Modern Bir Rapunzel Masalı
Modern Bir Rapunzel Masalı

Modern Bir Rapunzel Masalı

Üç yıl önceydi. Wattpad’de, masalları modern şekilde yeniden yazmakla ilgili bir projeye katılmak istemiştim. Rapunzel’i gerçekçi ve günümüzde geçecek şekilde ele almış fakat sonunu getirememiştim. Zaten proje de devam etmedi.

Bugün, tamamlanmayı bekleyen bu öykü, bir dosyadan hiç beklemediğim bir anda çıkarak beni buldu. “Söz veriyorum,” dedim. “Sonunu getirip anlatacağım seni.” Umarım sizler de beğenirsiniz.

“Şehir kütüphanesine hiç gerek yok.” dedi başını hızlıca iki yana sallayan Gothel. Kıvırcık, siyah bukleleri de bir yay gibi harekete eşlik ediyordu. “Öğretmenlerinden biri evdeki kitaplarda bulamayacağın bir konuyu araştırma ödevi mi verdi?”

Dudaklarını bükmüş Rapunzel, “Hayır.” diyecekken iki hecesinden biri kesildi.

“Sana yeni ansiklopedi serileri getirebilir ya da o konuyu anlatan bir kitap buldurabilirim.”

“Anne!” dedi kız bıkkınca. Yumruğunu sıkmış, masaya vurmayı çok istemiş ancak annesinden azar yememek için arkasında saklamıştı. “Ben sıkılıyorum. Ben çok sıkılıyorum. Artık film getirmeni istemiyorum, mp3 çalarıma yeni müzik yüklemeni de, kitap okumak istemiyorum, el işiyle uğraşmak ya da…” Soluklandı ve yutkundu. “Ben arkadaş istiyorum anne. Sadece bir arkadaş… Bugüne kadar evden dışarı çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Gökdelenin ellinci katındaki odamdan manzarasını izlediğim şehir, hiç ayaklarıma dokunmadı. Beni okula bile göndermedin, eve özel öğretmen getirdin. Anne… Bir kez olsun kalabalık bir ortama girmek istiyorum.”

“Olmaz.” dedi Gothel. “Dünyanın kötülüklerini konuşmuştuk. Kızlar iyidir, hepsi iyidir ve iyi kızlar dışarıya çıkarsa başlarına kötülükler gelir.”

Rapunzel “Sadece kütüphane…” diye söze başlamıştı ki annesi, “Olmaz, olmaz anlamına gelir.” diyerek konuyu kapattı. “Bu arada, bu gece nöbetçiyim.” dedikten sonra hazırlanmak için kalktı. “Dolapta yemek var, ısıtabilirsin.”

Gothel zengin ve bekâr bir eczacıydı. Ailesinden maddi destek almadan okumuş, para kazanabilmek için okuldan arta kalan vakitlerde garsonluk veya tezgâhtarlık yapmıştı. Yorucu yıllardı. Onu yoran gece yarılarına kadar çalışıp sabah erkenden derse gitmek değil, yalnız ve genç bir kız olmasından faydalanmak isteyen insanlardı. Kötü teklifler mi almamıştı? Numarası mı dağıtılmamıştı? Evine kadar takip mi edilmemişti?

Okulunu dereceyle bitiren ve sonraki yıllarda işlek bir caddede güzel bir eczane açmayı başaran kadın, bu olayların yarattığı travma ile birlikte erkeklerden soğudu. Ne evlenmeyi ne de bir ilişki yaşamayı hiç düşünmedi. İçinde, bu soğukluğa zıt olarak anneliğe yatkın bir yan vardı. Telefonu internetten indirdiği bebek fotoğraflarıyla doluydu. Eczanesine gelen çocuklara hayranlıkla bakardı. Rüyalarında kimi zaman sarışın bir bebeğin kendisine “Anne!” dediğini görür ve yüzünde çok geçmeden hayal kırıklığına dönüşecek bir gülümsemeyle uyanırdı.

Bir akşam Gothel evinin anahtarını eczanede unuttuğunu fark etti. Ceplerini karıştırdı ve dükkânının anahtarını aldığını gördü, içi rahatladı. Arabasına atladı, eczaneye gitti, kilitleri açtı ve iki saat önce indirdiği kepengi kaldırdı. Kasayı açmaya çalışan hırsızla göz göze geldiğinde gözleri ardına dek açıldı. Eli polisi aramak üzere telefonuna gitti.

Hırsız derhal kasayı bıraktı. Camdan avucunu açtığı ve elini salladığı görülüyordu. “Lütfen!” diyen boğuk ve alçak sesi de duyuldu çıkışa yaklaştığında. Kapı aralandı. “Lütfen polisi aramayın!” diyen ses netleşti ve yükseldi.

“Bakın.” diyordu hırsız nefes nefese. “Ben fakir bir insanım. Karım beşinci çocuğumuza hamile.” Buruk bir gülümseme sözlerine eşlik ediyordu. “Marul aşerdi. Ama… Ama ben son paramı ekmek alırken harcamıştım. Söyleyin kış gününde para olmadan, üstelik bu saatte marulu nereden bulayım?”

Gothel vicdansız bir insan olmadığını düşünüyordu. Oysa adamı dinlerken içinde hiç merhamet uyanmıyordu. Yüzü ifadesiz ve gözleri kuruydu. Sol yanında soğuk rüzgârlar esiyordu.

“Hiçbir ilaca zarar vermedim, kasayı boşaltmadım. Sadece…” Aldığı elli lirayı kaldırdı. “Bu kadar. Bu para karımı ve çocuklarımı mutlu etmeye yetecek. Oysa hapse girersem hepsi perişan olacak.”

“Karının ve çocuklarının fotoğrafını göster.” Sesi, bir cesetten bile daha ruhsuzdu.

Adam cebinden cüzdanını çıkardı. Beş tane vesikalığı birer birer gösterdi.

“Peki.” Kadın bu kısa cevaptan sonra telefonundan elini çekti. “Kasa orada, istediğin kadar al. Polise şikâyet etmeyeceğim.”

Göğsü genişlemişti, hırsız rahatlamış ve tedirginliğini atmaya hazırlanmıştı. Duyduğunun gerçek olup olmadığını düşünüp bir buluta ayak basar gibi tezgahın arkasına geçmeye hazırlandı.

“Ancak.” diye yükseldi arkasından kadının sesi. “Yeni doğmuş çocuğunu bana getirmeni istiyorum.”

Arkasını döndü. “Ne?”

“Doğum sırasında beni çağıracaksın ve çocuğu alıp götüreceğim. Onu ben büyüteceğim. Çocuğunuzu bir daha görmeyeceksiniz.”

Adamın dudakları titremeye başladı, kaşları çatıldı. Etrafını saran dehşet kadının “Kabul etmiyorsan, polis çağırayım.” demesiyle daha da şiddetlendi.

“Elli lira için bu çok büyük bir ceza değil mi?” kelimeleri döküldü dudaklarından.

“Ne yani, beşinci çocuğunu da sen mi büyütmek istiyorsun yoksa?” Gothel içeri girdi. Ayakkabılarının tok sesi yerde yankılanıyordu. “Fakirlik içinde, hırsızlık parasıyla… Yazık değil mi? Korunmak varken bakamayacağın çocuklara sahip olmak zevklerinin cezasını onlara çektirmek değil mi?”

Sesi giderek yükselmişti. Bağırışa dönüşmemiş, ahengini yitirmemiş ve bir operanın en vurucu dizesi gibi işitilmişti.

Adam başını sallarken yüz ifadesi dizlerini kanatmış bir çocuğu andırıyordu. Kasadan elindeki elli liradan başka para almadı.

Gothel kararından vazgeçmedi. Hırsızın karısının doğum yaptığı gün bebeği aldı. Prosedürleri yerine getirip Rapunzel adını verdiği kız çocuğunu nüfusuna kaydettirdi. Artık resmi olarak bir anneydi.

Hayaline kavuştuktan sonra hayatını kızına adadı. Para biriktirdi. Lüks bir gökdelenin en üstteki iki katlı dairesini satın alarak içini dayayıp döşedi. Oyun odası, spor odası, kütüphane… Bir çocuğun ve genç kızın düşleyebileceği ne varsa evinde mevcuttu. En iyi bakıcıları ve öğretmenleri getirtti. Gothel, Rapunzel’i hiç dışarı çıkarmadı. Saçlarını da kestirmedi. Her akşam güzelce tarayıp ördü. Öyle ki kız on sekiz yaşına girdiğinde, saçları dizlerine geliyordu.

Rapunzel’in yalnızlıktan şikâyet ettiği günün akşamı Gothel zorunlu görüşmeler dışında pek kullanmadığı telefonunu evinde bıraktı. Nöbetlerde genelde böyle yapardı. Kızının telefonla oynadığını bilir fakat endişelenmezdi. Sonuçta internet yoktu, kızı dış dünyayla iletişime geçemezdi. Evde yalnız olan kız, annesini uğurladı. Telefonu alarak koltuğun üstüne bağdaş kurdu. Bir el şekerli oyunu, bir el de kuş atmalı oyunu oynadı.

Yukarıdan bildirim çubuğunu indirdi ve her zamanki gibi ümitsizce kablosuz bağlantılara tıkladı. Sağ alt köşesinde kilit resmi olan ağların arasında, yeni açılmış şifresiz bir ağ ile karşılaşmayı beklemiyordu. Gözleri parladı. Ne yapacağını bir süre bilemedi. Popüler uygulamaları karıştırdı. Mor ve turuncu logosu gözüne çok güzel gelen popüler bir fotoğraf paylaşma uygulamasını indirdi. Kendine güzelce bir hesap açtı. Ön kameraya, öne attığı sarı saçlarıyla poz verip profil fotoğrafını ayarladı. Birkaç fotoğraf daha çekip “#” işaretleri ardına kelimeler dizerek paylaştı.

Bildirimleri çok geçmeden “prens” nickli bir hesap tarafından kalplerle doldu. Çoğunlukla spor salonunda çekilmiş, kasların sergilendiği fotoğraflarla doluydu hesap. Prens, tarzını popüler ikonlardan esinlenerek oluşturmuş genç bir erkekti.

Çok geçmeden Prens’ten Rapunzel’e bir mesaj geldi.

“Merhaba. Tanışalım mı?”

Konuşmaları işte böyle başladı. Rapunzel annesinin numarasını prense verdi. Yakalanmamak için fotoğraf paylaşma uygulamasını sildi. Gothel telefonunu her bıraktığında yazışmaya başladılar. Görüşmeleri kızın nöbetlerle yetinmeyip annesi evde uyurken telefonunu almasıyla sıklaştı.

Arkadaşlıkları çok geçmeden ilişkiye dönüştü. Önce gündelik fotoğraflar atıyorlardı birbirlerine. Derken bir gece kız fotoğraf çekinmeden önce soyundu.

Prens ve kız çoğu geceler sabaha dek uyumuyordu. Kız sabahları yorgun düşüyor, kahvaltıda gözlerini dahi açamıyordu. Uykusuzluk dalgınlığa neden olurdu. Rapunzel bir gece ağı silmeyi unuttu ve kızının son zamanlardaki tuhaf hallerini bir türlü çözemeyen Gothel, bir sabah telefonunu şifresiz ağa bağlı buldu. İçine bir şüphe düştü. Dosyalarını karıştırdı. Rapunzel her konuştuğunda mesajları ve prensin gönderdiği fotoğrafları silse bile kendi çektiği fotoğraflar telefon hafızasında kalıyordu. Gothel kızının çıplak fotoğraflarına dek geldi.

Sinirinden neredeyse telefonu kıracaktı. “Rapunzel!” diye bağırdı evin içinde. Banyodan büyük makası alıp sabırsızca bağırdı. “Rapunzel! Derhal buraya gel!”

Korkuyla gelerek “Efendim anne.” diyen kızı saçlarından yakaladı. İki gür örgüyü dibinden makasla kesiverdi.

“Bak!” dedi kızı tutup aynanın önüne getirerek. “Seni sevilmeye değer buldukları şey orada gördüklerinden ibaret sadece. Hiçbiri senin iyi kalbini bilmiyor. Güzel davranışların, bilgeliklerin hiçbirinin umurunda değil.”

“Prens’i öğrendin değil mi?” dedi gözyaşlarına boğulan kız, öfkeyle. “Bu sefer engel olamayacaksın. Prens beni seviyor!”

Gothel o güne dek Rapunzel’e hiç kızıp bağırmamıştı. Elleri titreyerek, yüzü kızararak saatlerce ağladı. En büyük tedbirleri de alsa, küçük bir kuşun kapanların arasına uçmasını engelleyemeyeceğini düşündü. Ertesi gün kapıya yeni bir kilit taktırdı, hattını değiştirdi. Telefonunu yanından hiç ayırmaz oldu.

Oysaki bir hafta boyunca kızdan haber alamayan Prens annesinin evde olmadığı saatleri biliyordu. Kızın daha önce attığı konumdan faydalanarak gökdeleni buldu. Ellinci kata çıkarak kapıyı çaldı.

“Benim.” dedi. “Prens!”

“Açamam.” dedi kız kapının arkasında. “Evde kilitliyim. Annem konuşmamızı istemiyor.”

“Yapma, ne olur! Ne zamana kadar katlanacaksın bu hayata? Birlikte kaçabiliriz. Sonsuza dek mutlu yaşarız!”

“Dışarıya hiç çıkmadım, dışarıda nasıl yaşanır bilmiyorum.” dedi Rapunzel. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. “Vazgeç bu hayalden, git artık.”

Kapının dibinde oturdu ve gözlerini kapatıp bekledi. Prens’in uzaklaşan ayak seslerini dinlerken hem rahatladı hem de içi umutsuzluğun karanlığıyla doldu.  Özgürlüğe giden yol daha açılmadan kapanmıştı.

Hayal kırıklığıyla bir süre daha öyle durdu, kafası kapıya dayanmış, dizleri bükülmüş… Sonra yerinden kalkarak annesinin odasına geçti. Kendi odasını görmekten sıkıldığında böyle yapardı. Yatağa uzanıp gözlerini tavana dikti. Zihni, tavan kadar gri ve boştu.

Cam tıkırdadığında pervaza bir kuşun konduğunu sandı. Ses bir türlü dinmek bilmeyince, üstelik kapı tıklatması gibi tok ve ahenkli olunca başını kaldırdı. Kaldırmasıyla da gözlerinin irice açılması bir oldu. Prens oradaydı.

Koşarak camı açtı. “Sen nasıl çıktın oraya?” demeye kalmadan delikanlının üzerinde durduğu yangın merdivenini fark etti. Derin bir nefes aldı ve tek ayağını pencerenin pervazına koydu. İkinci hamlesinde Prens’in de yardımıyla yangın merdivenine çıktı.

Kızın saçlarını gören adamın suratı asıldı. “Saçlarına ne oldu?”

“Annem kesti.”

Geride bıraktıkları içinden hiçbir şey almadan Prens’le birlikte merdivenden indi. Sokağa indiğinde endişeyle sevgilisinin koluna sarıldı. Gelip geçen arabaların gürültüsü, egzoz kokusu, kalabalık ona yabancıydı. Gözlerini kapattı, adımlarını onun adımlarına uydurdu.

Dairenin dış kapısının anahtarı iki kez döndü. Yorgun argın içeri giren Gothel, “Ben geldim Rapunzel!” diye seslendi. Yanıt alamayınca kızın uyumuş olduğunu düşündü. Elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geçip su içti, bütün hücreleri yenilenmişti. Üzerini çıkarmak için odasına geçtiğinde camın açık olduğunu fark etti.

“Hava almak istedi herhalde.” dedi kendine.

Bir süre TV izledikten sonra Rapunzel’i çay için uyandırmaya karar verdi. Odasının kapıyı hafifçe tıklattı.

“Kızım?”

Ses yok… Kapıyı usulca araladı. Yatağın bomboş olduğunu görünce kalbine bir korku düştü. “Rapunzel!” diye bağırarak aradı lavaboyu, banyoyu, mutfağı, her odayı… Nihayet nefes nefese kaldıktan sonra korktuğu ihtimalin gerçekliğini kabul etmek zorunda kaldı.

Kızı evde yoktu. Kaçmıştı.

Prens, sarı saçlı kızı evine götürdü. Burası üç oda bir salonlu sıradan bir evdi. Ona odaları tek tek gösterdikten sonra, yalnızca damalı kumaşı eprimiş bir çekyatın olduğu yatak odasına götürdü.

“Burada mı yatacağım?” diye sordu Rapunzel. Bir yandan da hayal kırıklığıyla mücadele ediyordu. Prensin fotoğraf paylaşım uygulamasında yansıttığı gibi şaşalı bir hayatı yoktu.

“Olsun,” diye düşündü. Fakirleşse de özgür olacaktı.

“Birlikte yatacağız, yan yana.” dedi Prens. Rapunzel’i yanına çekti, kısa saçlarını kokladı. Temizlik, şampuan kokusu onu mest ediyordu. “Kokunu çeke çeke uyuyacağım.”

Genç kız içinde bir sıkıntı hissetti. Bu adamdan ve dokunuşlarından ürküyordu. Sanki Prens’in her hareketinde karanlık bir yan, hoyrat ve sevgisiz bir maya vardı. Mesela saçlarını koklamak için yanına çekerken nazik davranmamış, canını acıtmıştı. Yol boyunca da sürekli suratını asmıştı. Bir insanın yüzü bir kez olsun gülmez miydi?

Karanlığın örtüsü şehrin üzerine kapandığında Prens, Rapunzel’i yanına aldı. Eşeyli üreyen her hayvanın yaptığı işi yaptılar beraber. Sevişmediler, çünkü içinde “sevmek” fiiline dair bir şey yoktu. Prens o kadar kabaydı ki Rapunzel mutfağa gidip sabaha kadar ağladı. Kısacık kesilmiş saçlarıyla ilk sigarasını o gece içti, bir şarkıda anlatıldığı gibi.

Hiç dışarıya çıkmamış olsa da ekonomik sistemin nasıl işlediğini biliyordu. Para nedir, nasıl kazanılır, bunun farkındaydı. Oysaki Prens çalışmıyordu. İşsizliği bahane edip sabah erkenden dışarı çıkıyor, havalı fotoğraflar çektirebileceği mekânları geziyor ve gecenin geç saatlerinde sarhoş olup eve dönüyordu. Eşten dosttan aldığı borçla idare ediyordu.

Günler akıp giderken Rapunzel yine yapayalnızdı, yine dört duvara mahkûmdu. İnternette annesinin verdiği kayıp ilanlarını gördüğünden beri sokağa adım atamıyordu. Komşulardan biri görecek diye ödü kopuyordu. Birlikte yaşadığı adam da o kadar aldırışsızdı ki kızcağız ihtiyaçlarını bile çekinerek ister olmuştu. Çoğu zaman sözlü, bazen de fiziki şiddet görüyordu. Her gün kendisine “Neden?” diye soruyordu. Ne var ki henüz yenilgisini itiraf edecek cesareti yoktu.

Eskiden onu Avatar’ın ipleri gibi hayata bağlayan televizyon ve internet, ıstırabını azdırıyordu. Güvenli bir çatı altındayken öylesine bakıp geçtiği kadın cinayetleri yarına bir tehdit gibi önüne çıkıyordu. Rengârenk bir masal olmak isterdi Rapunzel, üçüncü sayfaya basılan siyah beyaz bir fotoğraf değil. Kuşkuları arttıkça sıkça ağlama krizine girer oldu. Prens’le geçirdikleri hoş anlar giderek azalıyor, kavgaları ise açık denizlerde çıkan fırtınalar gibi büyüyordu.

Bir gün Rapunzel’in sabrı, üzerindeki ağır yükleri onca zaman taşıyıp da fazladan tek bir darbe yüzünden çatırdayan cam gibi taştı. Toplayacak bir pılı pırtısı dahi olmayan genç kız evine geri dönmeye karar verdi. Bir sabah Prens uyurken bastı parmak uçlarına, dış kapıyı ses çıkartmadan açtı. Uzun süredir ten değmemekten buz gibi olmuş ayakkabılarını giyip kendini sokağa attı.

Ağzından duman tüten ejderhalara benzeyen arabaların yanından, karınca sürüsünü andıran yayaların arasından geçti. Kollarını bedenine sarıp başını eğerek yürüdü. Sanki her gürültü aleyhinde açılmış bir savaşın ilanıydı. Kaçamak bakışları insanların yüzlerinde gezdi. Kime güvenecekti de annesini aramak için telefonunu isteyecekti? Şüphe bulutlarıyla sarılı zihnindeki elek kimseleri geçirmedi ve genç kız rastgele yürüdü, yürüdü, yürüdü…

Su çatlağını bulurdu. Rapunzel de buldu evini. Yolda gördüğü bir polise giderek anlattı derdini. Telefonlar açıldı, görüşmeler yapıldı ve sarı saçlı bir evlat; hasret, hüzün ve uykusuzluktan gözleri kanlanmış annesine kavuştu. Ellerine sarılıp ağladı ve yaşattıkları için özür diledi. Gothel de kızına sarıldı. Onu çoktan affetmişti. Kalbinden doğurduğu bebeğine kim kıyabilirdi?

Prens, gözlerini açtığında yığılı bir külçe gibi hissediyordu. Başı ağrısıyla yüzünü buruşturup “Rapunzel!” diye seslendi. Aldığı cevap sessizlik oldu. Öfkeyle kalkan adam evin bütün odalarını teker teker gezdi. Sıktığı dişlerinin arasından mırıldandığı tehditler büyülü sözcükler gibiydi. Yorgunluk galip geldiğinde en yakın koltuğa zararla oturdu.

Gitmişti! Ufak tefek kavgalar, ufak tefek tokatlar, ufak tefek bağırışlar mıydı sebep? Tutsaklıktan kurtarıp özgürlük vermemiş miydi ona? Rapunzel dışarı çıkmayı tercih etmese bile Prens, kapıyı hiçbir zaman kilitlememişti. Nasıl olur da terk edilirdi onun gibi biri? Düşündükçe kafayı yiyeceğini sanıyordu.

Aniden ayağa kalkıp “Ayaklarıma kapanmalıydın!” diye bağırdı. “Seni nankör ucube, ayaklarıma kapanmalıydın!” Gözyaşlarını silerek mermi gibi fırladı evinden. Gökdelene gidecek ve kızdan son bir kez hesap soracaktı.

Gothel kızı gitti gideli yatak odası camını hiç kapatmamıştı. Gündüzleri karakol ve hastane arası koşturuyor, geceleri de derin sorgulamalarının karanlık fırtınasında boşluğa bakıyordu. Eğer zamanı geriye alabilseydi kızını bir kuş gibi kilitlemez, tilki gibi yetiştirirdi. Kızını hayattan soyutlayarak değil, aksine ona hayatın içinde deneyim kazandırarak koruyabileceğini geç anlamıştı.

“Sen,” dedi kendine, “Kanınla, terinle savaşmadın mı?” Yaşadıklarını yaşamasın diye, zorluk çekmesin diye eve kapattığı kızını aslında birçok sosyal beceriden mahrum bıraktığını fark ediyordu. Hatasından dönecekti. Yeni hayatında Rapunzel’in okula gitmesine, arkadaş edinmesine, insanların içine karışmasına izin verecekti.

Rapunzel eve dönmesine rağmen alışkanlık ya, camı kapatmayı unuttu. Akşamın ve günün yorgunluğuyla yatağına uzandı. Derken yatak odası camında bir karaltı belirdi. İki el tutundu pencerenin kenarından, sonra bir vücut, sonra da kaş çatan, kirli sakallı bir yüz.

Gothel geleni tanıyınca, en son hırsızı dükkânında yakaladığında kalbinde esmiş olan soğuk rüzgâr geri döndü. Ayağa kalkan orta yaşlı kadın kollarını bağlayıp davetsiz misafirin gözlerinin içine baktı.

“O nerede?”

Bu, Gothel’in günler boyunca kendisine sorduğu ve cevabını henüz bulduğu bir soruydu.

“Bırak kızımın peşini!” dedi. “Seni istemiyor.”

“Hesap soracağım.”

“Neyin hesabını soracaksın ha?” Yumruklarını sıkıp uzun boylu adamın üzerine yürüdü. “Onu bir çiçek gibi büyüten benim, toprağından koparıp alan da sen. Asıl ben sana hesap soracağım. Hangi hakla canını yaktın kızımın?”

“Benimle dalga geçme.” dedi Prens. “Senin yanına geri döndü o. Şu an yine evde saklıyorsun, biliyorum. Bırak, konuşacağız.”

Rapunzel odasında uyumaktaydı bu esnada, kim bilir hangi rüyada. Prens, anneyi itip yatak odasının kapısından geçmeye çalışınca Gothel “Geçemezsin!” diye tıslayarak kolundan tuttu. Gandalf’ın Balrog’a geçit vermediği sahne tekrar yaşanıyordu.

Kavganın sonu Prens’in bir anlık boşluğuyla geldi. Anne, eski sevgiliyi pencerenin kenarına kadar sürükledi. Tam “Geldiğin gibi defol git!” diyecekti ki adam dengesini yitiriverdi. Onlarca katlık mesafeden serbest düşüşe geçti. Beş kat aşağıya gerilmiş dikenli demir ağ, canını kurtarırken gözlerini aldı.

Prens kör oldu ve bir bakım merkezinde yaşamaya başladı. Gothel tutuklandı ve nice duruşmaların ardından yedi yıl hapse mahkûm edildi. Rapunzel gökdelende tek başına ve özgür kaldı, hep düşlediği gibi. O erdi muradına, ne var ki çıkılacak bir kerevet kalmamıştı ortada.

4 yorum

  1. PenQueen

    Sitenin güzelliğini görünce bir göz atmak istedim. Gerçek anlamda modern hayat koşullarına uygun yazılmış, beklentiyi karşılayan bir öykü olmuş. Okurken anlık olarak bir Gothel’in kurtulacağını falan sanmıştım lakin olması gerektiği gibi son bulmuş. Kalemin şahane, bu da her zamanki gibi oldukça güzeldi. ^^

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir