Hoş geldiniz! Bu ön okumada Son Mum’un ilk bölümü bulunmaktadır. Bu kitap, Yedi Mum Serisi’nin bir parçası olup yayın hakları Kaktüs Sanat’tadır.

Diğer kitapların ön okumaları için:

“Anlamadım, ne diyorsun? Adımı nereden biliyorsun?” dedi adam, yabancı ve soğuk bir yüz ifadesiyle.

“Dalga mı geçiyorsun?” derken güleç ifadesi söndü. “Nasıl bilmem İskender?” Korku içindeki sesinde gizli çığlıklar vardı. “Sen… Hatırlamıyor musun?”

“Bana verilen tek emir seni kara deliğe atarak imha etmekti.” dedi kollarını dolayan asker. “Kim olduğunu bilmiyorum ama henüz küçüksün. Bu yüzden kendimle birlikte seni de aldım.” Bilinen fizik kurallarında onları kurtaracak bir yol yoktu, ancak İskender atomu kütleçekim dalgalarına dönüştürecek bir teknik olduğunu söyledi, çamurdaki ayak izleri gibi bu dalgalar da cismin atomlarının bilgisini taşıyordu. Gümüş bir küre hayal ettirdi, dışı ayna gibi parlaktı, onu bir kralın odasına yerleştirdi; tavanı, avizeleri, perdeleri ve kralın kibir dolu yüzünü kürenin yüzeyinde gösterdi. “Kara deliklerde de evrenin yansıması vardır. Evrenin her zamana ait yansıması. Işık değil, mesafelerden etkilenmeyen kütleçekim kuvveti bunu yaratır.” Artık onun gezegeninde, yani Dünya’da olduklarını söyledi, tüm bedenleriyle, sanki bükümlenmiş gibi ama çok daha zahmetsizce.

Diğeri, böyle olacağının farkındaydı ama kabullenemiyordu. Yutkundu. Kurtulduk, diye düşündü, ama hâlâ aldatılmalardayız.

“Benim gibi Türkçe konuşmana çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim.” Gülümsedi. “1977’de, yani bundan tam 1695 yıl önce Voyager adında bir uydu fırlatıldı, içerisinde birçok dilden mesajlar yer alıyordu, birisi de şöyleydi, ’Sayın Türkçe bilen arkadaşım, sabahı şeriflerin hayrolsun.’  İsmini bağışlayabilir misin bana?”

Neredeyse dizlerinin bağı çözülecek olan kız, asker onu yatıştırmaya çalıştıkça daha çok dehşete düşüyordu. “Beni gerçekten tanımıyor musun? Hiçbir şey hatırlamıyor musun?” diye sayıkladıkça, adam “Tabii ki hatırlıyorum. Kurtulmak için bağırdın ama duramazdım, aşağı atlamak zorundaydık.” diyordu.

Yüzlerce sinek dört karanlık koridordan içeriye sürü halinde girene dek ortam şartlarında hiçbir tuhaflık yoktu. Sessizlikte, kendini hatırlatmaya çalışan kelimelerden başka ses yoktu. Ne ışıklar eski filmlerde olduğu gibi cızırtılarla birlikte yanıp sönmüş ne de gerilim müziği çalınmıştı. Vızıltılar, kulak zarlarını delip geçecek gibi yükselen vızıltılar, sineklerin varlığını pek geç haber vermişti.

İskender’in “Saklan!” diye bağırmasıyla birlikte durduğu yerde diz çöken, gözlerini sımsıkı yuman ve ellerini kulaklarına kapatan kız son aralıkta onların kıpkızıl parıldayan gözlerini görebilmişti.

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olup bitti. Sesler adeta bıçakla kesildi. Yerde diz çöken beden, sinekler -daha doğrusu sinek biçimindeki aygıtlar- ve asker arasındaki kısa çatışmanın bitiminde kirpiklerini korku içinde araladı. Rastladığı sadece boşluktu. Panik içinde bakışlarını sağa sola çevirdi. Kasvetli gri salonun içerisinde hiçbir eşya yoktu. Yukarıdan bakıldığında yayvan bir “X” harfini andıran dört koridor, en az birisinin çıkışa gidiyor olabileceğini yalanlarcasına karanlıktı. Uzun düşünmedi, birisine doğru rastgele koştu.

Koridorun duvarları, kapalı alan korkusu olmayan bir kişinin dahi rahatlığını boğacak kadar dardı. Harekete duyarlı lambalar o geçerken yanarak duvara gömülmüş boş vitrinleri gösteriyor, akabinde sönüyordu. On dakikalık bir koşu sonrasında gün ışığının aydınlattığı lobiye ulaştı. Gözlerini kırptı ve göz bebeklerinin küçülerek ışığa alışmasını bekledi. Binanın bir cephesini tamamen kaplayan saydamlığa doğru yürürken dışarısının tehlikeli olup olmadığını düşündü. Havayı durduran fakat insan bedeninin geçişine izin veren özel bir camdan yapılmış duvardan çıktı.

Arkasını döndü. Düz çatısına piramitler kondurulmuş, büyük, eski, duvarları alacalı bir renge bürünmüş, yer yer küflenmiş ve çürümüş bu binada yeni görünen tek unsur siyah üzerine altın renkli harflerin yerleştirildiği tabelaydı. Üzerinde Kozmosça “Medeniyet Müzesi” yazıyordu ve bu Hayat’a “İç karartıcı ve boş bir medeniyet…” diye düşündürdü. Müzenin etrafında solmaya yüz tutmuş çimenlerin üzerinden bir yere yetişecekmiş gibi koştu, geniş bahçeyi aştı ve yola çıktı. Soluk çirkin binaların çizdiği siluet onu ürküttü.

Kirli bulutların arasından sızan güneş ışığının vurduğu yolda yokuş aşağı koştu. Çıplak kaldırımların üzerinde ona ait olanlar hariç hiçbir ayak yoktu. Nereye gideceğini bilmiyordu. Ne yapacağını, kimi bulacağını, kimden yardım isteyeceğini…

Kalabalık bir meydana ulaştığında karnındaki ağrı büyüdü. Birbirine neredeyse yapışık yürüyen insanlar, rengârenk kıyafetler, boğucu parfüm ve ter kokusu; renkleri değişen camdan vitrinler, gökyüzünü dolduran hologramlar; aşağıda ve yukarıda, olabilecek her köşede duyuları zorlayan reklamlar; parlak renkler, patlak sesler, bitmeyen şarkılar, gürültü ve karmaşa…

Zaman artık ondan bağımsız olarak akıyordu. Yolda yürüyenler, yerin altına çekilenler, çeşit çeşit taşıtlara binenlerin arasında her yüz ona yabancı geliyordu. Konuşmaların çoğunu anlamıyordu Hayat, nerede olduğunu bilmiyordu. Bir boy aynasının önünde durdu. Ayna onun görüntüsüne maskeler ve filtreler eklerken, o, kara deliğin içinde yaşadığı her şeyi aklından geçirdi. Bir yandan duygulandı ve diğer yandan anılarının içerisinde kaybolmaktan korktu.

Sakince düşünebilmek için kulaklarını kapattı. Büyük yolculuğun ruhundaki izleri tazeydi. Miladı takip eden büyük savaş, saadet asrındaki yürüyüşü… Yol arkadaşı İskender’in onu defalarca terk edip yeniden gelişi… Hypatia neredeydi şimdi? Musa’nın mezarına kapanıp ağlasa işe yarar mıydı? Avcı Taruş’un gömüldüğü toprakları arasa… Süreyya’nın göç ettiği çöllerde dolaşsa ne olurdu? Oliver çıkabilmiş miydi eski döngülerden? İskender’e bir daha ulaşabilecek miydi? Bu insan çarşısında kimi tanıyordu?

Karanlık Bilye’den çıkıp yeşil ağaçlara ve mavi göğe âşık olan yüreği, koskoca bir mezarlıktan başka neydi?

Birkaç dakika sonra bir çözüm yolu keşfetti. Onu en son limon kılığına sokmuş olan eğlence aynasının önünden ayrıldı. Rastgele bir yöne kalabalık caddeleri yararak koştu. Melodik seslerin yükseldiği, dışında çeşitli renkte “b” harflerinin -“bilgi”nin baş harfi- dolaştığı kulübeye yaklaştı. Benzer bölmeleri istasyondayken izlediği filmlerde görmüştü. Bu rehberlik kulübelerinin içinde, içeri giren kişiye her konuda yardım edecek bir yapay zekâ bulunurdu.

Karşısındaki yapının duvarları da diğer her binanın duvarları gibi insan geçirgen olduğu için herhangi bir kapı açmadan içeriye girdi. Mavi ve pembe ışıkların dansının arasında “Merhaba.” diye seslendi. “Size bir şey sorabilir miyim?”

“Sor tatlım.” dedi sevecen bir kadın sesi.

“Ben birisini arıyorum.” dedikten sonra dudaklarını ısırdı ve evrendeki yalnızlığını kavradı. Ait hissettiği bir yıldız sistemi yoktu, güvenebileceği bir kişi ya da gidebileceği bir yer… Önce Oliver’ı sormak istedi fakat eğer başına kötü bir şey gelmişse, bunu öğrenme fikrine hazır olmadığını fark etti. Tek bir seçenek daha vardı ve çok küçük bir ihtimaldi, belki de delilikti. Bir filmin son sahnesinde duyduğu bir bilgiye tutundu.

Kitabı temin etmek için Kaktüs Sanat’ın online mağazasına ve tüm online seçkin kitap mağazalarına uğrayabilirsiniz!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir