etti. Tek başına kaldım. Üstelik ben de başaramadım. Zihnimi durduramıyorum.”
“Ne güzel,” dedi gergin bir gülüşle, çıplak olan. “Belki de gericilik manifestosundan tamamen vazge…”
“Zihnimi durduramıyorum,” diye mırıldandı bir kez daha Deniz. Tabancanın namlusu yön değiştirmiş ve sahibinin çenesinin altını bulmuştu.
“Hayır!” dedi Zafer. Öne atılmaya hazır bir halde bağırdı. “Deniz! Sakın!”
Ormanın içinde bir el silah sesi yankılandı. Bir bilinç hayattan ayrıldı. Bir kafatası parçalandı. Bir rehine özgür kaldı ve kulaklarını kapatıp dehşetle haykırdı.
֎
Kan ter içinde uyanan Zafer aheste nefeslerle kendisini sakinleştirdi. Yatağı sıcak olmasına rağmen teni buz gibiydi. Aradan geçen beş yıla rağmen Deniz’in son dakikaları hafızasında dün gibi canlıydı ve ormanda yaşadığı o anların kâbusuyla sıçramıştı.
Başını hafifçe çevirip Seda’yı kontrol etti. Neyse ki karısı su misali uyumaya devam ediyordu. Gözlerini kapatıp dinledi. Çocuk odası da sessizdi. Henüz süt emen bir bebekken evlat edindikleri, şimdilerde üç yaşında olan kızları da uykudaydı. Evdeki herkes iyiydi.
Komodinin üzerindeki bardaktan büyük bir yudum alıp yatağına uzandı. Eskilerden bugüne hayatının nasıl da değiştiğini ve aldığı nefeslerin anlam kazandığını düşündü. Düşünmek ona artık acı vermiyordu. Hayatının anlamını çalışmakta, düşlemekte, sevmekte ve en çok da bir çocuğun yüzünü güldürmekte bulmuştu. Tekrar uykuya dalmadan önce karanlık rüyalarında birçok kez gördüğü Deniz’in ruhunun huzura ermesini diledi.
Bu öyküyü dinleyebilirsiniz:

