Şans Avcısı Per – Kitap İncelemesi

Geçen yıl bu kitabı okuduğumda o kadar çok edebi haz almıştım ki derhal oturup bir inceleme yazma isteği duydum. “Uzun, düzgün bir yazı olsun.” diye erteleye erteleye aradan bir yıl geçmiş. Öyleyse hemen, yazması da muhtemelen epey uzun sürecek bu incelemeye başlayayım.

Danimarkalı doğalcı yazar Henrik Pontoppidan‘ın 20. yüzyılın başında yayınlanan Lykke-Per adlı kitabı 2018’de Bille August tarafından sinemaya uyarlandı. 2020’nin Haziran ayında da Soysal Yayın Grubu tarafından ilk kez Türkçeye kazandırılan bu roman, bizleri 1890’lar Danimarkası’nda yaşayan genç ve girişimci mühendis Per’in sönük başlayıp bir yıldız gibi parlayan hayatına taşıyor.

Lykke-Per

Per, adını kendisi koyanlardan. Kasabadan dışlanmış aykırı bir din adamının en küçük oğlu olarak dünyaya gelen bu “isyankâr” çocuğa ailesinin verdiği isim Peter’dir. İsyankâr ithamı ailesine aittir. Zira daha erken yaşlarında evdeki geleneklere ve düzene karşı gelmektedir. Henüz okula gitmeden önce komşu çiftliklerde oynayan Peter, babası Rahip Sidenius’un münzevi, tabiri caizse “bir lokma bir hırka” yaşayışına karşın dünyevi ve yaşamı nimetlerinden faydalanmak isteyen bir bakış açısına sahip olmuştur. Okula başladıktan sonra ise şehirdeki küçük hırsız çetesinin elebaşı olur.

Peter ailesinden kopuk bir şekilde büyür, zihnen bambaşka yerdedir. Ailesinin fakir yaşayışından utanç duymaktadır. Babasının sofuluğu diğer kardeşlerinin aksine onu hiç etkilemez. Bir gün büyüdüğünde mühendis olmak istediğine karar verir. Okulda da bu yönde cesaretlendirilen Peter’in matematiği giderek gelişir. On altı yaşında Peter, üniversite okumak üzere evinden ayrılır ve başkente taşınır.

Per (oyn. Esben Smed)

Kopenhag’da yaşamaya başladıktan sonra yaşlı bir çiftin yanına taşınarak okula başlayan Peter geçmişinden kalan izleri silmeye çalışır. Odasında evini hatırlatacak hiçbir eşya yoktur. İsmini de bu uğurda değiştirmiştir. Artık adını Peter Andreas olarak değil, Per olarak yazar. Ailesiyle yalnızca harçlık almak için görüşmektedir Per.

Okul için beklentileri orasının adeta sanat tapınağı, kutsal bir düşünce atölyesi olmasıdır, orada “insanlığın gelecekteki mutluluğu ve refahı ruhun şimşekleri ve gök gürültüsü altında demir bir örsteymişçesine dövülür”. Ne var ki Per bu okulun da kasabada bitirdiği okuldan farksız olduğunu, hocaların heyecanını yitirmiş olduğunu görür ve hayal kırıklığına uğrar.

Per kendisini büyük hedefine adar. Bu, “Orta Jutland’ın tüm büyük ırmaklarını, göllerini ve fiyort girintilerini birbirine bağlayan yer altı sularından bir ağ oluşturmak ve her iki tarafta ekili fundalıkları ve yeni gelişen yerleşimci şehirleri okyanus ile bağlantılı olarak yerleştirmek”tir.

Danimarka’yı dünya deniz ticaretinin merkezlerinden biri yapacak dev bir projedir. Su yollarını derinleştirip düzenleyerek ve limanda tadilat yaparak kötü durumdaki denizciliği canlandıracak daha küçük çaplı projesini hayal kurarak, saatlerce çizim yapar, arsa alanlarını ve debileri hesaplar, ayrıntıları artırdıkça artırarak büyütmüştür.

Önemli birisi olmak istemektedir Per. Bu yüzden küçük bir proje ona yetmez. Büyüttükçe büyütür. Ne var ki düşünceleri aşırıya kaçtıkça cesareti de kırılmaktadır.

Zaman içerisinde Per çevresini genişletir. İş adamlarıyla ve sanatkârlarla tanışır. Hedefine gün geçtikçe yaklaşmaktadır. Tanıştığı ailelerden birisi ise Salomon ailesidir, Yahudi zengin bir ailedir. Salomon ailesinin evindeki neşe ve mutluluk Per’i etkiler. Çocukluğundaki evinin sönük, neşesiz, yoksul halinin her açıdan zıddıdır.

Yazar, yalnızca Per’in ruh halini tasvir etmekle kalmaz, Danimarka’nın toplumsal katmanlarını da işler. Örneğin Per’in müdavimi olduğu kafedeki Fritjof karakteriyle sanat dünyasını, projesine finansman bulmak için başvurduğu iş adamları üzerinden dönemin bankacılık ve ticaret endüstrisini, Salomon ailesi üzerinden toplumdaki antisemitizmi gösterir.

Per ve Salomon ailesinin büyük kızı Jakobe, birbirlerine âşık olurlar. Ondan önce Per’in karışık bir aşk hayatı olmuştur, fakat kimseye bu kadar bağlanmamıştır. Dıştan bakıldığında her şey yolunda gibidir. Projesine destek bulmuştur, saygın bir çevresi vardır ve sevdiği kadınla nişanlıdır. İstediği ve ihtiyaç duyduğu her şeye sahip gibi görünse bile Per huzursuzdur. Ne yaparsa yapsın mutlu olamaz.

Roman boyunca Per yapar ve yıkar, insanları kullanır, içindeki kibri yenemez. Jakobe’yi sever ama onu bile defalarca hayal kırıklığına uğratır. En sonunda hayallerinin zıddına küçük bir köye taşınır, bir köylü kadınla evlenip mütevazı bir hayat yaşamaya başlar. Onu da birkaç çocuktan sonra terk eder. Daima aramaktadır Per, zenginlikte, büyük hayallerde, daha sonra da mütevazı bir yaşamda. Geçen yıllar onu önce nefret ettiği babasına benzetmiş, sonra da bilgeleştirerek kendisini bulmasını sağlamıştır.

Romanın diğer bir ana karakteri olan Jakobe’den bahsetmezsem olmaz. Jakobe, zeki, güçlü ve iyi kalpli bir kadın. Per yüzünden yaşadığı acıların üstesinden yaraları sararak gelir. Yetim çocuklar için bir okul kurar ve kendini bu okula adar. Per çocukluk travmalarına karşı ne kadar ruhunu iyileştirmeyi başaramadıysa, Jakobe de o kadar başarmış ve içsel aydınlığı bulmuştur.

Jakobe Solomon (oyn. Katrine Greis-Rosenthal)

Şöhret, servet ve aşk arayışının ardında aslında iç huzura ve hayatın anlamını aramaya duyulan özlem olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatan roman toplum ve dönem hakkında da değerli bilgiler sunar. Kitapta işlenen çatışmalar her devirde ve diyarda vardır: gelenek ve yenilik, dinsellik ve dünyevilik; toplumculuk ve bireycilik; nesiller, sosyal sınıflar, ırklar ve cinsiyetler arasında… İnsan ve Tanrı arasında…

Film, genel olarak kitaba sadık kalmış. Fakat kitaptan daha az detaylı -kitaptaki her şeyi işlese saatler sürmesi gerekirdi- ve Per’in iç dünyasını kitap kadar iyi işleyemiyor. Hak ettiğinden çok daha az bilinen bu klasiği okumaya vesile olabildiyse bu yazım, ne mutlu bana.

Liste(leri) seçin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.