Bu yıl, önceki iki yıla göre çok daha az sayıda kitap okudum. 67 ve 50 kitaptan sonra yalnızca 25 kitapla yılı tamamlamak beni biraz sarstı. Ben 67’yi bile az bulmuştum 2022’de ki o yıl tam zamanlı çalışıyordum. Artık 2025’te zihnimi mi boşaltmayı öğrenirim, zamanı yönetimine mi yoğunlaşırım, dikkat süremi mi arttırırım bilmiyorum ama bir şeyler yapmam lazım. Ars longa, vita brevis. Hayat kısa, kitaplar çok, kuşlar uçuyor. Hadi başlayalım.
Bilimkurgu Öykü Seçkisi 2024

Yılın kitabı. Benim için öyle. Bilim kurgu, Türkiye’de dünyaya nazaran çok daha geç gelişmeye başlamış bir alan. Her icat bir hayalden ileri gelir, öyleyse Türkiye’nin muasır medeniyetler seviyesine çıkması ve bilim üretmesi için bilimkurgu da üretmesi gerekiyor. Bu çorbada tuzu olan tüm yazarları, çizerleri ve yayıncıları takdir ediyorum. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinin yıllık olarak çıkardığı seçkinin bu yılki kitabı da 424 sayfalık kapsamlı bir derleme.
Öykülerde en çok öne çıkan temalar distopya, yapay zekâ ve post-apokaliptik senaryolar. Özellikle teknolojinin birey ve toplum üzerindeki etkileri derinlemesine işlenmiş. Ancak, uzay keşfi ve gezegenler arası maceralar gibi daha klasik bilimkurgu temalarının biraz geri planda kaldığını fark ettim. Bu tür öyküler sayıca azdı.
Genel olarak, seçkideki öykülerin kalitesi tatmin edici. Bazı hikâyelerde bilimkurgu unsurlarının daha çok bir arka plan unsuru olarak kaldığı dikkat çekiyor. Buna rağmen, seçki yerli bilimkurgu yazarları için güçlü bir vitrin. Seçkide benim de bir öyküm var. “Androidler Çağında Bir Garip Kına Gecesi”.
Arkhe Üçlüsü
Arkhe üçlüsüyle devam ediyoruz. Murat S. Dural, özgün kapak tasarımlarıyla öne çıkan Basübadelmevt, Replikalar Çölü ve Lamia adında üç kitap yazdı.
Basübadelmevt

Basübadelmevt, Lazarus’un dirilişiyle başlayan bir novella. İbn-i Sina, Søren Kierkegaard ve Atatürk gibi büyük insanların yaşadığı devirlerden geçiyor ve modern dünyaya kadar uzanıyor. Okur olarak bir ölümsüzün öyküsünü dinliyoruz. Tezer’in konumundayız. Şaşırıyor, şok oluyor, hatta akıl almaz iddialarda bulunan ölümsüzü sınamak istiyoruz. Ne var ki onun ortaya koyduğu kanıtlar bizi aciz bırakıyor ve nihayetinde bir kanıt da biz oluyoruz.
“Nefes kesici bir kurgu,” klişesinin tam yerine oturduğu bir kitap. Kitapta söylediğine göre kafası olmadan yaşayan bir adam insanı her şeye ikna edebilirmiş. İkna olmak dışında bir şansınız yok.
Üçlemenin en beğendiğim kitabı oldu. Bu kitabı, Tezer’in bakış açısından baktığımız bir mini dizi ya da film olarak da izlemek isterdim.
Replikalar Çölü

Replikalar Çölü, bir Arap ülkesi emirinin, ev sahipliği yapacağı olimpiyatlara hazırlanmak, dünyadaki prestijini arttırmak ve turist çekmek için Türk bir arkeoloji ekibini çöle davet etmesiyle başlıyor. Çölde bir antik kent bulunmasını istiyor. Emir’de para bol. Ekibin önüne her türlü imkânı seriyor. Ne var ki Emir’in muhterisliği sanıldığından daha da kifayetsiz. Arkeolog Maya’nın geçmişiyle birlikte örülen ve masalsı bir dile sahip olan kurgu, çöl fırtınası gibi sizi içine katıyor ve tahmin edilemeyecek gelişimiyle şaşırtıyor.
Lamia

Lamia, bir apartman yaratığı. İstanbul’daki Kayaman Apartmanı’nın dairelerinde sürüp giden hayatlarına bizzat apartmandan doğmuş bir bebek dahil oluyor: Lamia. 1999 depreminden, beklenen İstanbul depreminden ve güncel olaylardan da bahseden kitapta konu dışına çıkılmasından yer yer sıkılsam da kitap sonuna doğru olayların gelişimi hızlandı ve tatmin edici bir “tuhaf kurgu” olarak tamamlandı.
Uglata

Bu kitapta yazarların özgürce yazamadığı distopik bir geleceğe gidiyoruz. Eğer yazarlık yeteneğiniz varsa Yüksek Oligarklar Konseyi sizi seçer ve Negatif Us (kısaca NU) adlı bir teknoloji ile kontrol eder. İradeniz Negatif Us’a bağlıdır. Fakat her teknolojinin zayıf noktası var. İşte özgür bir yazar olma yolundaki baş karakter NU ile mücadele ediyor. Feynman diyagramları çiziliyor, zaman sarmallarından geçiyor. Tam bir bilimkurgu. Okurken çok keyif aldım ben.
Bilim ve Şiir

Bilim ve Şiir, serbest ölçüyle yazılmış 16 şiirden oluşuyor. Şiirlerin teması ağırlıklı olarak varoluş, felsefe, evren ve bilim. Anlaması pek kolay değil. Şiirler, yazarın diğer kitaplarıyla alakalı. Hepsini okuyan daha iyi anlar. Her bir şiire ait, Leonardo da Vinci‘nin matematikçi Luca Pacioli‘nin “İlahi Oran” adlı kitabı için çizdiği katı obje illüstrasyonlarından biri seçilmiş.
Işık Getiren

Işık Getiren, döngüsel bir zaman içinde, uzayda ileri bir medeniyetin bozulan sistemleri ve dünyadaki ilkel yaşamda görülen izlerini anlatan manzum hikâye. Yazarın tarzının zayıf yanı şu: Biçimsel olarak fazla dağınık olsa da hoş fakat içeriğini anlaması zor. Kitaba pek giremiyorsunuz. Dikkatle, belki de tekrar tekrar okumak gerekiyor.
Fakat böyle olmak zorunda değil. Hem ahengi koruyup hem de okuru olaylara kaptırmak mümkün. Örneğin Faruk Nafiz Çamlıbel‘in Han Duvarları şiirini okurken siz de o at arabasında, kervansarayların yanından geçerek Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya gidersiniz. Anlattığını hissettirir, yaşatır. Üstelik Han Duvarları hece ölçüsüyle yazılmıştır, serbest ölçüyle de değil.
Hayal Krizi

Hayal Krizi, birbiriyle bağlantılı 8 adet bilimkurgu öyküsünden oluşuyor. Kitap dikkat çekici alıntılarla başlıyor ve okuru döngüsel kozmolojiden, bilinç girdabından ve yinelenen boyutlardan oluşan atmosferine sokuyor. Kitabın sonunda yazarın öyküler hakkında notları var. Öyküler, gerçek ile rüya arasındaki sınırı zorluyor.
Geçmişe Geri Sayım

Başlangıcı bana fazlasıyla Yıldızlararası‘nı hatırlattı. Ekibin derin uzaya gitmesi ve dördüncü-beşinci boyutların devreye girmesiyle kendi rengini ortaya çıkarmaya başlıyor. Farklı boyut medeniyetleriyle temasın da işlendiği bu kitabı tek oturuşta okudum. Yazar, her bölüm için bir klasik eser belirlemiş, normalde müzikle pek okuyamayan bir insan olarak onları dinlemek zaten oldukça akıcı olan bu kitaba odaklanmamı kolaylaştırdı. Ortalama bir bilimkurgu kitabı. Kötü değil. Aşırı iyi mi, o da değil.
Aether 1. Sayı

Bilimkurgu ve fantastik öykülerden oluşan Aether dergisinin ismi Yunan mitolojisinde, tanrıların soluduğu saf havadan yahut beşinci özden geliyor: ateş, su, toprak, hava ve aether. Bu sayıda on iki öykü var.
Mehmet Berk Yaltırık’ın destansı anlatımıyla “Gölün Savaşçısı”, ejderhaların gözünden bir hikâye sunan Toprak Şans Tezcan’ın özgün öyküsü ve doğanın insanlığa zarif bir intikam aldığı Bade Saba’nın “Bitik Dönem”i en sevdiklerimden. Ayrıca, Onur Sakarya’nın bilinç akışı tekniğiyle yazdığı “Dünyanın Harikaları ve Veda Bandosu” da duygusal derinliğiyle dikkat çekiyor.
Teknolojiyi tanrılaştıran “Metal Peygamber”, uzayın karanlığında savrulan bir astronotun yalnızlığını işleyen “Boşluk” ve toplumsal eleştiriler barındıran “Erkek Reyonu” gibi öyküler derginin bilimkurgu tarafını güçlendiriyor. Mizahi bir dille yazılan “Pır Mır Cumhuriyeti” ve distopik “Göğe Bakma Evi” gibi öyküler ise çeşitliliğin bir tezahürü.
Roket 3. Sayı

Roket Dergisi’nin 3. sayısı, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın sınırlarını zorlayan, birbirinden farklı temalara sahip öykülerle dolu. Bu sayıda, doğa ve bilgelik temasıyla dikkat çeken “Bize Orman Derler”, robotların yönettiği bir dünyada insanlıkla ilgili sorular sorduran “Kukla” ve post-apokaliptik bir dünyayı tasvir eden “Buluttan Uzağa” gibi öyküler öne çıkıyor.
Öyküler arasında kara delikleri mistik bir şekilde ele alan “Foton Kumbarası” ve distopyanın karanlık atmosferini yansıtan “Kızıl Göğün Düşüşü” gibi eserler, derginin bilimkurguya olan derin ilgisini yansıtıyor. Zihin savaşları, sınıf ayrımları ve ölüm temaları üzerine yoğunlaşan öyküler, okuru hem düşündürüyor hem de duygusal bir yolculuğa çıkarıyor.
Roket 4. Sayı

Roket Dergisi’nin 4. sayısı, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın derinliklerine inen, sorgulayıcı ve yaratıcı öykülerle dolu. Kapağında ay ışığında at süren bir robot savaşçının bulunduğu bu sayıda, savaş karşıtı güçlü temaların yanı sıra, insan doğasına ve teknolojinin toplum üzerindeki etkilerine dair derin mesajlar var.
Tunç Kurt’un “Or” öyküsü, uzun süreli savaşların dünyayı ne hale getirdiğine dair çarpıcı bir anlatı sunarken, Seda Özses’in “En Çok Hayal Ettiğiniz Şey Ne?” adlı öyküsü, hayallerin manipülasyonuyla insan psikolojisini inceliyor. Fatih Selvi’nin “İstila”sı, uzaylı istilasını klasik bir bakış açısından anlatırken, “Üçleme” adlı öykü, modern toplumun linç kültürüne dair sert bir eleştiri getiriyor.
Şeyda Aydın’ın siberpunk öyküsü “Uzayın Sonsuzluğu Kadar”, distopya ve kişisel devrimlerin izini sürerken, Selim Erdoğan’ın “Makinedir Takılır” adlı öyküsü, robotlarla kurulan duygusal bağları sorguluyor. Gerilim dozu yüksek “Hemşiroidler” ve vicdanın derinliklerine inen “Vicdan Muhakemesi” ise aklımda kalan hikâyelerden.
Küllerin Şöleni

Gerçeği söylemenin bedeli bazen çok ağır olabilir. Giordano Bruno bu bedeli ödeyenlerden birisi. Kilise’nin yer merkezli evren tasarımına karşı çıkan ve Kopernik’in gözlemlerinden yola çıkarak evrenin sonsuz olduğunu söyleyen Bruno, diri diri yakıldı. Küllerin Şöleni, Bruno’nun yazdığı kitaplardan birisi. Kitap, Bruno’yu temsil eden Teofilo, eğitimli ve açık fikirli bir meslekten olmayan Smitho, koyu Aristotelesçi bir bilgiç olan Prudenzio ve iğneleyici sözleriyle sohbete renk katan Fruella arasında geçen diyaloglardan oluşan kitapta, Bruno, Kopernik’in Güneş merkezli evren modelini savunuyor ve Aristotelesçi dünya görüşüne meydan okuyor. Güneş merkezli teoriyi doğrulamakla kalmayıp aynı zamanda evrenin sonsuz olduğunu ve güneş sistemindekilere benzer sayısız dünyadan oluştuğunu söylüyor. Hele o dönem için bayağı ileri bir düşünce. Ağdalı bir dili var, okuması zor ama değdi.
Çöle İnen Nur

Bu yıl en severek okuduğum kitaplardan birisi de Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur adlı siyeri oldu. Peygamberimizin hayatını, büyük bir edeple, edebi bir üslupla, baştan sona güçlü bir kalemden okumak… İşte Çöle İnen Nur, bu. Sadece bilgilenmiyor, hissediyorsunuz da. Kitabın bölümlere ve kısa paragraflara ayrılmış olması okumayı oldukça kolaylaştırıyor ve sizi yavaşlatacak tek şey kitabı bitirme ya da hakkını verememe çekincesi oluyor. Ruhunuza aşk katmak için okuyunuz.
Siddhartha

Siddhartha’da, Buda’nın, yani asıl adıyla Siddhartha Gautama’nın hayatını, Hermann Hesse’nin durgun su yüzeyi kadar berrak kaleminden okuyoruz. Siddhartha, arkadaşı Govinda ile birlikte Nirvana’ya ulaşma ve hakikati bulma amacıyla yola çıkar. Hayata bir prens olarak başlar, ailesini ve sarayını geride bırakarak ormanlara çekilir ve “samana” yani gezgin bir dilenci olarak yaşamaya başlar. Ancak çilecilikle aradığı tatmini bulamayınca, bir kente yerleşir ve ticaretle uğraşır. Zenginleşir, zevklere kendini açar.
Yıllar sonra, içindeki boşluk hissiyle, sahip olduğu serveti ve ilişkilerini geride bırakarak yeniden münzevi bir yaşama döner.
Bir ırmağın kıyısında kayıkçılık yapan yoksul Vasudeva’nın yanına yerleşir. Vasudeva, ona bilgeliğe ve aydınlanmaya ulaşma yolunda rehberlik eder.
Siddharta, hayatın bütün rollerini yaşar: çileci, zevk düşkünü, keşiş, tüccar, âşık ve baba. Her birinden bir hanmışçasına geçer. Geçtikçe değişir, ruhunu olgunlaştırır. Bir çekiç gözüyle bakarsanız her yerde çivi görürsünüz, derler. Siddharta ise her şeye bir talip gözüyle bakar ve rastladığı her insanı ve olayı, hakikate ulaştıran mürşit olarak görür.
Her Sözcük Bir Tohumdur

Susanna Tamaro’nun bu kitabının adı bile yüreğe hitap ediyor. Peki içeriği ne? Yazarın insanın iç dünyasına yönelerek sözlerin, sessizliğin ve yaşamın derin anlamını sorguladığı bir eser. Kitapta, sözcüklerin bir tohum gibi olduğunu ve ancak insan yüreğinde köklenip büyüyebileceğinden bahsediyor. Yazar, insanın giderek doğadan ve birbirinden uzaklaştığı günümüzde, iletişimsizliğin yol açtığı boşluklara dikkat çekiyor. Kitap, bireyin kendini ve çevresini daha iyi anlaması, ruhunu beslemesi için sessizliğe kulak vermesi gerektiği fikri etrafında şekilleniyor. Özellikle insanlık, doğa ve zaman kavramları üzerine derin düşünceler içeren eserde kendi içsel yolculuğunuza dair ipuçları bulacaksınız.
Kitap dört ana bölümden oluşuyor ve her biri farklı bir temayı işliyor. Evrimden özgürlüğe, zaman algısından sorgulayıcı bir bakış açısına kadar çeşitli konular ele alınıyor. Bazı okuyucular eserin akıcı ve ilham verici olduğunu düşünürken, bazıları kitabın dağınık bir yapıya sahip olduğunu ve roman formundan çok, deneme tarzında ilerlediğini belirtiyor. Özellikle doğaya ve insanın içsel dönüşümüne dair vurucu cümleler kitabı anlamlı kılıyor. Deneme tarzı bir kitap. Bütünlük yok. Bu eleştirilebilir. Yine de Tamaro’nun özgün bakış açısı ve kalemi, içsel bir farkındalık arayanlar için bu kitabı değerli kılıyor.
Yeryüzünde Konaklama

Aşk şairi Pablo Neruda’yı Postacı adlı filmle tanmıştım. Bu da okuduğum ilk kitabı.
Yeryüzünde Konaklama, Pablo Neruda’nın gerçeküstücülüğün izlerini taşıyan, derin metaforlarla bezenmiş şiirlerinden oluşan bir eser. Yeryüzünün değişken doğasını, aşkı, tutkuyu, acıyı ve yalnızlığı güçlü imgelerle yansıtıyor dizelerinde. Aşk, tutku ve heyecan dolu…
Amok Koşucusu

“Amok Koşucusu” adlı meşhur öyküden ismini alan bu kitap Stefan Zweig’ın diğer yayınevlerinde tek başına da basılan birden fazla öyküsünden oluşuyor.
Bir Çöküşün Öyküsü
Felaketler, kimi insanları uyandırır. Hatasını sorgular, “Ne günah işledim?” der. Kendini düzeltir. Kimileri ise umutsuz vakadır, huyundan vazgeçmez ve öykünün baş karakteri Bayan de Prie, tam bir umutsuz vaka. Paris’te bir aristokrat olan Bayan de Prie günlerini şatafatla, gösterişle ve insanları küçümseyerek geçirmiştir. Kral, Prie’nin şımarıklığından bıkıp onu köye sürgün etmiştir. Yazdığı mektuplardan müspet cevap alamayan de Prie, “Biraz daha mütevazı olayım, köyde manzaraya bakıp yaptığım yanlışları düşüneyim,” mi diyor? Tabii ki de hayır. Bir köylü genci parayla, vaatlerle kendisine köle etmeye çalışıyor. Şımarıkça, herkes kendisini konuşsun diye öyle şeyler yapıyor ki okurken de Prie adına utanıp yüzünüzü kapatıyorsunuz. İbretlik bir çöküş öyküsü.
Madalya
Yıl 1810. İspanya ve Fransa arasında savaş var. Fransız Albay, askerleriyle birlikte İspanya’da bir ormanda pusuya düşüyor. Kaçış sırasında Albay bayılır ve uyandığında yalnız kaldığını fark eder. Yandı gülüm keten helva yani… Hayatta kalmak için öldürdüğü bir İspanyol askerinin kıyafetlerini giyerek düşman topraklarında gizlenir. Açlık ve yorgunlukla mücadele ederken, onurunu simgeleyen madalyasını yanına alır. Köylülerden yiyecek dilenir ve hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eder. Zweig, savaş karşıtlığını bu öyküde ortaya koymuş. “Ölümle yüz yüze gelin de o zaman görürsünüz onuru,” demiş adeta. Savaşın dehşetini kanlı betimlemelerle resimlemekte. Ayrıca temel ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olan bir insanın nasıl şartlanmaları, onurunu, kimliğini geride bıraktığına dair bir öykü.
Bezginlik
Depresyonun pençesine düşen bir öğrencinin kafasının içindeki sınırı geçip sona gidişinin öyküsü. Zweig’ın ölümünü düşününce, karaktere kendisinden bir parça kattığını anlamak zor değil.
Amok Koşucusu
Bir sır taşıyan zengin ve asil bir kadın, ona yardım etmeyi reddeden fakat sonra peşinden koşan doktor. Amok, Malay dilinde savaş alanında kızgın ve gözü kara bir biçimde savaşmak anlamındaymış. Doktor da bütün varlığıyla, savaşırcasına kadının peşinden gidiyor ve kendini kaybediyor. Meşhur olduğu kadar var.
Ay Işığı Sokağı
Almanya’ya gidecek gemiyi kaçıran bir yolcu, kendisini bir barda buluyor. Bara müdavim olan bir adam, barda çalışan ve onu sürekli küstahça aşağılayan bir kadın… Yolcumuz ilkin kadını ayıplıyor ama olayın arka planı çok başka. Bir insanın muhtaçlığını, çaresizliğini kullanmanın nasıl ruhu yıprattığını, saf duyguları duvar boyasını söker gibi söktüğünü, ince ince işlediği betimlemeleriyle anlatıyor Zweig.
Sabahattin Ali’nin Köstence Güzellik Kraliçesi adlı öyküsüyle birlikte okuyunuz Ay Işığı Sokağı’nı. Temaları benzemekte, bir kadın nasıl çileden çıkarılır ve sevgisi kalbinden çalınır?
Leporella
Kitaptaki favori öyküm. Köylü, kaba ve ağır mizaçlı bir kadının ruhundaki dişiliğin ortaya çıkma öyküsü, hem de alabildiğine entrikalı bir biçimde. Kahkaha attığınız, göz devirdiğiniz, iğrendiğiniz yerler olacak. Bu öyküyü de Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz şiiriyle birlikte okuyun. Şiirde anlatılan köylü tipini Zweig öykü olarak işlemiş, diyorsunuz, demek ki evrenselmiş.
Leman Gölü Kıyısındaki Olay
Gölde bir adam bulunuyor, baygın bir adam, bir asker. Evine savaş bitmeden asla dönemeyecek bir asker ve savaşın ne zaman biteceğini de kimse bilmez. Yabancı bir dil konuşuyor. Nereden gelmiş? Nereye gidiyor? Zweig, bu öyküde savaşları ve sınırları eleştirmiş. Asker evine dönemez çünkü arada sınır var.
Buna benzer bir olayın gerçekten yaşandığını biliyor musunuz? Kanada’nın Nova Scotia adlı eyaletinde 1830’larda sahilde iki bacağı kesik bir adam buluyorlar. Adam sadece ismini söylüyor, Jerome. Fakat asla geçmişini, nereden geldiğini paylaşmıyor. Doğru düzgün konuşmuyor bile. 47 yıl boyunca yaşamış ama hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmiyor. Sırlarıyla mezara girmiş. Çok ilginç bir olay.
Gurebahane-i Laklakan

Ahmet Haşim’in bu kitabı birçok denemeden oluşuyor. Kitaba ismini ilk ve en uzun deneme olan Gurebahane-i Laklakan veriyor. Kitapta belki onlarca deneme var ama beş tanesinden bahsedeceğim çünkü aksi takdirde video saatlerce sürebilir.
Gurebahane-i Laklakan (Leylekler Bakımevi)
Bu yazıda Ahmet Haşim, İstanbul’da o dönemler revaçta olan eski Türk mimarisini keşfetmek üzere Bursa’ya gider. Burada Grigorie adında Türk kültürüne hayran olan Fransız bir konsolosla tanışır. Ömrünün son yollarını geçirmek üzere Bursa’ya gelmiştir. Bahçesini düzenli bir şekilde değil bir orman gibi dağınık, özgür -ve başka bir bakış açısından bakımsız- hale getirmiş, ölümü hatırlatması için Türklerin mezarlıklara diktiği ağaçlarla doldurmuştur. En sevdiği mekân, bahçenin bir köşesine yaptırdığı üç odalı binadır. Haffaflar Çarşısı’ndaki esnafın bir meydanda sakat kuşlara bakmasından çok etkilenen adam burada kırık kanatlı iki leyleğe bakmaktadır. Burasının ismi bu yüzden “gurebahane-i laklakan”dır. Yani Leylekler Bakımevi.
Fransızın Türk sanat eserlerine olan bu ilgisine Ahmet Haşim şaşırır. Hatta bu Avrupalı adamın Türklerin zekâsını küçümsediğini düşünür. Öyle ya, binlerce yıl önce piramitler, saraylar dikilmişken bir dantel işlemesinde bu kadar hayret edilecek ne olabilir? Grigorie ise elişi sanat eserlerinin, makineleşmiş bir çağ içerisinde insan elinin maharetini ve eserlere kattığı ruhu ortaya çıkardığını anlatır ve böylece ilgisinin sebebini açıklar.
Ahmet Haşim’in yalın tasvirleri dönemin Bursa’sının ve geçtiği mekânların resmini zihninizde çiziyor. Bir trend değilse de kimi Avrupalılar, ülkelerinde gelişen sanayinin getirdiği ruhsuzluktan kaçış olarak Türk kültürüne sığınmaktadır. Bu, Ahmet Haşim’in dediği gibi gizli bir küçümseme ve oryantalizm midir? Belki. Bu deneme, Bursa’yı gezme isteği uyandırdı bende. Bu konsolosun bahçesi de hâlâ duruyorsa görmek isterim.
Müslüman Saati
Ezan vakitlerine endeksli alaturka saat yerine, 24 saatlik alafranga saatin (bugün kullandığımız Batı tarzı saat) gelmesiyle gece-gündüz kavramlarında ve nihayetinde hayat tarzımızda sebep olduğu değişikliklere eleştiri getiriyor yazar, bu denemesinde. Zaman algımızın bozulduğuna değinen yazarın en çok eseflendiği ise fecir vaktini, yani gün doğmadan önceki sabah namazı vaktini uyuyarak geçirmektir.
Bir Ağaç Karşısında
Bir çiçekçideki hurma ağacı karşısında, yazarın, o ağacın doğasından koparılarak kapalı bir ortama mahkûm edilmesinin verdiği ıstırabı tahayyül etmesiyle ortaya çıkmış bir denemedir. İnsandan başka diğer canlıların da acı çektiğini fakat onların acıyı duyurma imkânından mahrum olduğunu anlatır.
Yeni Sanatkâr
Sanatı yozlaştıran “Woke” akımı o zaman da mı varmış, dedim okuyunca. Yok tabii. Klasik sanattan modern sanata geçiş yapılan bir dönemde yazdığı bu denemede Ahmet Haşim, Fransa’da gördüğü yeni sanat eserlerini eleştirmektedir.
Yakup Kadri
Ahmet Haşim, bu denemesinde Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve sanatından övgüyle bahseder. Onu “sanki başka bir âlemde, zengin bir ziyafet sofrasından kalkmış ve bu dünyaya tok ve yorgun gelmiş” biri olarak tanımlar. Ahmet Haşim’e göre Yakup Kadri’ye kadar Türk edebiyatında eserler sanatkârına benzemez, yazarlar gözlemlemedikleri ya da vakıf olmadıkları hususları taklit yoluyla yazmışlardır. Fakat Yakup Kadri “eserinin her satırını, insanlığının altınlarından dokumuş”tur.
Daha önce Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bir romanını okumuş olsaydım bu denemeyi daha iyi anlayabilirdim ki bu kitaptan sonra okumaya karar verdim. 2025 için kendime sözüm olsun.
Kendime Düşünceler

Başucu kitabı. Marcus Aurelius’un bu eserini üç kelimeyle özetlesem Roma’dan yükselen hikmet derdim. Stoacı felsefede, dış dünyadaki olaylar kontrol edilemez ve bu yüzden onlara karşı duygusal tepkiler geliştirmek anlamsızdır. Önemli olan, insanın sadece kendi düşüncelerini ve tepkilerini kontrol edebileceğini fark etmesidir. Bu bağlamda Stoacılar, kaderci bir bakış açısıyla yaşamın getirdiği zorlukları kabul ederler ve bunlara karşı direnç geliştirmeye çalışırlar.
Temel ilkelerinden biri “duygulara kapılmamak”tır. Yani, sevgi, öfke, üzüntü gibi duygular yerine, mantıklı ve soğukkanlı bir tutum benimsemek esastır.
Kitaptan şu alıntıyla stoacılığı özetleyebiliriz: “Ben başıma gelenin kötü bir şey olmadığını düşünürsem ondan bana zarar gelmez.”
Özümseyene kadar tekrar tekrar okumak lazım. Dedim ya, başucu kitabı.
Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla

Bu bir metot. Eşyaları ve hayatı düzene sokma metodu. Eşyaları kategoriye ayırıyorsunuz, örneğin kıyafetler, kitaplar, kağıtlar vs. tek tek elinize alıp size haz veriyorsa tutuyor, vermiyorsa kurtuluyorsunuz. Bu kadar basit. Yazar, bu metodun son derece etkili olduğunu iddia ediyor. Uyguladım mı? Kıyafetlerde evet. Kitaplara gelince… baş salla yapamadım. Ben kitaplarıma kıyamam. O yüzden hâlâ dağınık bir insanım.
Büyük temizliğe başlamadan önce hedefinizi somut bir şekilde belirlemeniz gerekiyor. Nasıl bir yaşam şekline ulaşmayı hedefliyorsunuz? Ayrıntılı bir şekilde hayalinizde canlandırmanız gerekiyor.
Her eşyaya tek tek dokunup onları atıp atmamaya karar verdikçe, karar verme yetiniz gelişiyor. Benliğinizi daha yakından tanıyorsunuz. Benim gibi, kişilik testlerinde “arabulucu” çıkan, karşıdakine katılmaya meyilli olan ve kendi sesini unutan insanlar için son derece değerli bir yeti…
Yazarın bir Japon ve şintoizmden etkilenmiş. Japonya’nın milli dini Şintoizm, animistiktir, her şeyin, taşların, ağaçların, hayvanların ve hatta cansız nesnelerin bile bir ruha sahip olduğuna inanır. Bu da ne demek? Eşyaların ve hatta bizzat evin ruhu var demek. (Şintozim bu yönüyle İslâm öncesi Türklerin inancı olan Tengriciliğe benziyor. Bu yüzden bizim kolektif bilincimize de hitap ediyor.) Marie Kondo, eve girdiğinde selam veriyor. Atacağı eşyalara o güne kadar ona yardımcı olduğu için teşekkür ediyor. Çoraplarını lastikleri dinlensin diye birbiri içine geçirip top yapmıyor ya da çantasını eve her geldiğinde boşaltıyor. Bana çok tatlı geldi bu. Kitabı okuduktan sonra bir süre uyguladım ama etkisi geçti. Ama kıyafet dolabım toplu. Onu bozmadım. Evin geri kalanı dağınık.
Aradığın Şey Kütüphanede Saklı

Hakkında hiçbir şey bilmeden okudum ama bu yılın en sevdiğim kitaplarından biri oldu. Diyelim ki bir derdiniz var ve bir vesileyle halk kütüphanesine gidiyorsunuz. Kütüphaneciden merak ettiğiniz bir konuyla ilgili kitap önerileri istiyorsunuz. Size bir liste veriyor ve listede alakasız bir kitap var. Mesela bir çocuk kitabı ya da bitkilerle ilgili bir kitap… İnsanların ruhunu okuyabilen kütüphaneci, size bir de keçe işlemesinden bir ek hediye ediyor. O alakasız görünen kitap ve ek, sizin hayatınızı değiştiriyor.
Beş kişinin hayatı kütüphanedeki kitaplarla değişirken birbiriyle de kesişiyor. Değişen sadece onların hayatları mı? Hayır! Onlardan ilham alarak, siz de… Aradığınız her şey değilse de bazı şeyler bu kitapta saklı olabilir, kim bilir?
İkigai
Hektor Garcia & Francesc Miralles

Yaşama sebebi. Sizi yataktan kaldıracak şey. Kitabın temeli hayatın anlamını bulmaya dayanıyor. Niçin yaşıyorsunuz? Neden hiçlik yerine bir şeyler var ve siz buradasınız? Bu soruya verdiğiniz cevap, sizin yaşamınızı şekillendiriyor.
Japonya’nın güneyindeki Okinawa adasındaki ömür ortalaması oldukça uzunmuş. 100 yaşını geçen insanlar varmış. Bu kitap da Okinawalıların sırrını bize vermeyi vadediyor.
İlkin, “ikigai” kavramını etraflıca tarifliyor.
- Hangi işte iyisiniz?
- Neyi seviyorsunuz?
- Size ne için para ödeniyor?
- Dünyanın neye ihtiyacı var?
İşte bu soruların ortak noktası “ikigai”.
Bunun dışında logoterapi (“İnsanın Anlam Arayışı” kitabının yazarı Viktor Frankl’ın geliştirdiği anlam terapisi), Morita terapisi ve “akış” kavramından bahsediyor. Akış, “ikigai”ye uygun yaşama yolunda önemli bir hâl. Kendinizi bir uğraşa kaptırdığınızda ve zihninizin içinde geçmişle, gelecekle, boş düşüncelerle meşgul olmadığınızda akışta oluyorsunuz. Akışta kalabilmek için tek bir işe odaklanmak önemli çünkü kendinizi dağıttığınız zaman verimliliğiniz dramatik bir şekilde azalıyor ve hiçbir şeye odaklanamaz hale geliyorsunuz.
Hayat bize aynı anda birçok şey yapmayı, “multitask” olmayı dayatıyor olabilir hatta kendimizi “ben aynı anda birçok şey yapabiliyorum” diye kandırıyor olabiliriz -ben bu kitabı okuyana kadar kandırıyordum- ama kendinizi tek bir işe verdiğinizde aslında beynin çalışma sisteminin tek göreve uygun olduğunu anlıyorsunuz.
Kitapta 100 yaşını geçenlerle yapılan kısa söyleşiler de var. Bunlardan biri olan 114 yaşındaki Walter Breuning “Bedeninizi ve zihninizi meşgul ederseniz uzun süre buralarda olursunuz,” diyor. Genelde öğrenmeyi, sevdikleri işlerle uğraşmayı, hayata tutunmayı hiç bırakmadıklarından bahsediyorlar. Kitapta çeşitli egzersizler ve yeme-içme uyku düzeni ile ilgili tavsiyeler de yer alıyor.
Ben Efsaneyim Çünkü Öğrenciyim

John Wick’e benzerliği ile tanınan internet fenomeni, milli sporcu ve beden öğretmeni Ömer Aslan’ın yazdığı bir kitap. Öğrenci öyküleri, kısa denemeler ve motivasyon veren aforizmalar yer alıyor. Öykülerde ilgisiz anne babaya sahip maddi veya manevi sıkıntılar içindeki öğrencilerin, okulda da anlayışsız öğretmenlerle karşılaştıklarında başarısızlığa sürükleneceği; anlayışlı bir öğretmenin ise her şeyi değiştirebileceği anlatılıyor.
Yazarın kendi hayat hikayesi de kitapta var: Yatılı olarak okuyan, ailesini sadece yaz ve sömestr tatillerinde görebilen bir köy çocuğu olan Ömer, yoksul dış görünümü yüzünden edebiyat öğretmeni tarafından aşağılanıp azarlanırken, beden öğretmeni onun yeteneğini keşfediyor.
Öğrencilere hedeflerinden vazgeçmemeleri, bunun yanında ders çalışmak dışında kendilerine de vakit ayırmalarına yönelik mesajlar varken öğretmenlere de “öğrencinizi anlayın,” diyor.
Cuma Gecesi Semti

Bilge Az’ın öykü kitabı. 11 öyküden oluşuyor. Kitabın ilk iki öyküsü, çocukluk anılarından bahseden tatlı ve nostaljik öyküler.
Kitaba adını veren “Cuma Gecesi Semti” ise polisiye bir öykü. Üç lise öğrencisinin gece gezisi ve ardından birinin öldürülmesiyle başlayan bu hikâye, bir cinayet soruşturmasına odaklanıyor. Bende iz bırakan öykülerden bahsedecek olursak, “Geçmişin İzleri” adlı öykü, iyi kalpli fakat sürekli arkadaş grubu tarafından sömürülen Sercan’ı anlatıyor. Çevresindekilere rağmen iyiliğini korumaya çalıştığı için duygusal bir bağ kurdum onunla.
“Kabuk Değiştiren Bir Adamın Öyküsü”, kitapta benim için öne çıkan diğer bir öykü. İlke, çevresindeki insanların taleplerine sürekli boyun eğen, pasif agresif bir karakter. Hikâyenin ilerleyişi, İlke’nin kendisiyle yüzleşmesini ve yaşadığı ruhsal çözülmeyi ele alıyor. Psikoterapi süreciyle karakterin geçmişini ve yaşadığı travmaların kaynağını keşfetmesi, öykünün psikolojik derinliğini artırıyor.
Oğuz Atay’a ve Onat Kutlar’a selam verilen öyküleri de beğendim. Okumuş olsaydım daha iyi anlardım. Karakterlerin çoğu, toplumsal düzen içinde sıkışmış, kendi çıkmazlarında kaybolmuş bireyler. Şehir yaşamının karanlık ve yıpratıcı yönünü okuyorsunuz sayfalarda.
Problem Çözümüne Giriş 101

Beni en çok etkileyen kitaplardan birisi Problem Çözümüne Giriş 101 oldu. Hatta okumaya başladığımda, “Niçin daha önce okumadım?” diye sordum kendime. Kitap beş ayrı karakter üzerinden problem çözme tekniklerini anlatıyor: Bayan İç Çekiş, Bay Muhalif, Bayan Hayalperest, Bay Girişimci ve Problem Çözen Çocuk. İlk dört karakterin problemleri çözüme ulaştıramamasına neden olan huyları vardır. İsimlerinden az çok anlamışsınızdır.
Kitap, çözüm tekniklerini, üç bölümde örnek sorunları öyküleştirerek anlatıyor. İlkinde seyircilerini arttırmak isteyen bir okul rock grubu, ikincisinde para biriktirip bilgisayar almak isteyen bir çocuk ve üçüncüsünde de futbol kariyeri için iki okulu kıyaslayıp daha iyisini seçmeye çalışan bir çocuk var. İsteklerini, tespitlerini ve eylem planlarını adım adım işlerken farklı problem çözümü araç setlerini de tanıtıyor.
Hem çocuklara hem yetişkinlere hitap eden ve bizi mantığımızın sesine kulak verip gönlümüzde yatan hayatı inşa etmeye çağıran bir kitap.
Yuvaya Yolculuk

New Age inancına göre aydınlanan bir bireyin yolculuğunu ve ruhani mertebelerini çeşitli sembollerle, roman biçiminde anlatıyor. Yedi evden, yedi mertebeden geçiyor ve her birinde yeni dersler alıyor. Bir yandan olumlu, bir yandan ise olumsuz hatta zararlı mesajlar verdiğini düşündüğüm bir kitap. Nasıl zararlı? Mesela şöyle bir öğreti var kitapta. Biri size kötülük mü yaptı? Ne olursa olsun, en ağır şeyleri bile düşünebilirsiniz. O kötülük yapan kişiyle siz ruhlar âleminde bir sevgi kontratı imzalamışsınız. Sen bana şunu şunu yapacaksın, benim hayatım mahvolacak ama çile çektiğim için daha hızlı aydınlanacağım. Her şeyde bir hayır vardır, orası bir konu ama kitapta resmen kötülüğü güzelliyor.
Size kötülük yapan birini bağışlamanız, ona iyilik etmeniz başka bir şey… Kötülüğü kutsamanız ayrı bir şey. İlki rahmani, ikincisi şeytani. Kitap ikincisini yapıyor.
İstenmeyen Adam

Bu kitabı okudum ama hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok çünkü unuttum. Üstümde pek etkisi olmadı. Türkiye’yi seven, Türk-Yunan dostluğu için çalışan Yunan bir yazar bir şekilde Türkiye’de persona non grata yani istenmeyen adam ilan ediliyor. Neler yaşadığını anlatıyor. Konuyla ilgilenenler okuyabilir ama düz insan olarak okuduktan bir süre sonra aklımdan çıktı.
Korney Vasilyev
Son olarak YouTube’dan sesli olarak dinlediğim bir öyküden bahsedeceğim.
Korney Vasilyev, Tolstoy‘un kısa öyküsü. Köyden uzakta ticaretle uğraşan Vasilyev, Kuzma adında bir adamdan karısı hakkında bazı iddialar duyar. Bu da Korney’e çok pişman olacağı bir şeyler yaptırır. Tolstoy, birçok öyküsünde olduğu gibi bu öyküde de hayata dair bir kesit sunup dersler veriyor. Ah dilim, ah dilim, dileyim seni dilim dilim, diye bir söz boşuna yok. Ne yazık ki bazı zararlar geri alınmıyor.
Sona geldik. Bu yılı da böyle geçirdim. Bahsettiğim kitapları daha önce okumuş muydunuz? Siz geçmek üzere olduğumuz yıl neler okudunuz ve yeni yılda neler okumayı planlıyorsunuz? Yorumlarda bekliyorum. Mutlu yıllar!
Bu içeriği seyredebilirsiniz:

