SABAH GÜNEŞİ BOK BÖCEĞİ – Öykü

Öyle karanlık bir çağ geldi ki şu arza, beyler çatık kaşlarla baktılar kadınlara. Evlatlar, kocalar ve babalar; düşman oldu analarına, karılarına ve kızlarına.

Lât’ın heykeline tapınıp yeni doğan kızını gömen Araplardan beş asır sonra “Bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur,”[1] diye isyan etti Balasagunlu Yusuf, bu cins-i lâneti yaratan Tanrı’ya. Toprağın altı olsun dedi yeri, komşu olsun evi mezara.[2]

Mezarlıklar kadınlarla doldu. Yer kalmadığından evler istihdam olundu. Artık her ev bir mezarlık olacak. Perdeler sıkı sıkıya kapatılacak. Kadınlar evlerine gömülecek, dışarı bakmaya cüret edene dayak atılacak. İlim ki insanlığa yol gösteren meşale, sıcak yüzünü kadınlardan çevirirse, cehaletin soğukluğu ne yapardı? Unutuldu adı, nisa asırlarca ağladı.

Bak şu evlere şimdi, bak şu tahtalarla taşlara. Sevgisizlikten kuruyup ölen kadınların kadife tenli cesetlerine bakarak o beyiti oku: “Nice al yanaklı ve yüzü sıhhatle pırıl pırıl parlayan erkekler, kadınlar yüzünden, toprak olup gittiler.”[3]

Terazinin bir kefesine kadınların kıydığı erkekleri, diğer kefesine de erkeklerin kıydığı kadınları koy ve doğruyu söyle: Hangi kefe kalkar göğe ve hangisi iner yerin dibine? Tanrı ki hikmetsiz iş yapmaz. Öyleyse kadına dönüp sormalı, suçun neydi de diri diri gömüldün diye.[4] Cevap muhtemelen dilden çıkmayacak, gözden damlayacaktır. Kayaya düşse o cevap, kaya lav olup akacaktır.

Ne bozkırlarda erinin hatunu ne de ovalarda evinin sultanıydı Dilbara. Sapa bir dağ evinin en büyük ve tek kızıydı. Altı çocuk daha vardı evde, altısı da erkekti, altı bahadır, altı demir kılıç. Dilbara ise babasının gözünde cüruftu. Kazan kaynatıp ortalığı temizlediği için evden atılmıyordu ama varlığı bir hataymış gibi bakılıyordu.

Kardeşlerinin kuş tüyü yataklarını hazırladıktan sonra ahırda yatar, eliyle hazırladığı mükellef sofralardan geriye kalan artıklarla beslenirdi. Bunların karşılığında ise dur durak bilmeksizin çalışması gerekirdi. Eğer babası onu bir yere dayanmış, soluklanırken görürse “Ulan bok böceği! İşinin başına, haydi!” diye bağırır, kızcağız hemen harekete geçmeyecek olursa da ayakkabısını fırlatırdı. Dilbara ve babası arasındaki tüm diyalog bu cümleden ibaretti.

Oğlanlar ise genelde ablalarını yok sayarlardı. Aralarında hiçbir konuşma olmadan günler geçtiği olurdu. Yalnız, Dilbara atların bakımını yaptığından olacak, arada sırada ahıra gelip atlarla ilgili bir şeyler sorarlar ve bu esnada gayet yumuşak olurlardı. Nezaketten bir iz gören zavallı kızcağızın kalbi çarpmaya başlar, kardeşi gittikten sonra ağzı bir süre açık kalırdı, göz bebekleri de zifiri karanlık bir gecede kayan yıldız görmüş gibi büyürdü.

En küçük kardeşini doğururken ölen annesini su oluğu gibi hatırlıyordu. Su oluğu nasıl üstüne yağan yağmuru taşır, dökerse, anne de karşılaştığı sevgisizliği kızına yansıtmıştı. Bağıra bağıra, döve döve ev işlerini öğretmişti.

Annenin de hayatı karanlık gece misali geçmişti. Güneş görmemekten günden güne solan teninde morluk hiç eksik olmazdı. Evden çıkması kati bir surette yasaktı. Ahıra bile gidemezdi. Pencereye yaklaşacak olursa, eğer o sırada baba evdeyse, “yabancı erkekleri seyretme” suçundan şiddet görürdü. Oysaki ev ıssız bir yerde olduğundan günde üç beş atlı ya geçer ya geçmezdi. Böyle bir evde büyüdü Dilbara, dünyayı böyle bir yer sandı.

Bir akşam evin küçük oğlu Abhay atını sürerken düşüp yaralandı. Bu yüzden ertesi sabah, bir iş için erkenden şehre inecek ve üç gün orada kalacak olan babasıyla ağabeylerine katılamadı. Dilbara onları yolcu ettikten sonra, aylar sonra ilk kez yeterince dinlenecek olmanın sevinciyle derin bir nefes aldı ve ahşap dağ evinin önündeki sandalyeye oturdu. Gözlerini yumup başka bir hayatın düşünü kurdu.

Ayağının üstü kaşındığında gözlerini açtı. Tüyleri diken diken oldu. Siyah, iri bir bok böceği ayak parmaklarının arasında geziniyordu. İlkin korksa da zarar vermeye kıyamadı ve eline aldı.

Böceğe dalgın dalgın bakarken kardeşinin nefesini işitti. İrkilerek arkaya baktı. Abhay kapıya yaslanarak duruyor, gülümseyerek ablasını izliyordu. “Biliyor musun?” dedi. “Babamın seni ona benzetmesi boşuna değil.”

Dilbara mahzun bir şekilde önüne döndü. Oysaki Abhay’ın hakaret kastı yoktu. Topallayarak geldi, eğilip böceği eline aldı.

“Bak şimdi.”

Böceğin sırtındaki kalın siyah kabuğu hafifçe kaldırdı. Yarı saydam, sarı, narin kanatlar ortaya çıktı. “Hep çalışır.” dedi çocuk. “Sürekli yerdedir, dışkı yuvarlamakla meşguldür, bu yüzden kanatlarının farkına varmadan ölür.”

Abla, kardeşinin gözlerinin içine baktı.

“Sessiz bir ev perisi gibisin. Bizlere hizmet edip kabuğuna çekiliyorsun. Çünkü başka türlüsüne izin vermiyorlar. Aynı evde yaşıyoruz ama seni tanımıyorum. Nasıl hayaller kurarsın? Hangi yemeği seversin? Günün hangi vaktinden hoşlanırsın? Yazı mı yoksa kışı mı dört gözle beklersin? En çok neyi merak edersin bu hayatta? Hiçbirini bilmiyorum.”

“Ben…” dedikten sonra sustu Dilbara. İlk kez verilen konuşma hakkının karşısında dimağı kamaşmıştı.

“Sen bir insansın ama bunu bilmiyorlar. Bu yüzden kendi insanlıklarını da kaybediyorlar.”

“Canının istediği bir şey var mı?” kelimeleri döküldü ablanın ağzından. Kendi canını düşünmemek, güneşe bakınca gözlerin kapanması ya da ekşi bir meyve görünce ağzın sulanması gibi refleks olmuştu. Herhangi bir arzusu, hayali, hedefi olamayacağı a priori olarak benimsetilmişti.

“Gidelim mi?” dedi Abhay.

“Nereye?”

Çocuk, böceği bıraktı. Böcek ufak kanatlarını çırparak yere yumuşak bir şekilde kondu ve otların arasına girip gözden kayboldu.

“Uzaklara. Mısır’a mesela. Yapma be! Böyle yaşamaktan sıkılmadın mı?”

“Sus be çocuk, delirdin sen.” Dilbara kaşlarını çattı. Sandalyeden kalkıp eve seğirtti. “Ayağın sakat. Yat dinlen. Babam döner de yatmadığını fark ederse kabak başıma patlar.”

“Abla.” dedi kızın kolundan tutan Abhay. “Beni duymadın mı?”

Dilbara sessiz kaldı. Çocuk, konuşmaya devam etti.

“Bok böcekleri dışkı topunun içinde doğarlar. O topun bir suda erimesiyle doğaya kavuşurlar. Sence bizim yuvamızın da erime vakti gelmedi mi?

Atıma bineceğiz. Sen ve ben, çok uzak diyarlara gideceğiz. Artık babamı unut. Onun sesini kafanın içinde yaşatmayı bırak. Heybeye doldur neyin varsa, buralardan gidelim.”

“Abhay, sen ciddi misin?” dedi genç kız, mırıldanır gibi.

“Şakacıya mı benziyorum?”

Çok geçmeden nal sesleri taşlı yolu şıngırdattı. Önde Abhay, arkasında Dilbara alev yeleli, al donlu atın sırtında çarşının tam tersi yöne, dağın zirvesine doğru yol aldılar. Yanlarında üç beş parça kıyafetle süt ve ekmekten ibaret iki öğün yetecek azık vardı.

Rüzgâr gibi diyarları gezdiler. Altınları bitince, karşılaştıkları yerli halkların yüklerini taşıyarak biriktirdiler. Dört ay içinde Asya’yı aşıp Mısır’a vardılar. Epeyce yaşlı olan al donlu at burada hastalanıp öldüğünde, yolculuklarının burada bittiğini anladılar. Zengin bir toprak sahibiyle anlaşıp tarla işçisi oldular.

İlk günlerde Abhay, Dilbara’ya “Sence biz Yusuf ve Bünyamin miyiz?” diye sormuştu.

“Hayır,” demişti genç kız kati bir ifadeyle. “Bizim Yakup’umuz yok.”

Baba ve oğulları dağ yamacındaki evlerine döndüğünde ürpertici bir sessizlikle karşılaştılar. İlkin umursamadılar, Abhay atıyla talim yapmaya çıkmış olmalıydı. Yalnızca baba “Dilbara’yı niye yanına almış? Kadın milletini evden çıkarmaya gelmez.” diye söylendi. Lakin saatler geçince ince bir telaş içlerini kapladı. İtaat ve hizmetle yükümlü sandıkları sessiz peri uçup gitmişti.

En büyük çocuk, Kiran, şehre indi ve kardeşleriyle kızıl tüylü atı tarif ederek halktan yardım istedi. Kime sorduysa “görmedim” dedi, yalnız, bir oduncu dağda tarife uygun bir at gördüğünü bildirdi.

Kiran doğruca atını dağa sürdü. Gelip geçenlerden kardeşlerini sormaya başladı. Yüz kişiye sorsa, bir kişi cevap veriyordu. Evden gidenlerin dağı aştığını öğrenen Kiran, babası ve kardeşlerine veda ederek yollara düştü.

Yıllar sonra bir şairin söyleyeceği gibi, “hafıza-ı beşer nisyan ile maluldü”. Bu yüzden Kiran’ın sorusuna çoğunluk cevap veremiyor, verenlerin büyük bölümü yanlış hatırlıyor, kimisi de “bilmiyorum” dememek için uydurma bilgi veriyordu. Böylece yolcunun yolu gerçeğin tam zıddına, doğuya döndü.

Çin ellerine vardı. Bir gece ormanda eşkıyalarla karşılaştı. Atı öldürüldü, parası çalındı. Geri dönecek imkânı kalmayınca bir yabancı olarak Çinlilere köle oldu, pazarlarda satıldı ve geçmişinden tamamen koptu.

Kiran’ın bir küçük kardeşi de aynı şekilde yola çıkıp ülke sınırlarından çıkınca hayatını kaybetti. Diğer çocuklar da kaybolanları aramaya çıkıp bambaşka maceralara savruldu.

Böylece bağ evindeki aile, tespih taneleri gibi dağıldı. Baba, eziyet ettiği karısının hayaletiyle bir başına kaldı. Öyle karanlık bir devran çökmüştü ki üstüne, mutluluk çekildi hayatından birden bire. Böyle olması şaşırtıcı değildi. Kadın ve erkek insanlığın iki yarısıydı ve bir yarının diğerine düşman olması bütünlüğü paramparça ederdi. Çünkü Tanrı, kadın ve erkeği tek bir özden yaratmıştı.

Dilbara ve Abhay’a gelince… Uzun yıllar sadakatle çalıştılar. Tarla sahibi, kızını Abhay’la, oğlunu da Dilbara’yla evlendirdi. Miras olarak tarlayla birlikte bir miktar altın bıraktı. Altınların içerisinde tarla sahibinin atalarından kalan takılar da vardı.

Bu takıların kimisinin binlerce yıllık mazisi vardı. Ra’ya, Set’e, Osiris’e ve diğer Mısır tanrılarına inanılan zamanlardan kalma takıların arasındaki bir bilezik, Dilbara’yı hayretler içinde bıraktı.

Ortada bir skarabe, yani bok böceği vardı. Kenarlarda mavi ve yeşil kanatlar ve kırmızı bir daire… Güneş… Bok böceği, güneş tanrısı Ra’nın sabah vakti görünümü Kheper’in başıydı. Ayrıca ölümsüzlüğün, ölümden sonraki yaşamın simgesiydi. Bu böceğin şeklini taşıyan tılsım, takı ve muskaların uğur getirdiğine inanılırdı.

Dilbara, sabah güneşiydi, bok böceğiydi: aydınlıktı ve ailesinin uğuruydu.

Karanlık devran böyle bitecekti. Kadın, kendini sevdiğinde. Evlatlar, kocalar ve babalar; analarını, karılarını ve kızlarını sevdiğinde. Bahçeyi tertemiz yapacaktı bok böcekleri ve yeryüzünde ışıldayacaktı sabah güneşi…

❇ ❇ ❇

Bu öykü, Baykuş Discord Grubu Ocak Ayı yarışmasında birinci olmuştur.


[1] Kutadgu Bilig, 4511. beyit.

[2] Kutadgu Bilig, 4512. beyit.

[3] Kutadgu Bilig, 4524. beyit.

[4] Tekvir Suresi 8-9. Ayet, “Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda;”, https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Tekv%C3%AEr-suresi/5801/1-13-ayet-tefsiri

Liste(leri) seçin:

SABAH GÜNEŞİ BOK BÖCEĞİ – Öykü” üzerine 7 yorum

  1. Bu öykünüzün güzelliği ve ekstra olarak giriş kısmının çarpıcılığı beni, hemen abone olmaya yönlendirdi. Güzel ve başarılı yazılarınızın bir ömür sürmesini temenni ederim 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.