YEDİNCİ MUM – Yedi Mum Serisi #1 – Ön Okuma
YEDİNCİ MUM – Yedi Mum Serisi #1 – Ön Okuma

YEDİNCİ MUM – Yedi Mum Serisi #1 – Ön Okuma

Hoş geldiniz! Bu ön okumada Yedinci Mum‘un ilk bölümü bulunmaktadır. Bu kitap, Yedi Mum Serisi’nin bir parçası olup yayın hakları Nar Ağacı Yayınları‘ndadır.

Yalçın Altın‘ın sesinden dinlemek için:

Her yirmi dört saatlik döngüde olduğu gibi, o sabah da yemek odası açık sarı ışıkla aydınlatılmıştı. Gün ışığı taklidi. Sirkadiyen ritme uyum sağlayan vücudun dinç bir şekilde yeni güne hazır olabilmesi için gerekliydi. Duvarları gündoğumu temasına uyum sağlayan odanın ortasında, yuvarlak masanın çevresini saran halka şeklindeki koltukta iki beden vardı: bir insan ve bir insansı robot.

İnsan henüz on altı yaşındaydı, cinsiyeti kadındı, koyu renk küt saçları ve iri, ela gözleri vardı. Dirseği masadaydı, eli yanağını kavrıyordu ve bir yandan da besin değerleri dengeli olarak ayarlanmış kahvaltısıyla oynuyordu. Tek lokmayı daha boğazından geçirmeyecekti, çünkü aç hissetmiyordu. Saydam bir ekran üzerinde sayfalarını dokunarak çevirdiği ve dün, uyku saati yüzünden yarım kalan sürükleyici kitaba dönmek istiyor ama bunun mümkün olmayacağını biliyordu.

Günlük durağan bir programı vardı. Her sabah aynı saatte uyanır, duş ve kahvaltının ardından öğlene dek ders alırdı. Astronomi, matematik, biyoloji, dil… Öğleden sonra serbest araştırma vakti gelip çatar, akşamları ise oyun ve dinlenceyle geçerdi. Her döngüde aynı saatte yatar ve bir diğer günün başlamasını beklerdi. İlk nefesini aldığından beri geçen on altı yılın tamamı yaşına uygun benzer düzenler içerisinde geçmişti.

Alnına dökülen saç parçalarının arasından yanında duran varlığı yarım yamalak seçiyordu. Suyla, adı buydu, bir robot. Sarışın, uzun boylu, kendisi gibi bir genç kız görünümlü ve son derece insansı duran bir robot. “Gitmek istiyorum.” derken izin alamayacağını biliyordu, çünkü kahvaltıyı erken bitirirse günün rutini bozulurdu. İstasyonun düzenini sağlamakla görevli olan bu robot, tersine asla ikna olmazdı.

İnsan bu duruma isyan etmezdi, çünkü Suyla her zaman bir alternatif bulurdu. Tahmin ettiği gibi oldu. “Sana kitabı okuyabilirim.” dedi cihazın canlı sesi. “Kahvaltına devam ederken beni dinleyebilirsin.” Tabağını karıştırmaya devam eden genç kız, onayladığını başını hafifçe sallayarak belirtti. Havada beyaz gölgeli harfler sinekler gibi dolaştı ve zaten duman gibi hafiflemiş olan dikkatini iyice dağıttı.

Kediler yarasa yer mi? Kediler yarasa yer mi?” dedi tiyatral bir şekilde tonunu değiştirdiği sesiyle, robot. “Ara sıra da ‘Yarasa kedi yer mi?’ diyordu. Hoş, zaten ikisine de yanıt veremedikten sonra, hangi biçimde sorarsa sorsun, ne zararı vardı?”

Çatal tabağın üzerinde durmuş ve dinleyen insanın gözleri sabitlenmişti. “Doğru.” dedi fısıldar gibi.

“Uyuklamaya başladığını duyumsadı, hatta düş de görüyordu, düşünde Dinah ile el ele yürüyor, ona ciddi ciddi, ‘Dinah, şunun doğrusunu söyle, sen hiç yarasa yedin mi?’ diye soruyordu. Ansızın bir gürültü oldu.”

Kitabın son cümlesi yaşadığı uzay istasyonunu dolduran yıkıcı gürültünün üzerine bindi. Göğsünün sol tarafına avucunu koyarak sakinleşmeye çalışan insan başını kaldırdı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Robotun adını haykırmak üzere yükselen sesi boğazına tıkandı. Başı geriye düşmüş olan Suyla’nın rengi artık insanlara özgü olan açık turuncumsu renk değildi, griydi; kahverengi göz bebeklerinin olması gereken yerde ise ölü beyaz vardı.

Sarsıntı her şeyi deviriyordu. İçerideki ışıklar bir bir sönüyordu. Okuduğu kitap, Alice Harikalar Diyarında, bir kez daha yarım kalıyordu. Tıpkı yaşamı gibi… Çatal gerilen elinden yere düşerken dizlerinin, iradesinden bağımsız bir şekilde düzleştiğini duyumsuyordu. Kulak zarları giderek yükselen bir çınlamadan başkasını beynine iletmiyor ve dış sesler bu girdaba kapılıp kayboluyordu.

Buradasın, diye düşündü. Yıldız tozlarının hücrelerini oluşturduğu yerde.

İstasyon baskına uğramıştı. Samanyolu’ndan beş yıl önce Cüce Yılan Gökadası’na doğru yola çıkmış olan askeri bölük -içlerinde yalnızca iki insan vardı- Bilye adındaki kara deliğin yörüngesinde dönen bu merkeze girmişti. İnsanlardan rütbesi üstün olan otomatik cihazları takip ediyor; diğeri ise kızın tutulduğu yere, bilerek gölgede bırakılmış köşeye bakıyordu.

Yapıtaşı hücrelerinin birbirine tutunduğu yerde. Zigotunun mekanik bir düzeneğe düşüp bölündüğü yerde.

“Komutanım.” diye sordu göz küresinin yönünü değiştirmeyen ast. “Hedef o mu?” Yutkunurken daralmış boğazından dolayı zorlandı. Duraksamadan verilmiş “Ta kendisi.” yanıtını aldığında kişisel hislerini askerlikten ayırmanın yolunu arıyordu. Bulunç ile buyruk ilk kez bu derece çatışıyordu.

Tek başına bir kara delik istasyonunda, doğduğun yerde, boğazında tüplerle.

Komutan, istasyonun beyninden alınmakta olan verileri inceledi. Kaşlarını kaldırdı ve kanaati netleşerek son halini aldı.

Bir yoktoişlemcinin annelik yaptığı yerde. Yokto, on üzeri eksi yirmi dört demekti. Biri milyona böl, o parçayı da milyona böl, yine milyona böl ve bir kez daha milyona böl. Tekrarlama ünitesinin konuşmayı, yapay kolların yürümeyi öğrettiği yerde.

Genç kız yemek masasından kaldırılıp yürütülmüş ve ardından ona loş bir köşede diz çöktürülmüştü. Başı eğdirilmiş, elleri -ip ya da kelepçe benzeri bir fiziksel araç kullanmadan, yalnızca ilgili sinir hücrelerinin engellenmesi yoluyla- arkasına sabitlenmişti. Duyma yetisi kapatılmış olsa da istilacı makinelerin her yere girip çıktığını anlayabiliyordu. Hâlâ hareket edebilen gözleriyle etrafını tarıyor, dizindeki siyah kumaş ve açık renkli zemin haricinde bir görüntü seçmeye çalışıyordu. Önüne düşmüş kâkülleri yüzünü terletiyor; geniş gözlüğü, içinde sarı bir ünlem olan kırmızı bir üçgeni gözünün akında parlatıp duruyordu.“Acil durum! Acil durum! Acil durum!”

Bilye’nin yörüngesinde dönen istasyonun tek yerleşimcisi ne kadar zamandır böyle iki büklüm olduğunu bilmiyordu, büyük bir gürültü yukarıda koptu kopalı Sezyum izotopları kaç kez titreşmişti, bilmiyordu.

Zamanın adını koyan insan, bütün duyularını kullanarak olan biteni öğrenmeye gayret ederken karnından bacaklarına yayılan yakıcı ve delici hissin adını koyamıyordu. Korku mu? Hayır. Heyecan mı, belki; ama tam olarak değil. Yaklaşan askerin gölgesi durduğu yere düşerken, yaşadığı duyguya isim vermeyi başardı.

Gerçeklik.

Bütün hayatı korunaklı bir fanusta geçmişti. İstediği filmin içine girebilir, istediği kitaba dokunabilir, küçük cam pencereden hareketli küçük ışıklarla dolu olan dış uzayı seyredebilir ya da zeki bilgisayarlarla eğlenceli oyunlar oynayabilirdi. Onun için olanaksız olan tek bir şey vardı: Gerçeklik, gerçeği yaşamak.

Gözlüğü çıkarıp bir kenara atan asker küt saçlarını kavrayıp başını havaya kaldırdığında, saç diplerindeki acı ona bildiği her şeyi unutturdu. Önündeki parlak duvarda değişen yansımaları seyretti bir süre. Dizleri yine iradesine aykırı olarak düzleşirken, gördüğü figürlerden yakın geleceğini okumaya çalıştı. Beceremedi.

Bir koridora doğru yürütülüyordu. Nicedir gördüğü duvarlar artık tanıdık değildi. Kapanmıştı ona gülümseyen ekranlar, sönmüştü yolunu aydınlatan renkli ışıklar. Aktif olmayan kulağına hiçbir gürültü erişmiyordu ama işgalci ufak makinelerin kalabalığı bakışlarına doluşuyordu.

Saçındaki hoyrat el, bedenini bir yöne sürmeye devam ediyordu. Girdikleri yolu görünce ilk kez korktu ve beyninden gelen emirlere karşı gelerek geri dönmeye uğraştı.

“Lütfen…” Serbest ses telleri incelerek yalvardı. “Lütfen, anlaşabiliriz, oraya beni götürmeyin lütfen.”

Işık hızının onda biri kadar bir hızla dönen bu istasyonda teknik bölgeye girerse neler olacağını biliyordu. Direnmeye çalışırken, sesi burnuna dayanan bir oksijen maskesiyle kesildi. Olağan zamanlarda kilitli olan kırmızı kapı açıldı. Bir anda azalan basınç az kalsın ciğerlerini vakumlayacaktı.

Derin nefesler alırken, maskenin altında inlemeye devam ediyordu.

“Lütfen…”

İnsani bir refleksle çıkan gözyaşları kirpiklerine dokunamadan buharlaşarak havaya karışıyordu. Esir kız teknik bölgeyi göremiyordu çünkü gözleri kurumasın diye kapatmak zorunda kalmıştı. Yokuş aşağı indirilirken adımları zorlaşıyor, yavaşlıyordu. Çünkü ayaklarından aşağı çeken kuvvet gittikçe artıyordu.

Dayanamayacağı noktaya geldiğinde asker nihayet saçını bıraktı ve kız kendini dizleriyle elleri üzerine attı.

Uğultular duymaya başladığında, kulaklarının yeniden aktifleştirildiğini anladı. Duyma yetisi ona geri verilmişti. Gözlerini çok az araladığında kendisini huni şeklindeki odanın ortasında, yerdeki kapağın başucunda buldu. Yuvarlak şekilli kapağın dış hattında yazılı tek sayı ve dört kelime, birbiri ardından tekrarlanıyordu.

“… Olay Ufku – 73000 km sonra Olay Ufku – 73000 km sonra…”

Onu bekleyen gerçeklikten kaçabilecekmiş gibi gözlerini kapattı. Artık “bağlı” değildi ama parmağını oynatmakta bile zorlanırken onlara direnemez, ellerinden kaçamazdı. Sahi, istasyonun kara deliğe en yakın noktasında, çekim kuvvetinin azamiye çıktığı bu yerde, yanı başındaki asker ayakta durmayı nasıl başarıyordu?

Olay ufku, diye düşündü. Işığın ve maddenin bir kara deliğin çekiminden kaçabileceği son nokta. Bilinen fizik yasalarının geçerli olduğu son sınır. Eğer tahmin ettiği son başına gelirse henüz bu ufka varamadan vücudunun parçalanacağı kesin.

“On altı yaşındayım.” dedi kendine. “Bilye’nin yörüngesinde ölümü bekliyorum.”

Varlığını bildi bileli burada yaşamıştı. Bir kara deliğin etrafında dönen ve enerjisini de ondan alan bir tür uzay aracında. Astronomi dersinde ona uzayın haritası gösterilmişti. O dersten aklında en çok, evrenin sınırları aşan büyüklüğü kalmıştı. Siyahlığın içinde bir dolu ışık, karanlık gecedeki ateş böcekleri gibi; bu, gözlemlenebilir evrenin bir temsiliydi. O ışıkların her biri, birer süperkümeydi. Yaklaşıldığında ise tek bir süperkümenin, onlarca gökada kümesinden oluştuğu görülüyordu. Her bir gökada kümesi, onlarca gökada içeriyordu. Gökadalar ise milyarlarca yıldız…

Nerede yaşadığını biliyordu. Bilye’nin nerede olduğunu biliyordu. Var oluşunun tüm safhalarında içinde olduğu istasyon, Başak Süperkümesi’nde, Yerel Grup kümesinin dış kısımlarında, Cüce Yılan gökadasında yer alıyordu.

“İnsanların büyük çoğunluğu Samanyolu Gökadası’nda yaşar.” demişti eğitmeni, “Neredeyse bir o kadar nüfus da Andromeda ve Üçgen’e yayılmıştır ki bunlar Yerel Grup’un diğer en büyük gökadalarıdır. Diğer yakın gökadalarda yaygın yerleşim henüz yok, fakat çalışmalar sürüyor. Bilye İstasyonu ise insanlık tarihinin en uzak üssü olarak tarihe geçti, çünkü Cüce Yılan kadar dış bölgedeki bir gökadaya henüz başka seyahat gerçekleşmedi.”

Bu bilgiden dolayı hep gurur duyardı. Yirmi yaşına kadar burada yaşayacağı söylenmişti, sonra da Üçgen Gökadası’na gidecek ve orada, Miranda-Balay adında bir çift yıldız sistemine taşınacaktı. Bu yıldız sisteminin özel gelenekleri ve yaşantısı hakkında eğitim alacaktı, şimdilik pek bir şey bilmiyor, sadece dillerini konuşabiliyordu. Yaşamında yeni evreye geçmesine daha dört yıl varken, işte olanlar oluyordu.

Kapak açılmaya başlayınca bir çığlık kopardı. Teknik bölgedeki hava açılan delikten dışarıya yöneldiği için çıkan rüzgâr, onu kara deliğe doğru sürüklüyordu. Can havliyle askerin bacağına sarıldı, ses telleri bağırmaktan acımıştı. Asker biraz sendelese de yerinde durmayı başardı.Uzaklardan bir bağırış duyuldu.

“Görevini yap!”

“HAYIR!”

Askerin üniformasından tutarak yukarı tırmandı. Beline bir kemer gibi sımsıkı dolanarak kendini sabitledi. Beyazın ve kırmızının cirit attığı yüzünde ten renginden eser yoktu. Hırıltıyla karışık haykırışları, oksijen maskesinin altından bile net bir şekilde duyulabiliyordu.

Atma emri bir kez daha yüksek sesle tekrarlandı.Koltuk altlarından tutulduğunu hisseden insancağız biraz önceki hareketinin aksine çırpınmaya başladı, askerin belinde kemer yaptığı kollarını da çözmemişti. Arkasından bir halatla desteklenen asker kapağa yaklaştıkça, kızın bağırışı daha da yükseliyordu.

“BIRAK! BIRAK!”

Rüzgâr şiddetleniyordu. Çok olmayan bir zamanda teknik bölmedeki tüm hava tükenecekti.

Asker boşluğa biraz daha yaklaştı. Düşmeye bir adım kala esirin beyninde bir yerlerde bir sigorta attı. Kız yoruluverdi. Çığlık atmayı ya da debelenmeyi bıraktı. Derin bir nefes alıp tek eliyle oksijen maskesini çıkardı ve aşağı attı. Düşerken seyretti onu; bu, eceline bir hazırlıktı. Nefesini tuttu, başını kaldırdı ve gözlerini açtı. Kendisini tutan askerin siyah kaskına baktı. Komutanın askeri acele etmesi için azarlaması duyulurken gördüğü manzara, kasktaki yansımaydı.

Gözlerine bir miras bırakmak istedi, gülümsedi. Gözlerindeki acı onları hemen kapatmaya zorluyordu, bunu yaptı. Bir eli boştaydı, diğer elini de bıraktı. Omuzlarının boşlukta kalacağını biliyordu, sonra düşme hissinin her yanını saracağını, sonra da atomlarına ayrılacağını.

Yok olacağını.

En azından bedeninin.

Ne var ki hızla kara deliğe çekilmeye başladığında onu tutan el, omzundan kaybolmadı. Aksine onu daha da sardı ve omzuna dokundu.

Hava etrafından tam olarak akıp gitmeden önce gözlerini bir kez daha açıp kapattı ve askerin de onunla birlikte atladığını gördü.

Akciğer kasları gevşedi, verdiği son nefes uzaya karıştı.

Artık geri alamayacaktı.

Bilincini kaybetmeden önce son algıladığı, kolların giderek gevşeyip onu boşluğa bırakmasıydı.

Kitabın temin edilebileceği adresleri buradan görebilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir