PAPATYA TARLASINDA RÖNESANS – Ön Okuma

Sefalar getirdiniz! Burada Papatya Tarlasında Rönesans‘ın ilk iki bölümü yer alıyor. Kitabın yayın hakları Başlangıç Yayınları‘ndadır.

Yağmurun Altında Bir Kadın Cesedi

2017, İstanbul.

Homurdanarak uyanıp yeni bir güne, isteksizce işe gidenler; yüreği görev aşkıyla yanıp tutuşurken yetişmek için koşanlar; erken sabahı sevip, onunla dost olmak için yatağını çabuk terk etmiş olan sporcular, çayırda kelebek kovalarcasına kalemine ilham arayan şairler, oyun oynamak üzere annesinden habersizce aşağı inmiş bir çocuk… Kısacası, Mart ayının ilk Perşembe sabahının altısında uyanmış ve dışarı çıkmış kim varsa Hisar’ın dibindeki gizemli kadın cesedinden haberdar oldu.

Hüzün şehrinin mutat ikliminin hilafına, yağmurlar ıslatmıştı çukurları bütün gece. Ufak bir sel, basmıştı hazırlıksız yerleri gizlice. Yağmurun bir hediyesi de, hisarın dibine bırakılmıştı: Ceset… Kimliği yok, yirmili yaşlarda gözüküyor. Pürüzsüz bir cildi var ama giydiği giysiler samandan yapılmış sanki. Öylesine sarı, öylesine yıpranmış… Acı şartların izleri kendini sorgulatıyor insana, kaderi, Allah herkese yetecek kadar imkân verdiği halde neyi eksik bıraktığımızı. Bu sorgulama bile kızın dış görünüşü etkisiyle geliştiği için samimiyetten uzak.

Saat yedi. Polisler olay yerini doldurmuş durumda. Sarı şerit çekilmiş alana, halk içeri alınmıyor. Sınırlı sayıda kameraman, haber için çekim yapmaya çalışıyor. Polisler tarafından yüzünün fotoğrafı çekilen genç kız, büyük boyutlarda bir oyuncak bebek gibi sedyeye yatırılıp hastaneye kaldırılıyor.

Dokuz. Hisar tamamen boşaltıldı. Sosyal medyada paylaşım yapıp vicdani hislerini tatmin edenler dışında bütün İstanbul, hayatına geri dönüyor.

On iki. Meşguliyet bu sefer Emniyet koridorlarına taşmış. Arşivler, kayıp ihbarları harıl harıl taranmakta. Eğer birkaç güne kadar kızın kimliği ya da ailesi bulunamazsa, fotoğrafı internetteki “Kimliği Belirsiz Cesetler” sayfasına konulacak.

Bir gün sonra… Ceset, yakınlardaki bir hastanenin morguna kaldırıldı. Kan ve DNA örnekleri alınıyor. Üç gün sonra savcı huzurunda otopsi yapılacak.

Morga kaldırıldığı günün kamera görüntüleri biraz ilginç. Bir görevli, cesetleri kontrol etmek için aşağı iniyor. Her bir çekmeceye teker teker bakıp, listeye işaretliyor. Sıra kızın bulunduğu bölmeye gelince, çalışan, açık çekmeceye bakıyor, listeyi kaldırıp kalemi uzatıyor ve bileğindeki sıkışma hissiyle dona kalıyor. Diğer elinden liste düşüyor beşerin. Kalp krizi geçirerek vefat etmeden birkaç saniye önce gözlerini biraz kaldırdığı zaman, bir anda kolunu sıkı sıkı tutmuş olan kızın şaşırmış eflatun gözleriyle karşılaşıyor.

Anadan üryan olan kız korkup bacaklarını çekiyor karnına. Etrafı inceliyor bu sırada. Bir süre oturduktan sonra kalkıyor, kolları sarılı halde içeride dolanıyor, boş sedyelerin birinden çarşafı çekip bedenine doluyor tek omzu açıkta kalacak şekilde. Sonra çıkıp gidiyor kapıdan sessizce.

Aylarca araştırılsa da kim ve nerede olduğu bulunamıyor. Hastanenin başka kayıtlarında görünmüyor kız, buharlaşmış gibi.

Yönetimi sarsan bu olay,hastanenin itibarının düşmemesi için basına sızdırılmadı. Arama süresi bitince kayıtlar polisin izniyle yok edildi ve kısa sürede meçhul kız unutuldu.    

Papatya Tarlası

1374, Londra.

Yaz günü olmasına rağmen, üç yüzüncü yıl dönümüne dört sene kalmış bir kulenin zindanlarında acıtıcı bir soğuk hâkimdi.

Londra Kulesi. Çoğu zaman asilzadeleri, kimi zaman halkı geçirmiş kapısından. Satranç tahtasının orta kareleri olmuş, kazananı belirlemiş kanlı iç savaşlarda. Kule, taç ve saltanatın demir yumruğu, hem de kâbuslarda inşa edilen bir hapishane – kralın, yüksek rütbeli düşmanları için hazırlattığı özel bir misafirhane.

Öğlen vaktiydi, ne var ki buraya bir damla bile güneş ışığı vurmuyordu.

Yerler ve duvarlar taştan yapılmıştı, hücrelerin kapısı ise demirden. Hücreler tek kişilikti, ayağa ancak kalkılabilecek kadar alçak tavanlı ve uzanıp yatılınca ayaklar duvara değecek kadar dardı. Köşede tuvalet için ayrı bir bölme vardı, fakat çeşme bulunmuyordu.

Elinde bir sığırın kuyruğunu andıran kırbaç ve içinde bitmeyen bir hiddetle yürüyen iri yapılı gardiyanın önünü görmesini sağlayan tek kaynak, her iki kapı arasına konmuş meşalelerdi.

Çıplaktı ayakları gardiyanın. Soğuk zemin, her adımında rahatlatıcı bir serinlik veriyordu insana. Varmak istediği kapının önünde durdu zindancı. Sol elindeki su dolu matarayı biraz daha sıktı ve sağ elindeki kırbacı diğer elinin parmaklarına sıkıştırarak boş yer olmayan deri kemerinde anahtarı aradı.

Eski kilit takırdayarak açıldı. İçeride diz çökmüş bir adam görünüyordu. Kıyafetleri yeni, fakat parçalanmıştı. Parmakları yerdeydi. Ne yaptığına dikkatlice baktı gardiyan, birkaç dakika sonra anlayabildi. Yerin kirini kullanarak yazı yazıyordu genç mahkûm.

Aklı başından giden zindancı, matarayı attı bir kenara. Saçından yakaladı mahkûmu. “Sana… Buraya… Yazı… Yazılmayacak… Demedim mi?”

Her kelimesinde başını bir kez duvara çarpıyordu.

“Dur, ne olur!” dedi can havliyle mahkûm. Gardiyan onu bıraktığında burnundan kan sızıyordu. Konuşabilecek gücü topladığında “Ben sadece insanımızın refahı için gerekeni yapıyorum.” dedi, “Fikirlerimden de dönmeyeceğim.”

“Aferin sana.” Gardiyan alaylı konuşuyordu. “Hele şu mahkeme bir geçsin de, göreceğiz. Bakalım çöpçünün kızında…” – söylediği, zanlının omurgasını kırmakla meşhur yuvarlak bir işkence aletiydi – “… inlerken de bu kararlılığın olacak mı üzerinde tatlı çocuk? Ah, yetkim olsa, ah! Ellerim kaşınıyor resmen!”

Gardiyan, bütün suyu yerlere saçılmış olan matarayı mahkûmun önüne attı.

“Bay John Joseph Daisy, hazır ol. İki saat sonra mahkemen var.”

Açılmasıyla içeriye meşalenin ışıklarından zayıf bir huzme bırakan kapı, ağır ağır kapanarak içeriyi yeniden karanlığa teslim etti.

“Tanrım…” diye mırıldandı Joseph. Yerdeki matarayı alıp içinde kalmış olan birkaç damlayla ıslattı kupkuru dudaklarını. “Biliyorsun tanrım…” dedi. “Biliyorsun.”

Mahkeme saatine kadar dilinden çıkan tek cümle bu oldu.

Hınca hınç dolmuştu çevre. Fakir Londra halkı, tek eğlencesi olan toplumsal olaylardan birini daha izlemek üzere toplanmıştı, duruşmayı gören yerlere. “Vay be…” fısıltıları dolaşıyordu, “Doktora bak sen!” Daha bir hafta önce hayranlıktan tüylerinin diken diken olduğu biricik hekimleri, artık nazarlarında küçümsenecek haldeydi. Çoğunluk, iyi bir yol arkadaşı değildi, bağlayıcı bir şuurdan yoksunsa eğer.Kayan bir yıldız, güneşsiz göğün karanlığını ne kadar bölebilirse bilinçsiz kitlelerin sevgisi de bireye o kadar çare olurdu.

İyi insanlar tarafından çok sevilen, hatta aziz sayılıp sayılmaması tartışılan Doktor John Joseph Daisy, tam sekiz gün önce “Ölümsüzlük” adında bir makale yayınlamıştı. Kralın ve kilisenin beğenmediği savlar içeren bu yazı, doktoru bir gecede aziz mertebesinden dinsizlikle yargılanan bir sapkın durumuna düşürmeye yetmişti bile. Yedi gündür sıcacık evinden uzakta, dar bir hücrede mahkemeyi beklemekteydi Joseph. Soğuktan, pislikten ve rutubetten dolayı halsizdi ve bolca öksürmeye başlamıştı – daha hiçbir zorlama yapılmadığı halde hem de! Eğer bu genç adam birazdan, hâkimin önünde İngiltere’nin kutsanmış krallığını yıkmaya çalıştığını itiraf edip, yazdığı her şeyden vazgeçtiğini beyanla özür dilemezse, hapse yeniden atılacak ve suçunu itiraf edene kadar hiç kimsenin adını bile duymaması gereken işkencelere uğratılacaktı.

Kalabalığın içinde dağınık sarı saçları pişmaniyeye benzeyen genç bir kadın, kucağındaki oğlan çocuğunu daha sıkı tuttu. Hem birazdan cereyan edecek mahkemeyi görebileceği, hem de insanların dikkatini fazla çekmeyeceği uygun bir yer aradı. Bu genç kadın, Sarah Daisy, Londra’nın soylulardan sonra en tanınmış kadınlarından biriydi. Okuma yazma bilen yüz kişiden biri olmasıyla, zenginlik ve cömertliği aynı anda taşımasıyla ve en önemlisi, ülkenin en önemli doktorlarından biri olan John Joseph Daisy’nin eşi olmasıyla adı biraz hayranlık, biraz kıskançlıkla telaffuz edilirdi. Henüz yirmi iki yaşında olan Sarah, beş yıllık evliliğinin on sekizinci ayında bir erkek evlat sahibi olmuştu.

Duvar kenarına geçip Orson’a biraz daha sarıldı Sarah, diğer insanların “Vah zavallı, düştükleri hale bak,” diye haykıran, acıyan bakışlarını görmemek için. Hâkimin, din adamlarının, sorgu heyetinin kürsüleri kurulurken daldı kaldı.

Gün batımına yaklaşırken okşuyordu rüzgâr saç tellerini. Her okşadığında biraz daha eksik hissediyordu Sarah kendini. Alışık değildi saçlarının dağınık, kirli durmasına. Joseph’in evlendikleri ilk günden itibaren eşini “Yasemin…” diye sevip, kaynattığı yasemin çiçekleriyle saçlarını yıkamasını özlüyordu. Ardından her ilmeği tek tek öperek örmesini, öylece beraber girmelerini sabaha…

Bütün insanlar için “Bayan Daisy” ya da “Bayan Sarah”yken, Joseph’in yanında ak yaseminlere dönerdi adeta. Ne zaman “Yaseminim…” diye güzel kokularla yıkansa yüreği, o da biricik kocasına “Papatyam…” diye seslenirdi.

Evlerinin kapısında “Daisy House” Daisy Ailesinin Evi yerine “The Daisy Field” Papatya Tarlası yazılıydı. Her gün bu kapının arkasında, bir çiçek bahçesi mutluluğunu yaşarlardı.

“Ah papatya…” diye mırıldandı bir kez daha. Biraz sonra, bütün bu halkanın tam ortasında, hâkime masumluğunu kanıtlamaya çalışırken elini tutabilmeyi ne kadar da çok isterdi!

Mübaşirin gür sesi, uğultuyu karahindiba çiçeği gibi dağıttı:

“Susun! Mahkeme başlamak üzere!”

Gong sesi çalındı. Sarah bulunduğu köşeye iyice sinerken, halk, olan biteni daha iyi görebilmek için itişip kakışarak kendilerine yer açtı.

Kulenin tenha yerlerini gözetleyen, demir geçidin iç tarafında tek başına bekleyen bir nöbetçi, büyük kalabalıktan birinin bu tarafa geldiğini görünce gözlerini kıstı. Üzerindeki uzun elbiseyi gördü önce. Siyah, parlak ve yaka kısımları kürklü elbise… Endişelendi. Yargı kurulundan birinin burada ne işi vardı?

“Bayım,” dedi yüzüne gölge vuran adamın önüne geçerek. Makam sahibi birinin karşısına çıkmanın çekingenliği dalgalanıyordu yüzünde. “İçeriye geçemezsiniz. Duruşma başlıyor, hazır olmanız gerekiyor.”

Heyet üyesinin yüz hatlarına kızgınlığın izleri vurmadı. “Biliyorum,” dedi adam, sakindi; kalın ama ahenkli bir sesi vardı. Göğsünde, dolgun gümüş bir zincirin ucunda asılı büyük haçı uzattı. “Çok uzun sürmez. En adil kararı verebilmek için Tanrı’ya dua etmek istiyorum.” Mutmain olan asker, çekilerek yok verdi. Aza, uzun pelerinini sürüyerek uzaklaştı, karanlığa karıştı.

Hiçbir âdemoğlunun en küçük bir harekete dahi şahit olamayacağı bir kuytuya gelince, bitirdi uzun yürüyüşünü. Önce haçlı kolyeyi, sonra da pelerinini çıkarıp attı. Yaslandı gerisindeki eski duvarlara, soluklandı. İç cebinden bir ayna çıkararak yüzünü inceledi. Tehlikeliydi. “Mor gözleri buralarda hoş görmezler.” dedi, kendisine öğüt veriyormuş gibi.

Tek bir yere odakladı tüm düşüncelerini, yumdu gözlerini. Birkaç kez, “Menni nomen sakrifin, mutare menum statim.” diye mırıldandı, sayıklıyordu sanki. Adım feda edilen, değiştir beni hemen. Latinceye benziyordu, ancak Latince değildi.

Kürelerinin önündeki perdeleri yeniden açtığında adam, aynada değişimini gördü. Bir parça esmerleşen tenini, cam mavisi gözlerini… Memnuniyetle kıvrıldı dudakları. Belki doğal durmuyordu ama hiç yoktan iyiydi.

Tamamdı tamamlanması gereken, artık oyalanmamak lazımdı. Pelerinini ve kolyesini yeniden üzerine geçiren heyet üyesi, mahkemedeki yerini almak için saklandığı yerden ayrıldı.

Tam iki buçuk saat boyunca sessiz kalan zindan, gardiyanın sesiyle yeniden inledi:

“Doktor!”

Joseph beklemediği sesten dolayı irkildi. Hücre kapısı açılırken sürpriz bir ışıkla kamaşan gözlerini kıstı. Gardiyan bir elinde meşaleyle girmişti hücreye.

Sertti yumuşaklık nedir bilmeyen sesi ama önceki tehditkâr tavrından eser kalmamıştı. “Ahaliye kötü görünmek istemezsin. Sana yeni kıyafetler ve bolca su getirmem emredildi.” Elindeki kumaşları Joseph’in önüne atan gardiyan, meşaleyi de kapının kenarına taktı, böylece hücrenin içi yeteri kadar aydınlandı. “Birazını iç, birazıyla da yüzünü yıkayıp saçlarını düzelt. Yarım saat içinde askerler seni alana götürmek için buraya gelecek.” Su dolu kovayı özenle içeri taşıdıktan sonra kapıyı yarım kapatarak gitti. O kadar hızlı olmuştu ki, Joseph teşekkür edememişti bile.

İlk işi rahat su içilsin diye kovanın içine konmuş tası bir kenara koyup, kovayı direkt başına dikmek oldu. Yanan içini bir nebze serinlettikten sonra koluyla ağzını sildi. Belki de, diye düşündü, biraz önce hayatındaki en lezzetli suyu içmişti.

Hemen ardından bir daha dikti bütün kovayı. Bu sefer indirmedi, ta ki midesinin sonuna kadar dolduğunu hissedene dek. Artık dayanamayacağı noktaya gelince bıraktı. Bilinçsizce gülümsüyordu.

Kovanın dibinde kalan bir tas suyu başından aşağıya boşaltıp yüzünü sıvazladı. Kendine gelmişti.

Kıyafetlerini değiştirdi, saçlarını düzeltti. Ayağa kalkıp, dik durma provası yaptı. En çok, ailesini düşününce sızlıyordu burnunun direği. Seyircilere kesinlikle bakmamaya karar verdi, çünkü Sarah ve Orson’u görürse, biliyordu, dayanamazdı.

Ritmik ayak sesleri, vaktin geldiğini hatırlattı doktora. Joseph, hazırlandı, son bir kez üstünü başını inceledi ve askerleri bekledi.

Hücreye üçüncü olarak girenler, iki tane şövalye oldu. Rütbeleri düşük eşlikçilerdi bunlar, elçileri kral huzuruna çıkarmak ya da mahkûmları mahkemeye götürmek gibi küçük görevleri vardı. Joseph’in bilekleri kelepçelenmedi, sıkıca tutulmadı kolları. Sadece askerlerden biri, mızrağın ucuyla gidecekleri yönü gösterdi.

Görevliler tarafından iyi davranılmasının, beraat etme ihtimaline işaret edip etmediğini düşündü doktor. Belki de anlatabilirdi, “Ölümsüzlük Teorisi”nin dini öğretilere hiçbir şekilde aykırı olmadığını. “Eğer yeterince anlatabilirsem…” diye düşündü, “Teorinin uygulanması için gerekli ödeneği bile alabilirim. Yeter ki iyi konuş Joshy, iyi konuş…”

Güneşe çıkmadan önce gözlerini kapattı. Yüzlerce insanın meraklı bakışlarını hissedebiliyordu, sarsılan güvenleri, dolaşan fısıltıları… “Bütün şüpheleri yok etmek için sadece bir fırsatım var,” diye mırıldandı kendi kendine.

Hava sıcaktı. Soğuk havadan bir anda sıcağa çıkmak, Joseph’i terletti. Narçiçeği tuniği güneşin altında parlıyor, çizmeleri yerden toz kaldırıyordu. Beraberce sanık sandalyesine kadar yürüdüler. Bu sırada insanlardan öyle bir ses çıktı ki görevlilerden biri izlemeye gelenleri ikinci kez susturmak zorunda kaldı.

Yargıç, başlarken mahkemeye, yargıladığının gözlerinin tam içine baktı.

“Bay Daisy… Dört Haziran günü öğleden sonra saat beşte, Bilim Dergisi’ne bir makale göndermişsiniz. Makalede, insan vücudunun hastalığa ve ölüme mecbur olmadığını, doğru beslenme ve uygun tedavilerle ortalama ömrün yüzlerce yıla çıkarılabileceğini iddia ediyorsunuz. Oysa İncil’de açık bir şekilde insanın ölüme mahkûm olduğu yazılıdır. Uzun ömürlülük isteği, şeytanlaşmak ve Tanrı’ya karşı gelmektir. Söz sizin.”

“Adaletin tesisçisi Hâkim Bey’e ve bütün Londra halkına saygılarımı sunarım,” diyerek söze başladı Joseph. “Dedikleriniz doğrudur. Beslenme tarzı ve tedavilerin düzenlenerek yaşam kalitesinin artırılıp, yaşam süresinin üç dört katına çıkarılabileceğini, hastalık sebebiyle kaynaklanan ölümlerin tamamen kaldırılabileceğini söylüyorum.

Diyorum ki, daha sağlıklı ve temiz sokaklarda yaşayabiliriz. Ülkemiz gönence kavuşabilir. Sokaklarımız veba salgınından kırılmayabilir. Torunlarımızla ve belki onların torunlarıyla da neşe içinde vakit geçirebiliriz. Sayrılığın soğuk yüzü, bu kutlu yerin bütün hanelerini terk edebilir. Yeter ki gayret edelim!

Bu kesinlikle Tanrı’nın kanunlarına aykırılık teşkil etmemektedir.

Bir düşünün… Eğer Tanrı bizim elimizden geldiğince uzun yaşamamızı istemeseydi, niçin vücudumuzu, yaşamı koruyacak reflekslerle kapladı? Güzelliklere dalmamızı istemeseydi, neden doğalın en doğalı olan meyve ve çiçekleri rengârenk yarattı?

Yaşam bizim aslımızdır, benim isteğim ise iyi yaşamak.

Bugün şeytanın yardımcısı olduğumu iddia ediyorsunuz. Oysaki hastalıkların bizim sabrımızı ve gücümüzü artırmak için gönderildiğini vaazlarınızdan öğrendim.

Mücadele etmediğimiz zorluk nasıl gücümüzü artırabilir ki?

Gerçek sabır, durup öylece beklemek değildir. Gerçek sabır, şikâyetle meşgul olmayıp, belanın giderilmesi için üzerimize düşeni yapmaktır. Benim kuramım da, Tanrı’nın ve insanlığın amacını gerçekleştirecektir.”

Joseph sözü bittikten sonra önüne bakıp kuruyan dudaklarını yaladı. Kekelemediği için mutluydu.

Hâkim, yardımcılarıyla istişare ediyor, arada mendille alnını siliyordu. Birkaç dakika hararetle tartıştıktan sonra uğultuları susturan hâkim, doktora yöneldi.

“Bugüne kadar birçok aziz hastalıkla sınanmıştır.” dedi. “Birçoğu dualara sığınmış, tedaviyi reddederek sabretmiştir, hatta bu yüzden ölenler bile olmuştur. Sabır fazilettir, fakat siz insanları faziletten alıkoyarak dünyeviliğe yönlendiriyorsunuz.”

Joseph bir an hiç konuşamayacağını sandı ancak tek bir cümle, şelale gibi taştı dudaklarından: “Eğer azizler tedavi olup hastalıktan kurtulsaydı da şu an aramızda olsalardı dinimiz açısından daha iyi olmaz mıydı? Tanrı da bunu istemez miydi?”

Durgun suya düşen taş etkisi yaratan bu cümle, bir an herkesi sessizliğe boğdu. Sonra tribünlerden ıslıklı bir alkış yükseldi.

Söylenecek bir şey kalmamıştı artık. Halk, Joseph’in haklılığına ikna olmuştu.

Heyet ayağa kalktı. Hâkim, yardımcılarıyla bakıştı fakat bu sefer kimse konuşmadı.

Doktor, kendisini destekleyen çığlıklardan ürktü. Kendine verdiği sözden cayan gözleri, güç bulabilmek için yaseminini ve can parçasını aradı seyirciler arasında. Bulamayınca yine önüne döndü.

“Karar!”

Yükselen sesler bir anda söndü. Joseph de dâhil olmak üzere bütün oturanlar ayağa kalktı. Yüzünün ekşimesini bastırmaya çalıştı doktor, sanki midesine kurtlar doluşmuş gibi hissediyordu.

Kuramının haklılığından ve gerekliliğinden ne kadar eminse, mahkemeden mutlu bir sonla çıkamayacağına dair kötü öngörüleri o kadar büküyordu belini. Kötü bir kararı kabullenebilirdi ama düşüncenin sisinde belirip kaybolan öngörüler, bikarar şekilde beklemek, ah beklemek… Utanmasa yere yatıp çocuklar gibi ağlayacaktı.

“Karar…” diye tekrarladı hâkim bir kez daha, “Kuramınız bir daha incelenecek ve nihai karar sonraki celseye bırakılacak. Bu süre zarfında…”

Sarah ile Joseph, mahkeme meydanı olarak kullanılan kale avlusunun en iç ve en dış taraflarında, önceden sözleşmiş gibi göz göze geldiler.

“… davanın toplum sükunetini tehlikeye atmasından ötürü Bay Daisy’nin tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.”

Eşlikçi askerler, bu sefer ellerinde kelepçelerle gelirken Joseph sessizce içini çekti. Yeniden tutuklanmayı bekliyordu zaten. Bugüne kadar hangi düşünce suçlusu ikna edebilmişti ki yargıçları? Gücün konuştuğu yerde akıl neye yarardı?

Herkes dağılırken, Joseph’in adı çeperlerde yankılandı. Sarah, kucağında oğluyla yuvarlanan bir taş gibi içeriye koşarken, krem rengi fistanı rüzgârda uçuşuyordu.

“Seni götüremezler papatyam! Hakları yok buna!” Askerlere döndü: “Duydunuz mu, hakkınız yok!”

“Çiçeğim işleri zorlaştırma, lütfen. Bak, suçlanmadım. Bir ay sonra ikinci celse görülecek. Serbest kalacağım.” Elini sıkı sıkı tuttu. “Oğlumuza iyi bak.” Joseph usulca bırakırken elini, Sarah’ın yüreğine uçurumdan düşen birinin boşluğu düştü. Giderken ardından bakamadı bile.

Meydan gece uyanık kalanların yalnızlığı kadar boşalınca, “Gidiyoruz Orson,” deyip tuttu oğlunun elinden. Evlerine dönmek için arkasını dönünce ödü patladı.

Cüppesinden yargıda söz sahibi bir mevkide olduğu anlaşılan bir adam sessizce tam yanlarına gelmişti. Yüzündeki sinsi gülümsemeyi, nerede olursa olsun ya da aradan ne kadar yıl geçerse geçsin tanırdı Sarah.

“Eagle… Bu sensin.” Bir zaman bakışlarını boşluğa savurduktan sonra yeniden adama döndü.

“Burada ne işin var senin? Bir de… Bir de kuruldan biri olarak mahkemeye kabul edilmişsin! Ama sen… Nasıl?”

En az güneşli günlerin bulutları kadar beyaz bir sayfa açarak gelinliğinin arkasında bıraktığı geçmişi, kirli kâbuslar gibi dikilmişti karşısına.

“Sen yakalattın kocamı değil mi, söyle!” Bu sırada işaret parmağıyla adamın göğsünü dürtüyordu. Eagle isimli adam hâlâ hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu, maviliğine mor bir duman karışırken.

“Hiç değişmemişsin doğrusu. Sahte ad kullanıp gerçek ismini kocana sevgi sözcüğü olarak söyletmek gerçekten akıllıca. Ben de seni seneler sonra gördüğüme memnun oldum çocukluk arkadaşım Jasmine Llyin.”

Okuduğunuz için teşekkür ederim! Kitabı satın alabileceğiniz yerler için şuradan bakabilirsiniz.

“Taş Duvarlı Şatolardan Nötron Pillerine” Ne Demek?

Büyülü geçmiş ve çarpıcı gelecek…

Uzun zaman önce belirlediğim bu slogan, Papatya Tarlasında Rönesans‘ta, Güneş Toprak Adası’ndaki şato ile Yedi Mum Serisi‘nde önemli bir enerji kaynağı olarak kullanılan pillerden geliyor.

Genel olarak ise kurmaktan hoşlandığım hayali evrenleri tarif ediyor. Geçmişi ve geleceği -bazen ikisini birden- yazmayı seviyorum. “Zeitgeist(zamanın ruhu) kavramına inanıyorum. Zamanın mekânları, insanları, medeniyeti değiştirmesi hep ilgi çekici gelmiştir.

Kimim Ben?

Esasında bu cümle, yanıtı oldukça karmaşık olabilecek kadim bir felsefe sorusudur. Oysaki alta sıradan, sıkıcı bir biyografi yazacağım – okuduğun için teşekkürler.

Rusya’da bir şehrin haritasıymış. 1549 yılında yapılmış. Afili bir fotoğraf aramak için arama motoruna “ego” yazdım ve bana bu resmi getirdi. Garip, değil mi?

1997 yılında Uşak’ta doğdum.

2008 yılında memleketimiz olan Konya’ya taşındık ailecek.

2013 yılında Meram Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl İsyancı adında bir bilim kurgu romanı yazıyordum, bu tamamlanmış ilk çalışmam olacaktı: daha sonra Üç Kentin İsyancısı adıyla internette yayınladım.

2014 yılında Wattpad’de hesap açıp yazdıklarımı okurlara ulaştırmaya başladım.

2015 yılında Papatya Tarlasında Rönesans‘ı yazmaya başladım. Üç yılın ardından Başlangıç Yayınları’ndan çıktı.

2017 yılında yedi kitaplık bir bilim kurgu roman serisi olan Yedi Mum serisini yazmaya başladım. Üç yıl içerisinde, yani 2020 yılında tamamlandı. Aynı yıl TOBB ETÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Şu an özel bir firmada çalışıyorum.

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor‘un düzenlediği 9. Kısa Öykü Yarışması’nda Madenci isimli öyküm ikinci oldu.

Wattpad’i seviyordum ve bana yetiyordu, ancak uygulama artan reklamlarla kullanılamayacak kadar kirlenmeye başladığında ve güvenlik açıkları ortaya çıktığında hesabımı kapatmaya ve kendime site açmaya karar verdim. Henüz hesabımı kapatmadım ama… İşte buradasın!

Hubble teleskobundan bir inci.

Kitaplarım, Öykülerim ve Diğer Şeyler

  • Papatya Tarlasında Rönesans, Mayıs 2018, Başlangıç Yayınları.
  • Yedi Mum Serisi, tık.
  • Ben Senden Vazgeçmem, tık, doğrudan pdf olarak indirmek için buraya tık.
  • Üç Kentin İsyancısı, tık.
  • Fatma’nın Portresi, tık. (Tamamlanmadı)
  • Balçık ve Sırça, tık. (Tamamlanmadı)
  • Avarya Oyunları, tık. (Tamamlanmadı)
  • Yaşam Nakli, tık. (Tamamlanmadı)
  • YMS: Diğer Serüvenler, tık. (Tamamlanmadı)

Yukarıdakiler romanlar ya da kısa romanlardı. Bir de öykülere göz atalım.

  • Madenci, tık, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 9. Kısa Öykü Yarışması ikincisi.
  • Kara Saçak, tık, Edebiyat Yarışmaları Salgın Konulu Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi.
  • Arıza, tık, Cem’den Dinle Korku Hikayeleri Yarışması üçüncüsü.

İletişim

    Ana sayfa

    Yedinci Mum hakkında gelişmeler var!

    Kitaplarım

    Papatya Tarlasında Rönesans, Mayıs 2018, Başlangıç Yayınları.
    Yedi Mum Serisi, 2021, Nar Ağacı Yayınları.

    On bir yaşından beri karalıyorum, yazıp çizip eserler ortaya çıkarmaktır amacım. Bugüne dek yazdığım -basılmış ya da basılmamış- kitaplarım.

    Ben Senden Vazgeçmem, 2017 (PDF)
    Üç Kentin İsyancısı, 2013
    Fatma’nın Portresi (Henüz tamamlanmadı!)
    Balçık ve Sırça (Henüz tamamlanmadı!)
    Avarya Oyunları Serisi (Henüz tamamlanmadı!)
    YMS: Diğer Serüvenler (Henüz başlamadı!)
    Yaşam Nakli (Henüz tamamlanmadı!)

    Yukarıdakiler romanlar ya da kısa romanlardı. Bir de öykülere göz atalım.

    PAPATYA TARLASINDA RÖNESANS

    Papatya Tarlasında Rönesans

    Bir sabah genç bir kızın cesedi bulundu yağmurun altında. Herkesin içini yaktı, ta ki morga kaldırıldığı gecenin kamera görüntüleri izlenene dek;

    Morg görevlisi onun çekmecesini açtığında ceset uyanarak memurun kolunu tuttu. Görevli yere yığılırken, sonradan kalp krizi geçirmiş olduğu anlaşıldı, o ayağa kalktı. Etrafa bakınıp kıyafet niyetine bir çarşafı sararak dışarı çıktı. Başka kameralara görünmedi. Bir daha da kendisinden haber alınamadı.

    Olay unutulurken, kimse ne kızı gören ikinci bir görgü tanığı olduğunu biliyordu ne de bu uyanışın altı yüz elli yıllık davaları yeniden dirilteceğini.

    Papatya Tarlasında Rönesans

    PAPATYA TARLASINDA RÖNESANS

    İlk göz ağrım olduğu için onu anlatarak başlamak istedim bloga.

    2015 yılının Nisan ayında, “Acaba asırlar önce yaşamış birisi günümüze gelseydi ne hissederdi?” diye kendime sorduğumda hikayenin pırıltıları ilk kez zihnimde belirmeye başlamış, bilgisayarı açıp kırk sayfalık ufak bir taslak yazmıştım. Aynı yılın Eylül’ünde ise gerçekten yazıp Wattpad’de yayınlamaya başladım. Birkaç ay içerisinde geniş kitlelere ulaşan Papatya Tarlasında Rönesans, 2018 yılında Başlangıç Yayınları’ndan iki cilt halinde basılıp yayınlandı.

    Bu linkten bookstagramların yorumlarına ulaşabilirsiniz.

    Bu linkten ise 1000kitap kullanıcılarının yorumlarına ulaşabilirsiniz.

    Kitabın ön okumasına şuradan ulaşabilirsiniz.

    Eğer kütüphanenizde bir yer açmak isterseniz herhangi bir online kitapçıdan satın alabilir ya da şuradan iletişime geçebilirsiniz.